Aytekin Kaan

Ex aequo.

Month: May, 2014

Şovenizmin Bir Boyutu Olarak Avrupacılık ve Soykırım Yalanı

Aydınlık, 24 Nisan 2014

Image

Avrupacılık, Avrupa’nın sadece sınıf mücadelesini, bilimsel ilerlemesini ve kültürel fetihlerini benimsemeyi öngören bir fikir değildir.

Avrupacılık, bilhassa Avrupa’da, Avrupa’nın siyasi ve toplumsal varlığını ön planda tutan, diğer dünyanın gerçekliğinden uzak bir gaflettir ve bizdeki yansıması, daha alçak mertebede taklitçiliğe ve bilinç mevcudiyetinde işbirlikçiliğe tekabül etmektedir.

Bu retorik, sözde soykırım hususunda da Avrupa sınırlarını aşarak Türkiye’de akademik çevreleri ele geçirmeye çalışmış ve varlığını koloniciliğe borçlu olan bir medeniyetin kanlı dayatmalarını “ademi merkeziyetçilik” adı altında topluma aşılamaya çalışacak kadar pervasız özneler tarafından kullanılmıştır.

Ne var ki Avrupa’nın hukuk alanındaki kazanımları, sınıf mücadelesindeki kazanımları gibi hakim siyasi zümreyi gafil avlamış ve ifade özgürlüğü, sermaye diktatörlüğünün kültürel hegamonyasını belli alanlarda yenilgiye uğratabilmiştir.

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin (AİHM) “Perinçek v. İsviçre” davasındaki kararı bu yenilgilerin sonuncusu olmakla birlikte, Türk ulusunun tarihsel bir yalan karşısında yıllardır yürüttüğü mücadelenin hukuki meşruiyetini tanımış ve mevzubahis mücadelenin Avrupa’da akademik tartışma platformlarına taşınmasının önünü açmıştır.

AİHM’in “Perinçek v. İsviçre” davasında verdiği karar ve soykırım yalanına karşı mücadelenin geleceği, tam olarak bu hukuki ve tarihsel çerçevede incelenmelidir. Ben de söz konusu çerçeveyi sunduğum araçlarla özetlemeye çalışacağım.

Mutlakiyet ve ötesi

Soykırım yalanı ile mücadelede öncelikle bilinmesi gereken verilerden biri, yalanın emperyalist niteliğinden ötürü sermaye merkezlerinde “tartışılmaz bir gerçek” olarak değerlendirilmesidir.

Bu değerlendirme, sadece soykırım yalanına özgü değildir; zira Avrupa’da hakim siyasi zümre, halklarına “Avrupa’nın değerlerinin üstünlüğünün mutlak olduğu” fikrini erken kolonicilik döneminden beri aşılamaktadır. Öyle ki, Saint-Simon ve Augustin Thierry gibi ütopik sosyalistler dahi bu fikirden etkilenmiş ve “birleşik, federe bir Avrupa birliği” üzerine çeşitli tezler yazmışlardır (De la réorganisation de la société européenne, 1814) . Bir kuşak sonra, büyük yazar Victor Hugo da “Avrupa Birleşik Devletleri” hayalini kurmaktan geri kalmamış ve bu devletin “İnsanlığın yansıması” olup “mutlak barış” getireceğini ifade etmiştir (Discours à l’occasion du Congrès international de la paix de Paris, 1849) .

Görüldüğü üzere, Avrupa’nın “damarlarına işlemiş” olan bu fikir, siyaset malzemesi haline getirilmek için her zaman uygun olmuştur. Basit ve güncel bir örnek verecek olursak: Avrupalı siyasetçilerin Kiev’deki faşist darbeyi “demokratik devrim” olarak yansıtması, “Avrupa’nın değerlerini savunanlar” sokağa dökülünce daha kolay olmuş ve Slavoj Žižek gibi birçok Avrupalı “sol aydın”, Yahudi ve Rus azınlıklara karşı işlenen suçlara rağmen darbe şakşakçılığı yapmaktan çekinmemiştir.

Söz konusu ilkel ve dogmatik yaklaşım, soykırım yalanının nasıl yayıldığı hususuna da ışık tutmaktadır. 1. Dünya Savaşında, döktükleri kanı meşrulaştırma arayışında olan İtilaf Devletleri’nin Osmanlı Devleti sınırları içinde “Ermenilere zulmedildiği” yönündeki bildirisinden (1915) “İtilaf Devletleri’nin diplomatik işlerini yürüten” ABD İstanbul Büyükelçisi Henry Morgenthau’nun “aldığı duyumlar üzerine” ABD Senatosu ve dışişlerine yolladığı raporlara kadar nesnellikten uzak kaynaklar Avrupa kamuoyunun “önde gelenleri” tarafından kutsanınca yıllar süren endoktrinasyon sonucu “mutlak doğru” konumuna getirilmiştir.

