İmparatorluk, Türkiye ve İtalya – Bir Filmin Tekrarı Mı? (II)

by aytekinkaankurtul

kemalistler.net, 20 Ocak 2014

Image

Bu dizinin ilk yazısında küreselleşmeci teorilerden yola çıkarak İtalyan ve Türk siyaset sahnelerinin son yirmi yıldaki ana karakterleri üzerinden makroskopik bir değerlendirme yapmaya çalışmıştık. Bu yazıda ise odak noktamız “İmparatorluk” onaylı muhalefet olacak.

Sistem içi muhalefetin kültürel özü

Sistem içi muhalefetin kültürel özünü değerlendirmek için biraz gözümüzü “Bizim Deniz”den kuzeye çevireceğiz.

… zira “sistem içi muhalefet” dendiğinde akla gelen ilk örnek, ana muhalefetin kendi “gölge kabinesini” (Shadow Cabinet) kurduğu İngiliz siyasi sistemidir.

Bu sistemde, ana muhalefette fiilen geçerli olan eğilim (yararcılık felsefesinin de etkisiyle) , iktidar partisi bakanlarını “sistemi iyi yürütememekle” eleştirerek “alternatif” olarak kendi “gölge kabinesini” sunmaktır. Bu eğilim, siyaset sahnesinin gelişimini oldukça yavaş kılmakta ve siyaset sahnesine hakim olan iki parti dışında kalan siyasi özneler (en son Liberal Demokratlar) , ancak bu iki partinin kuyruğuna takılarak varlık gösterebilmektedir. Öyle ki, 20. yüzyılın başlarından beri iktidar mücadelesi veren Emek Partisi ve Muhafazakar Parti’den önce, “Şanlı İhtilal”den (1688, The Glorious Revolution: Hollandalı asil III. William’ın tahta oturması) berigelen Eski Muhafazakar (Tory) – Eski Liberal (Whig) çatışması söz konusuydu.

İngiliz koloniciliğiyle birlikte yayılan bu “de facto” statik sistem, zamanla ABD’de (ki Amerikan İhtilali de toplumsal ve -vergilendirme ilkesi hariç- ekonomik özü itibarıyla muhafazakardır) de fiilen oturmuş ve endüstriyel burjuvazinin nihai zaferiyle sonuçlanan Amerikan İç Savaşı’ndan beri Cumhuriyetçiler ve Demokratlar dışında bir üçüncü güç iktidar olamamış, seçimler hep bu iki partinin adayları arasında geçmiştir.

Avrasya, Marshall Planı, dengeleyici jeopolitik kuvvet ve muhalefet

Avrasya’da (derken Kıta Avrupası ve Asya) ise siyaset sahneleri, toplumsal yapıyla paralel olarak, çatışmalarla ve devrimlerle şekillenmiştir. Özü Büyük Fransız Devrimi’nde olan bu gelenek, sadece Avrupa’daki burjuva devrimlerinin değil, aynı zamanda Asya’da anti-emperyalist mücadelenin sonucu olan burjuva önderliğindeki demokratik devrimlerin ve işçi-köylü ittifakı önderliğindeki sosyalist devrimlerin de temel yaklaşımını oluşturmuştur. Bu yaklaşım, Anglo-Sakson yaklaşımının aksine muhafazakar değildir, ilericidir ve eskiyi yıkıp yeniyi kurmayı amaçlar.

Bununla birlikte, her imparatorluk gibi savaş üzerine inşa edilen Amerika Birleşik Devletleri, II. Dünya Savaşı’ndan sonra geliştirdiği Marshall Planı ile Avrupa’ya ekonomik ve dolayısıyla siyasi olarak hakim olmuştur. Bu tahakküm, siyasete de yansımış ve ABD’dekine benzer siyasi-idari sistemler Avrupa’ya uyarlanmaya çalışılmıştır (Batı Alman anayasasının taslağı bunun en büyük göstergelerinden biridir) ; fakat bu çaba küresel çapta bir dengeleyici kuvvete çarpmıştır: Sovyetler Birliği.

Sovyetler Birliği, Yalta’da Batı Avrupa’yı Amerikan etki alanına bırakmasına karşın bu coğrafyadaki devrimci dinamiklerin “hamisi” olmaya devam etmiştir. Bilhassa büyük şair Ahmed Arif’in hayranlık duyduğu Palmiro Togliatti’nin önderliğindeki Moskova eksenli İtalyan Komünist Partisi, çoğunlukla ana muhalefet partisi olmuş ve ülke siyasetine yön vermiştir.

