“Yenilikçi Matteo” Aslında Kimdir?

by aytekinkaankurtul

Aydınlık Avrupa, 22 Şubat 2014

Image

“Matteo Renzi, eski Floransa Belediye Başkanı, eski siyasetçilerin düşmanı, bisiklete binen genç, dinamik bir isim.”

Bu nitelemeyi herhalde ana akım medyada duymuşsunuzdur, bir de söz konusu zatın “merkez sol” kıyafetli Demokrat Parti’nin çiçeği burnunda genel başkanı olduğunu duyduysanız ilerici olduğu kanısı çoktan oluşmuştur.

Tabii, olayın arka planı tam olarak böyle değil. Öncelikle Goldman and Sachs tarafından desteklendiğini propaganda konusu yapacak cesarete sahip, “Avrupa Birleşik Devletleri” hayali kuran Demokrat Parti’nin ne kadar “sol”da durduğu tartışılır. Sonra da aynı siyasi akımın 90’ların sonunda İtalya ile yaşadığımız diplomatik krizde oynadığı rol ve D’Alema figürü akıllara gelir.

Bu çerçevede, Renzi ismi sunulduğu kadarıyla belki hoş gelebilir; bilhassa eskinin olumsuzluğu göz önünde bulundurulduğunda. Ne var ki, bizim tecrübemizle de sabit olduğu üzere, emperyalizmin tahakkümü altındaki ülkelerde sistem, daha öncekini aratacak alternatifler yaratma konusunda başarılıdır. Özellikle sistem partilerinin “çözümleri” bu temelde değerlendirilmelidir.

İşte tam bu noktada Matteo Renzi isimli “genç, karizmatik” lideri ele almaktayız. Geçtiğimiz günlerde Cumhurbaşkanı Napolitano’dan hükümeti kurma görevini alan Renzi, bizim aşina olduğumuz tabirle bir siyasi “enkaz devralacak”. Peki bu “İtalyan Blair’ı” bu noktaya nasıl geldi, bu ismi hak edecek ne yaptı ve hükümet krizindeki rolü ne? Bunu kısaca inceleyeceğiz.

Sol değil de Hristiyan demokrat mı, liberal mi?

Öncelikle şunu belirtmeliyiz: Matteo Renzi, İtalyan sosyal demokratları tarafından dahi “solcu” olarak nitlendirilmiyor. Söylemde “tekel karşıtı” olan Renzi’nin önerdiği iktisadi politikalar, tamamen özelleştirme yanlısı – ki kendisinin önderliğindeki Demokrat Parti’nin İtalyan Devlet Bankası’nın özelleştirilmesi ve İşçi Hakları Yasası’nın işten atılma şartları ile ilgili 18. maddesinin revize edilmesi yönündeki “üstün çabası”, “işveren cemiyeti”nin takdirini kazanmış durumda.

Gerçi Matteo Renzi’nin sermaye-emek çatışmasında duracağı taraf bir muamma değildi. Siyasi kariyerine Hristiyan demokrat çizgideki İtalyan Halk Partisi’nde başlayan Renzi, ekonomik teori açısından partisinin en sağ kanadında, yani Aldo Moro’nun toplumcu çizgisinden en uzak noktada bulunuyordu. Sonrasında daha liberal çizgideki La Margherita’ya geçen Renzi, partisinin 2007 “solcu demokratlar” ile birleşerek Demokrat Parti’yi kurmasında rol oynadı.

Renzi’nin belediye başkanlığı da çok görkemli değildi. Floransa’nın toplu taşıma maliyetinin en yüksek olduğu şehirlerden biri olmasının yanısıra söylemlerinde kullandığı “italoenglish” hep eleştiri konusu oldu. Öyle ki, kendisine sıkça “Floransa’daki Amerikalı” şeklinde hitap edildi!

“ABD ile ilişkiler önemli”

İtalyan halkı Renzi’nin parlamenterlik döneminde bu ifadeyi sıkça kullandığına şahit oldu.