Ne var ki bu durum, kaynakların zayıflığını ve küresel temelde bir görüş birliği olmadığı gerçeğini örtememiş ve soykırım yalanı, küresel çapta bağlayıcı karar verme yetkisine sahip hiçbir uluslararası mahkeme tarafından kabul edilmediği gibi AİHM’in “Perinçek v. İsviçre” kararında belirttiği üzere “hukuki bir kavrama tekabül eden ‘soykırım’ ifadesi”nin kullanılması için gereken hukuki temel oluşturulamamıştır.

Bir başka deyişle; AİHM’in “Perinçek v. İsviçre” davasında verdiği karar, Avrupa’nın hukuk alanında ve işçi hakları konusundaki ilerlemeleri gibi, etkili bir mücadele sonucu hakim siyasi zümrenin işine gelmeyen sonuçlar doğurmuş ve “serbest pazar ekonomisi” miti gibi “soykırım” miti de fiilen “mutlak” niteliğini kaybetmiştir.

Şovenizm ve dogmatizmle mücadelede AİHM zaferinin önemi

Bir kripto-şovenist düşünce olarak Avrupacılığın “mutlak” bilgileri, epistemolojinin doğası gereği somut olan gerçekliğe yenik düşmektedir.

Bu “bilgiler”den biri olan soykırım yalanı da AİHM zaferi ile birlikte yenilmiş fakat henüz uluslararası kamuoyu nazarında tamamen yıkılmamıştır.

Bununla birlikte, söz konusu tabuyu yıkmak amacıyla yürüteceğimiz bilimsel tartışmaların önü AİHM zaferi ile birlikte açılmıştır. Bundan sonraki süreçte, özellikle Avrupa’da, soykırım yalanı hakkındaki gerçekler her platformda tartışılmalıdır. Sürecin gidişatı ve edinilebilecek siyasi sonuçlar, bu tartışmaların etkinliğine bağlıdır.

Uluslararası Hukuk, AİHM Zaferi ve Diyalektik

Teori Dergisi, Nisan sayısı (2014)

Image

Ex oriente lux, ex occidente doxa.

Yani, “ışık Doğu’dan, bilgi Batı’dan gelir”. Zaman içinde “yasa Batı’dan gelir” (“ex occidente lex“) şeklinde yorumlanmaya başlanan bu kaidenin, dünyada erken kolonicilik döneminden berigelen toplumsal dengeyi özetleyebildiğini söylemek yanlış olmaz.

Öyle ki, Uluslararası Adalet Mahkemesi Statüsü’nün 38. maddesinin 1. fıkrasının (c) bendinde ifade edildiği üzere “İşlevi, kendisine sununlan davaları uluslararası hukuk çerçevesinde sonuçlandırmak olan Mahkeme […] medeni uluslar tarafından tanınan  genel hukuk prensipleri doğrultusunda karar verir“. Yani, 193 devletin üye olduğu Birleşmiş Milletler nazarında, “Üçüncü Dünya ülkesi” olarak tanımlanan ülkeler arasındaki anlaşmazlıklarda dahi “medeni uluslar tarafından tanınan genel hukuk prensipleri“nin, başka bir deyişle Batı ülkelerinde geçerli olan temel normların dikkate alınması söz konusu.

Elbette,  1946 yılında uygulanmaya başlanan mevzubahis normda kullanılan ifade, iki Dünya Savaşı ve ulusal bağımsızlık savaşlarının bir sonucudur; zira uluslararası hukukun temelini oluşturduğu varsayılan Westphalia Antlaşması’ndan (1648) beri, devletler arasındaki anlaşmazlıklarda uygulanan normlar “Hristiyan ulusların teamül hukuku” ve “Avrupa kamu hukuku“ndan devşirilmeydi – hattâ Osmanlı İmparatorluğu dahi, 1856 yılında söz konusu normların bağlayıcılığını kabul etmiş ve bu tarihten sonra Avrupalı devletlerle yapılan anlaşmalarda bu normlar dikkate alınmıştı. (Mashood Baderin, Religion and International Law: An Analytical Survey of the Relationship, Routledge Handbook of International Law, s. 166)

Özetle, Kurtuluş Savaşı’ndan kapitalist toplumun inşasına kadar sorguladığımız “medeniyet” (nam-ı diğer “tek dişi kalmış canavar“) kavramı ve daha da uzun bir süredir tartıştığımız “Batılı” sıfatı,  henüz açık bir nesnelliğe kavuşmamış olmasına karşın bizi bağlıyor. Bu durum, herhangi bir anlaşmazlık durumunda Batı’ya bize öğrettiği “yasallık” kavramıyla bağdaşmayacak, belki de keyfiyetle açıklanabilecek bir avantaj sunabiliyor; zira yasa koyucunun iradesi (“voluntas legislatoris“)  söz konusuymuş gibi, bağlayıcı yasaların ruhunu kendi bünyesinde barındıran Batılı devletler kendi çıkarlarını daha etkili bir şekilde savunabiliyor.

