İmparatorluk, Türkiye ve İtalya – Bir Filmin Tekrarı Mı? (I)

by aytekinkaankurtul

kemalistler.net, 14 Ocak 2014

Image

Her ülkenin siyaset sahnesi, elbette toplumsal yapısına göre değerlendirilmek zorundadır.

Örneğin Türkiye’de hâlâ mevcut olan toprak sorununu ele alış şeklimiz, söz konusu sorunla en az 60 yıldır uğraşmayan Batı Avrupa ülkelerinin siyasi akımlarına garip gelebilir; ya da Batı Avrupa’da sıkça ele alınan eşcinsel evlilikleri ve bilhassa bugünlerin en yakıcı meselelerinden yabancı göçmen-işsizlik-ırkçılık ilişkisi bize yabancı gelebilir. Bu, son derece doğaldır.

Bununla birlikte emperyalizm aşamasındaki kapitalizmin, yok etmek istediği siyasi düzenlerde olduğu gibi tahakkümü altındaki siyasi düzenlerde uyguladığı taktiklerin benzerlik gösterdiği sıkça görülmüştür. İtalyan “eski solcu”, yeni “küreselleşmeci” Antonio Negri, “İmparatorluk” adlı kitabında bu konuyla ilgili olarak “(İmparatorluk) düşmanlarının tek tipleşmesi sonucu bu düşmanlarla mücadele taktiği de tek tipleşiyor” şeklinde özetlenecek bir tespitte bulunuyor. Elbette, sunulduğu şekliyle söz konusu tespitin ön koşulu hatalı; fakat tespit tersten okunursa şu anlaşılıyor: “İmparatorluğun tek tipleşen tepki mekanizmalarının başarısı için tek tip düşman gerekiyor”. Siyaset sahneleri de, başta emperyalist tahakküm altında olanlar olmak üzere, bu şekilde tasarlanmaya çalışılıyor.

Bu bağlamda eski “Soğuk Savaş dostları” dahil tüm siyasi akımların hedef alınması, tamamen küresel sermayeye bağlı öznelerin yeni siyasi güç odakları haline getirilmesi ve ulus devletin iktisadi ve idari sınırlarıyla bunlara bağlı tüm unsurların (kamu kuruluşları, ordu dahil) eritilmeye ya da yıpratılmaya çalışılması, “İmparatorluğun” sözde “müttefiklerinde” uyguladığı bir taktik. En belirgin mağdurlar ise (kendi tecrübemizin malumu) Türkiye ve kendimize her zaman bir hayli yakın bulduğumuz “şarap içen mutlu insanların” yaşadığı “çizmeye benzeyen ülke”, İtalya.

Bu yazı dizisinde, bu iki ülkenin yakın tarihi ışığında yaşanan son gelişmeleri ele alacağız ve mümkün senaryoları sorgulayacağız.

Prologos: Geleneksel siyasetin yıkımı ve “İkinci Cumhuriyet”

Bilindiği üzere, ülkemizde Atatürk’ün partisinin kapatılması, geleneksel merkez sağ akımın tasfiye ve modifiye edilmesi, solun katledilmesi ve siyasal İslam’ın güçlenmesi, “bizim çocuklar”ın eseri olan 80 Darbesi’nin en belirgin siyasal sonuçlarıdır.

Bunun üstüne 82 Anayasası’nın yürürlüğe girmesi, insanların “düşünce suçlarından” işkence görmesi ve Thatcherizm-Reaganizmin Türkiye’deki yılmaz uygulayıcısı Turgut Özal’ın “işini bilen memur” zihniyetini idari sisteme aşılamasıyla Türkiye’de siyasi sahnenin eskiye dönmesini talep edebilecek toplumsal tepki, emperyalizm (ya da “İmparatorluk”) açısından başarılı bir toplum mühendisliği projesiyle yok edildi.

İtalya’da benzer sonuçlar doğuran bir siyasi yıkım, yargı yoluyla gerçekleşti. 17 Şubat 1992 tarihinde İtalyan Sosyalist Partisi’nin Milano örgütünün önde giden isimlerinden Mario Chiesa’nın tutuklanmasıyla başlayan “Temiz Eller Operasyonu”, Chiesa’nın partisinin önde gelenleriyle ilgili suçlamalarda bulunmasıyla büyüdü ve başta İtalyan Sosyalist Partisi Genel Başkanı, eski başbakan Bettino Craxi ile Craxi Hükümetinde turizm bakanlığı yapmış Hristiyan Demokrat senatör ve Hristiyan Demokrat Parti’nin mali işler sorumlusu Severino Citaristi olmak üzere birçok siyasetçi yolsuzluk suçlamalarıyla yargılandı. Yargılanan siyasetçilerin önemli kısmı hüküm giyerken merkez sol ve merkez sağın bu iki güçlü partisi, operasyondan sonraki ilk seçimlerde ağır bir yenilgiye uğradı ve 1994 yılında kendini feshetti.