Dış politikada Atlantik Cephesi’ne kayıtsız şartsız sadakat yanlısı olan Renzi, Libya ve Suriye’ye yapılan emperyalist müdahaleleri desteklemekle kalmadı, İtalya’nın Filistin’in bağımsızlığını tanımasını dahi eleştirdi ve İran’a yapılacak olası bir askeri müdahaleyi destekleyeceğini ima etmekten çekinmedi!

Bir “Presidents’ Day” müdaviminden başka bir tavır beklenemezdi.

Hükümet krizi: D’Alema vs. D’Alema

İtalya’daki hükümet krizinin kaynağının Berlusconi Hükümeti’nin istifasından sonra başa geçen teknokrat Monti Hükümeti’nin yarattığı siyasi boşluk olduğunu ifade etmek yanlış olmaz.

Söz konusu hükümet, hiçbir siyasi partinin yapmaya yeltenemeyeceği, sosyal anlamda son derece gaddar reformlara imza atarak kapitalizmin içinde bulunduğu krizin İtalya’daki yansımasını öteleme çabasında bulundu. Monti’nin başta Demokrat Parti ve Berlusconi’nin partisi tarafından desteklenmesi ise İtalyan halkını başka çözümler aramaya yöneltti.

Bu iklimde, sonradan anayasaya aykırılıktan dolayı yürürlükten kalkan bir seçim yasasıyla (Porcellum) gerçekleşen 2013 genel seçimleri sonrasında somut bir programı olmayan Beş Yıldız Hareketi’nin (nam-ı diğer “Grillocular”) gafletinden yararlanamayan Demokrat Parti’nin “ağır topları” (yahut “D’Alema kanadı”) , yavaş yavaş güvenilirliğini kaybetti. Severino Yasası doğrultusunda Berlusconi’nin senatörlüğünün düşmesiyle birlikte merkez sağ da ikiye bölündü ve bu siyasi boşlukta, sırat köprüsünde cambazlık yapmak zorunda kalan bir “Büyük Koalisyon Hükümeti” oluşturuldu. Ne var ki bu “Büyük Koalisyon Hükümeti”nin ortak bir çizgide buluşması gittikçe zorlaşıyordu.

İşte Renzi böyle bir dönemde siyasi önder olarak parladı. Parti üyesi olmayanların da katıldığı Demokrat Parti iç seçimlerinde sağ seçmenlerin desteğiyle genel başkan seçilen Renzi, “ekonomik ve siyasi reform” sözü verdi ve kendi partisinden olan Başbakan Letta’ya ne olursa olsun destek vereceğini ifade etti.

Fakat Renzi bu sözünde durmadı ve Başbakan Letta önderliğindeki “Büyük Koalisyon Hükümeti”nin istifaya zorlanmasına göz yumdu. Böylelikle, sert bir şekilde eleştirdiği D’Alema’nın 90’ların sonunda Prodi’ye ihanet ettiği gibi Letta’ya “ihanet etti” ve aynı D’Alema gibi yeni seçimler yapılmadan başbakanlık koltuğuna oturdu.

Sonuç: Sistemin geleneksel alternatifleri

Son günlerde Berlusconi’nin partisinden ayrılan Alfano önderliğindeki Yeni Merkez Sağ ile kendi partisinin “D’Alema kanadı”nı temsil eden Cuperlo’yu ikna etmeye çalışan Matteo Renzi, tasarladığı bakanlar listesi de göz önünde bulundurulduğunda tam anlamıyla bir “yenilik”  vaad etmiyor.

Bununla birlikte sistemin kendi içinde yarattığı alternatifler, henüz İtalyan halkını tam olarak rahatsız etmiyor; zira ortalama bir İtalyanın karnı doyuyor.

Peki ne pahasına doyuyor? Bu sorunun cevabını onlar da verebildiği zaman somut küresel çözümler üretebileceğiz.

Advertisements