Bununla birlikte, daha önce de ifade ettiğimiz üzere, ulusal kurtuluş savaşları ve ulusların fiilen Batı hegamonyasından kurtulma çabaları, eninde sonunda hukuka da yansıyor. Bunun en önemli örneği, deniz hukuku ve devletlerin yargılama sınırlarının temellerinin atıldığı Bozkurt-Lotus Davası’dır (1927) . Söz konusu davada, “medeni ulus“un temsilcisi Üçüncü Fransız Cumhuriyeti’nin karşısında duran Türkiye Cumhuriyeti, emperyalist zorbalığa karşı mücadele ederek bağımsızlığını elde etmiş bir ulusu temsil etmekteydi ve kendi çıkarlarını etkili bir şekilde savunma iradesine sahipti. Bu irade, büyük hukukçu Mahmut Esat’ın savunmasında vücut buldu ve “medeni olmayan” bir ulusu temsil eden bir Devlet, başta 1958 tarihli Uluslararası Sular Anlaşması ve “Bozkurt-Lotus Kuralı” olarak da bilinen “(uluslararası hukukta) yasaklanmayan her şey yasaldır” ilkesi olmak üzere çağdaş uluslararası hukukun omurgasının oluşmasına katkıda bulundu.

Buradan şu doğal sonuca varıyoruz: Toplumlar arasındaki ilişkilerin diyalektiği, ilk aşamada hukuka yansımasa dahi zaman içinde hukuka kendini dayatıyor. Başka bir deyişle, “de facto” olan, zaman içinde (uluslararası hukuk özelinde, teamüle girerek) “de jure” olmak zorunda.

Günümüze gelirsek: 17 Aralık 2013 tarihinde kararlarının imzacılar açısından bağlayıcılığı, uluslararası hukuk çerçevesindeki bir sözleşmeyle (AİHS) sabit olan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin (AİHM) “Perinçek v. İsviçre” davasında verdiği kararı tartışmaktayız. Bu dava, bir bütün olarak uluslararası hukukun geleceği açısından Bozkurt-Lotus davası kadar temel olmayabilir fakat davanın konusunun değerlendirilmesi konusunda yeni bir sayfa açacağı açık. Diğer yandan, söz konusu davanın Türkiye adına zaferle sonuçlanması, Bozkurt-Lotus Davası’nda sergilenen iradenin günümüzde de uluslararası davalarda olumlu sonuçlar doğurabileceğinin göstergesi.

Yazımın amacı ise, söz konusu davayı “bir siyasi zafer”den öte, kıyaslamalardan faydalanarak diyalektiğin ışığında”bir hukuki zafer” olarak ele almak ve hangi noktalarda bağlayıcı olabileceğini açıklığa kavuşturmak.

Davanın Konusu

Bunu yapmak için ilk yapmamız gereken davanın konusunu iyi anlamak; zira davanın konusu hiçbir zaman sözde “Ermeni soykırımının varlığı/yokluğu” olmadı.

Davanın konusu, “1915 olaylarının hukuki veriler ışığında soykırım olmadığını ifade etmenin ifade özgürlüğüne müdahale olup olmadığı” idi.

Mahkemeye başvuran İşçi Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek, İsviçre’nin Zürih kantonundaki sorgusunda ve Vaud kantonundaki davalarda verdiği savunmalarda (bağlayıcı karar verme yetkisine sahip uluslararası mahkemeler tarafından)”açıkça soykırım olarak nitelenmeyen bir olay üzerinde siyasi otoritelerin karar veremeyeceği” ve “meselenin tarihçiler tarafından tartışılması gerektiği” argümanlarını temel almıştı. Perinçek, temyiz davasında ilk argümanını daha da netleştirerek reddettiği hususun “1915 olaylarının soykırım olarak tanımlanması” olduğunu belirtmiş ve Vaud Kantonu Yargıtayı Ceza Dairesi, verdiği kararda Perinçek’in “katliamları ve tehciri reddetmediğini” ifade etmişti. AİHM’e başvuru gerekçesinde de aynı çizgiyi savunan Perinçek, İsviçre mahkemelerinin verdiği kararla “demokratik toplumun yapısına uymayacak şekilde” şahsının ifade özgürlüğüne müdahale ettiğini ve dolayısıyla “AİHS’in 10. maddesinin ihlal edildiğini” iddia etmişti. (Doğu Perinçek, “Winterthur Savcılarına verdiğim ifade“, 19 Aralık 2013, Aydınlık Gazetesi ; Doğu Perinçek, “Akademik Tartışma İçin Yanlış Salon Seçtiniz“, 20 Aralık 2013, Aydınlık Gazetesi ; ayrıca AİHM, 27510/08 sayılı başvuruya dair verilen karar, 9., 10., ve 11. maddeler)