Türkiye’de ise 1950-1960 yılları arasında Amerikan emperyalizminin tam hakimiyeti söz konusuyken, 60 Devrimi ve yürürlüğe giren 61 Anayasası, bağımsız siyasi güçlere belli bir dönem yaşam alanı yaratmış ve bu bağlamda, jeopolitik dengelerin ülke siyasetine etki etmesine vesile olarak siyasetin bir anlamda “Amerikanlaşmasına” (yahut “İmparatorluğa uymasına”) engel olmuştur.

Revizyonizm, sosyal demokrasi ve avrokomünizm ekseninde muhalefet

Avrupa’da bağımsız ve/veya devrimci güçlerin zayıflaması ve Avrupa siyasetinin tamemen Washington eksenli partilere bırakılması ise Sovyetler Birliği’nde 70’li yılların ikinci yarısından sonra iyice belirginleşen revizyonizm ile paraleldi.

Bu dönemde İtalyan Komünist Partisi’ne önderlik eden “avrokomünizmin babası” Enrico Berlinguer, Aldo Moro’nun katledilmesiyle suya düşen koalisyon hayalinden sonra İtalyan komünistlerin “kendilerini Batı’da daha güvende hissetiklerini” ifade etmiş ve İtalyan Komünist Partisi, dağıldığını ilan ettiği 1991 yılına kadar sürecek bir revizyon sürecine girmişti. Aynı dönemde benzer bir eksen kayması yaşamayan Türkiye solu ise ülkücü çetelere, bölücü eşkiyaya, “stay behind” örgütlere ve Kenan Evren faşizmine kırdırılmıştı.

Aynı dönemde sosyal demokratlar da geri adım atmaktan çekinmedi ve II. Dünya Savaşı’ndan beri sosyal demokratlarca savunulan “Keynes modeli” ve refah devleti fikri (“welfare state”) , ABD’nin zaferi ufukta göründükçe bırakıldı ve revizyonistten öte liberalden pek farkı olmayan bir “merkez sol parti” modeli yaratıldı. Bu model 80’lerde, önce İngiliz Emek Partisi ve Fransız Sosyalist Partisi tarafından benimsendi ve sosyal demokrasiyi geleneksel olarak “radikalce” savunan İsveç Sosyal Demokrat Partisi’ne kadar yayıldı. Türkiye’de Ecevit-(Erdal) İnönü çizgisi ve İtalya’da Craxi-D’Alema çizgisi bu modelin devamı niteliğinde varlık gösterdi.

80’ler ve 90’larda travmalar geçiren Türk ve İtalyan siyaseti, 2000’li yıllara gelindiğinde isimleri değişse de şekilleri değişmeyen merkez sağ ve merkez solun Washington eksenindeki politikalarına mahkum bırakıldı ve bu söz konusu iki güç haricindeki siyasi akımlar, çeşitli yöntemlerle etkisizleştirildi. Sonuç ise “İmparatorluğun” siyasi kültürüne uyumdu. Buradayız.

Yapısı, söylemleri ve işlevi ile günümüz merkez solu

Günümüzde merkez sol, hem İtalya’da hem Türkiye’de, iktidar ortağı olduğu dönemde dahi merkez sağın tezlerine antitez üreterek söylem geliştiren, bütün argümanlarını “bakın biz olmazsak merkez sağ gelir” fikriyle şekillendiren fakat iktisadi politikalarda “serbest pazar ekonomisine”, dış siyasette de Washington’a bağlı olduğunu her daim ifade eden, sistemin oyalayıcı elemanıdır.

Bu siyasi yaklaşımın mevcut durumda vücut bulmuş haline bakarsak İtalya’da Demokrat Parti’yi, Türkiye’de Cumhuriyet Halk Partisi’ni görürüz.

Bu iki parti arasındaki benzerlik, sadece işlevsel değildir; aynı zamanda yapısaldır: İki parti de merkez sol, merkez sağ ve eski radikal solla özdeşleşmiş siyasilerle “orta yolcu” bir çizgi izlemeye çalışır ve bu şekilde kitlelerin alternatif aramasının önüne geçme amacı güder. Partide ana akımı oluşturan isimlerse her zaman “liberal sol”da duranlardır.