Bu süreçten, zaten daha önce (1991) çözülmüş olduğundan ötürü darbe almayan, zamanında “Batı Avrupa’nın en büyük komünist partisi” sıfatını taşımış İtalyan Komünist Partisi’nin siyasileri ise artık iki ayrı siyasi oluşumun çatısı altında varlık gösteriyordu: Revizyonistlerin kurduğu Solun Demokrat Partisi ve radikallerin kurduğu Komünist Yeniden Kuruluş Partisi. İleriki yıllarda Solun Demokrat Partisi, önce “Solcu Demokratlar” ismini alıp daha sonra eski Hristiyan Demokratların merkez sol eğilimli isimleriyle “merkezci” Demokrat Parti’yi kurarken, Komünist Yeniden Kuruluş Partisi fraksiyonculuktan dolayı zayıflayacak ve 2000’li yıllardan sonra İtalyan Komünist Partisi’nin görkemli yıllarını aratacaktı.

İtalyan halkı, radikal solun silindiği, merkez sol ve merkez sağın (birbirine benzeyerek) yeniden tasarlandığı ve siyasetin toplumsal yansımalarının “tek tipleştiği” bu yeni düzene bize çok tanıdık gelen bir isim taktı: “İkinci Cumhuriyet”.

Evet, iki ülke halkı da bir şeylerin radikal bir şekilde değiştiğinin farkındaydı ve iki halk da buna uzun bir süre ayak uydurmayı yeğledi. İtalya’da Berlusconi figürü uzun bir süre İtalyan siyasetine damga vururken Türkiye’de Tayyip Erdoğan 11 yıllık bir iktidar serüveni yaşadı.

İleriki satırlarda, geldiğimiz noktada partisi ikiye bölünen ve vergi kaçakçılığından hüküm giydikten sonra Severino Yasası doğrultusunda Senato’dan kovulan Berlusconi ile kendisini bir siyasi krizin ortasında bulan Erdoğan arasındaki benzerlikleri ve farkları bulacaksınız.

Erdoğan ve Berlusconi: İki samimi…

Erdoğan ve Berlusconi’nin samimi dost olduğunu saklamayan iki isim olduğunu herhalde biliyorsunuzdur.

Öyle ki, Erdoğan’ın her kendisinden bahsedişinde “kardeşi” olarak nitelediği Berlusconi, geçtiğimiz yıl “Erdoğan çok samimi bir arkadaşım, hattâ o kadar samimiyiz ki oğlunun nikahına şahitlik ettim […] emin olabilirsiniz ki, kendisini ikna etmeseydim Rasmussen NATO Genel Sekreteri olmayabilirdi” şeklindeki ifadeleriyle İtalyan medyasını meşgul etmişti.

Kişisel ilişkileri bir yana, bu iki siyasi figürün birçok ortak noktası mevcut.

Öncelikle, iki isim de “geleneksel siyasetin” güç kaybettiği dönemlerde parladı: “Şövalye” Silvio Berlusconi ilk kez, önceki satırlarda bahsettiğim “Temiz Eller Operasyonu” sonrası müthiş bir propaganda projesiyle iktidara gelirken Tayyip Erdoğan, geleneksel siyasetin kalıntılarının “teknokrat” hamlesiyle derinleşen bir ekonomik krizin akabinde, sıcak para akışının yeni yeni artmaya başladığı bir dönemde iktidara geldi. İkisi de aşırı sağ ile arasını iyi tutarken, kendisini uluslarasası kamuoyuna “ılımlı figür” olarak sundu ve ABD ile ilişkileri sıkı tutmaya özen gösterdi.

… kara gün dostu

Fakat bizi bugün daha çok ilgilendiren bu iki “kadersiz” adamın son dönemi.

Berlusconi, gücünün zirvesinde olduğunu hissettiğinde ABD’den bağımsız birkaç hamle yapsa da (2005 yılında Eni’yi Blue Stream’e yatırım yapması konusunda ikna etmesi ve 2009 yılında Libya ile kapsamlı bir yatırım anlaşması yapması gibi) dağınık muhalefetin kendisini tehdit edemeyeceğini düşünerek asla ABD’nin hakimiyetine itiraz etmedi. Bu süreçte, 10 yıldır kısa aralıklar haricinde hep iktidarda kalmış olan Berlusconi’ye karşı toplumsal tepki şiddetle arttı ve İtalyan halkı acil alternatifler aramaya başladı. Bu tepkinin “sistem kapsamında” kalmasının garantisi de merkez sol, “ideolojisiz muhalifler” ve medyaydı.

İfşa edilen ve hızla yayılan “kötü Berlusconi” imajı, Berlusconi’yi birçok konuda geri adım atmaya itti. En büyük tavizini 2005 yılında orduyu profesyonelleştirerek veren Berlusconi, Bush’un başkanlık süresinin sona ermesinden sonra daha özelleştirmeci ve daha Amerikan yanlısı politikalar izlemek zorunda kaldı. Küresel kriz sonucu bu politikaların geri tepmesi ise Berlusconi için bir maceranın sonunun geldiğini belirtiyordu.

Bu süre zarfında “ilginç” çıkışlara imza atan Berlusconi’nin “faşizm iyi şeyler de yaptı” tarzı ifadeleri kendisine olan tepkinin daha da büyümesine sebep oldu ve aleyhinde açılan yolsuzluk ve vergi kaçakçılığı davalarının da etkisiyle 16 Kasım 2011 tarihinde istifa etti.

Her ne kadar Berlusconi istifa etmiş olsa da partisi Parlamento ve Senato’ya hakimdi. O noktaya kadar Berlusconi karşıtı eylemlerin başını çekmiş merkez sol (Demokrat Parti) da bu hakimiyeti tam anlamıyla kabul etmiş gözüküyordu. Bu sessiz anlaşmanın sonucu ise İtalya’nın sosyal açıdan en gaddar hükümetlerinden biri olan teknokrat Monti Hükümeti oldu.

Ne var ki grevler ve toplumsal tepkiler sonucu Monti Hükümeti de uzun sürmedi ve İtalya 2013’te genel seçimlere gitti. Daha sonra Anayasa Mahkemesi tarafından “anayasaya aykırı” ilan edilecek bir seçim yasasıyla (Porcellum) gerçekleşen seçimler sonunda İtalyan siyasetinde tam bir kilitlenme yaşandı: Demokrat Parti’nin başını çektiği merkez sol koalisyon Parlamento’da net bir üstünlük kurarken, Berlusconi’nin önderliğindeki merkez sağ Senato’da dengeyi sağladı ve hiçbir kabinenin iki yasama organının onayını alamayacağı bir durum ortaya çıktı. Borsa düştü, “ülke yönetilemeyecek” dendi fakat nihayetinde, Berlusconi sonradan itiraz etse de kendi partisinden ayrılan “Yeni Merkez Sağ”ın desteğiyle bir “büyük koalisyon” (İtalyanca Grande Coalizione, Almanca aslı Große Koalition) hükümeti kuruldu ve Berlusconi’nin siyasi hayatı Senato’dan kovulmasıyla son buldu.

Varılan sonuç haricinde, bu hikaye size tanıdık gelmiyor mu?

Ülkeyi 11 yıldır ABD’nin tam desteğiyle yöneten Erdoğan, iktidarda kalabilmek için “kardeşi” Berlusconi’den daha mı az taviz verdi? Bence hayır.

Buna rağmen Gezi Parkı olayları sonrasında iktidarının tehlikede olduğunu anlayan Başbakan Erdoğan’ın siyasi intihar niteliğindeki çıkışları hâlâ akıllarda. 17 Aralık gününden beri gelişmekte olan süreçte ise Erdoğan’ın partisinde, iktidar ortağı niteliğindeki güçlü bir hizbin, tabanının genel eğilimine rağmen işbirliğine yanaşan Cumhuriyet Halk Partisi ile birlikte Erdoğan Hükümeti’ni zayıflatmaya çalıştığı aşikar.

Yani sistem, seçtiği “günah keçisi”ni sahneden uzaklaştırıp güvendiği isimlerle devam etme amacında olabilir mi? Kanımca öyle.

Başka bir deyişle: “İmparatorluğun tek tipleştirdiği” siyasi düzen, alternatifleri kendi bünyesinde üreterek küresel sermayenin iktidarını sağlamlaştırıyor ve bu “tek tipin” dışında kalan muhalefeti İtalya gibi belli bir refah seviyesindeki ülkelerde etkisiz kılarken -Antonio Negri’nin de işaret ettiği üzere- Türkiye gibi ülkelerde tek kategoride değerlendiriyor: “terörist”.

Öngösterim: Muhalefet üzerine sorular

Peki, siyasi düzenin kendi bünyesinde ürettiği alternatiflerin toplumsal işlevi tam olarak nedir? Bu alternatifler, gerçek muhalefetin kendine yaşam alanı bulması açısından önemli mi? “İmparatorluğa” alternatif güçlerin mevcudiyeti, gerçek muhalefeti ne kadar etkiler?

Bu üç meseleyi, bir sonraki yazıda, yine mukayese ve hatırlatmalarla ele alacağız.

Advertisements