İki partinin ana görevi ise kriz zamanlarında kitleleri sistemin içinde tutmaktır. Merkez sağ yapısı gereği toplum düşmanlığının dozunu artırdığında bu partiler ilerici söylemlerle ortaya çıkar ve iktidar olduğunda başka bir maskeyle aynı iktisadi politikaları yürütmeye devam eder. Bu durum İtalya’da Türkiye’de olduğundan daha nettir. Örnek vermek gerekirse: Merkez sol-radikal sol koalisyonunun zaferiyle sonuçlanan 2006 genel seçimleri sonucu oluşturulan II. Prodi Hükümeti, Berlusconi dönemindeki özelleştirme atağını devam ettirdi ve eski Demokrat Parti liderinin tasarladığı Bersani Paketi ile başta telekomünikasyon sektörü olmak üzere birçok stratejik sektörde kapsamlı özelleştirmeler gerçekleştirildi. CHP’nin istihdamı üretim kavramından koparma eğilimi göz önünde bulundurulduğunda, bu senaryo bizim için de çok uzak değil; sadece CHP tabanının İtalyan Demokrat Parti tabanına göre özelleştirme hususunda daha olumsuz bir kanıya sahip olması, CHP’yi bir müddet daha “sosyal devlet” şiarını kullanmaya itiyor.

Dış siyaset, yenilik, entegrasyon ve Sarıgül/Renzi

Cumhuriyet Halk Partisi ve Demokrat Parti’nin en çok benzedikleri alan, kuşkusuz dış siyaset.

Washington’a tamamen bağlı olan bu iki parti, Türkiye’de “Deniz’ler ve Mahir’ler”, İtalya’da “Gramsci’ler”den bahseden bir gençliğe sahip olmasına karşın müthiş bir ikiyüzlülükle “NATO’ya bağlı olduğunu” (CHP) ve “Goldman & Sachs’in desteğini aldığını” (Demokrat Parti) ifade etmekten çekinmiyor!

Bu ikiyüzlülüğün kaynağı ise aynı: “yenilik” ve “entegrasyon”. Peki nasıl bir “yenilik” ve neye “entegrasyon”? Elbette sağ bir “yenilik”le soldan kopuş ve Washington’a “entegrasyon”. Laiklikten bile bahsetmekten çekinen, devrimlere sırt çeviren ve merkez sağ ile hükümet kurmak için can atan bir akım, ne kadar “sol” olabilir ve Amerika’dan ne kadar bağımsız olabilir? Yanıtını biliyoruz.

Varılan nokta ise iki ülkenin ilericileri açısından içler acısı: Reagan ve Thatcher’a methiyeler düzen ve liberal olduğunu her daim dile getiren Floransa Belediye Başkanı Matteo Renzi’nin Demokrat Parti’nin başına geçmesiyle, AKP bünyesindeki malum hizbe yakınlığıyla bilinen Şişli Belediye Başkanı Mustafa Sarıgül’ün Cumhuriyet Halk Partisi’nden İstanbul Büyükşehir Adayı olması!

Kim bilir, belki bir “Renzi projesi” Sarıgül için de mevcuttur! Kılıçdaroğlu’nun güvendiği dağlarda kar bulutları dolaşmaktadır.

Kartlar yeniden dağılırken alternatif muhalefet ve yeni dengeleyici jeopolitik kuvvet

Belli bir odağa bu kadar bağlanan merkez solda bugün alternatif seslerin daha gür çıkması ise, “İmparatorluğun”, yani Amerika Birleşik Devletleri’nin artık “İmparatorluk” nitelemesine uymamaya başlamasıyla paralel.

BRICS, ŞİÖ ve CELAC önderliğinde gelişen dünya, eski “tek kutuplu” modeli yıkmış durumda ve her geçen gün yeni mevziler kazanmakta. Bu bağlamda BRICS, ŞİÖ ve CELAC, günümüzün yeni dengeleyici jeopolitik kuvveti konumunda.

Bu etkilerden kendini tamamen soyutlayamayan merkez sol ise, yine Washington’dan uzaklaşmayacak şekilde alternatifleri kendi bünyesinde sindirme çabasında. Elbette, samimi siyasetçilerin merkez solda varlık göstermesi, emperyalizmin tahakkümünde olan ülkelerdeki ilericilerin seslerini duyurabilmeleri açısından olumlu bir durumdur; fakat merkez solun önder kadrosu göz önünde bulundurulduğunda, bu kazanımların uzun vadede kazanca dönüşme olasılığı yoktur.

İşte bundan ötürü emperyalizmin tahakkümünde olan ülkelerdeki alternatif güçlerin ve bilhassa devrimci güçlerin, bu düzene alternatif bir düzen olduğunu toplumsal gerçekliklerin altını çizerek halka göstermesi ve bunu yaparken mevcut tabuları göz önünde bulundurarak asla marjinalleşmemesi gerekmektedir. Jeopolitik koşullar, bu fiil için gittikçe elverişli hale gelmektedir.

Bahsettiğimiz yöntem elbette yazıda gözüktüğü gibi kolay değildir ve kısa vadede yenilgiye uğraması da muhtemeldir; fakat şu yasa asla unutulmamalıdır: Vakti gelen bir düşüncenin önünde hiçbir kuvvet duramaz.

Advertisements