İsviçre Devleti ise, buna karşılık, hemen hemen her devletin başvurduğu AİHS’in (hak suistimali ile ilgili) 17. maddesinin  Perinçek tarafından ihlal edildiğini öne sürmüş ve verilen kararı “İsviçre Ceza Kanunu’nun soykırımın reddini suç sayan 261bis maddesinin 4. fıkrasının bir toplumsal zorunluluktan ötürü uygulandığı” ve “1915 olaylarının soykırım olarak nitelenmesi konusunda,Yahudi Soykırımı konusunda olduğu gibi, uluslararası kamuoyunda görüş birliği olduğu” söylemleriyle savunmuştu. İsviçre Devleti ayrıca, AİHM’in “Garaudy v. Fransa” davasında Yahudi Soykırımı’nı tanımadığını ifade eden Garaudy’i haksız bulduğunun altını çizmişti. (AİHM, 27510/08 sayılı başvuruya dair verilen karar, 47. madde ; ayrıca AİHM, 65831/01 sayılı başvuruya dair verilen karar)

AİHM, bu veriler ışığında, konuyu beş soru çerçevesinde inceledi:

– Perinçek, AİHS’in 17. maddesini ihlal etti mi?
– Perinçek’in “Ermeni Soykırımı”nın uluslararası bir yalan olduğuna dair ifadeleri, toplumsal karışıklık yaratmak suretiyle kamusal düzeni bozmaya yönelik miydi?
– 1915 olaylarının “soykırım” olarak nitelenmesi konusunda uluslararası bir görüş birliği var mı?
– Bağlayıcı karar verme yetkisine sahip uluslararası mahkemeler, 1915 olaylarını “soykırım” olarak niteledi mi?
– AİHM’in Yahudi Soykırımı’nın reddi ile ilgili davalarda verdiği kararlarda belirtilen gerekçeler, 1915 olaylarıyla ilgili bir konuda geçerli olabilir mi?

Mahkemenin Kararı

Mahkeme, davanın iki maddeyi kapsadığı tespitini yaptı ve diğer dört soru 10. madde çerçevesinde olduğundan dolayı, öncelikle İsviçre’nin “Perinçek’in AİHS’in 17. maddesini ihlal ettiğine” yönelik iddiasına ilişkin soruyu değerlendirdi.

Bu noktada Mahkeme, Perinçek’in “ırki nefret uyandıracak bir eylemde bulunduğundan dolayı yargılanmış ve cezalandırılmış olmadığından“, “kayıpları ve tehciri asla reddetmediğinin Vaud Kantonu Yargıtayı Ceza Dairesi tarafından da belirtilmiş olduğundan“, “itirazının açık bir şekilde söz konusu eylemlerin ‘soykırım’ olarak nitelenmesine yönelik olduğundan” ve “böyle bir itirazın demokratik toplum içinde ifade edilmesinin toplumsal düzene aykırı olamayacağından” ötürü İsviçre’nin 17. maddeye dayanan itirazını reddetti. (AİHM, 27510/08 sayılı başvuruya dair verilen karar, 52. ve 54. maddeler)

Mahkeme, sonraki aşamada 10. maddeye ilişkin sorulara, söz konusu soruları birbiriyle ilişkilendirerek değindi.

İlkin İsviçre Ceza Kanunu’nun 261bis maddesinin 4. fıkrasındaki “soykırımı inkar” ifadesini irdeleyen Mahkeme, “soykırım” ve özellikle “Ermeni Soykırımı” tanımının üzerinde durdu. Mahkeme, “soykırım” kavramının “açık olarak belirtilmiş hukuki bir kavram” olduğunun altını çizdi ve söz konusu tanımın, bir tarihsel olayın hukuki nitelemesinde kullanılmasında “uluslararası kamuoyunda görüş birliğinin” , “bağlayıcı karar verme yetkisine sahip uluslararası mahkemelerin kararlarının”  ve “somut, bilimsel verilerin” belirleyici olduğunu ifade etti. (AİHM, 27510/08 sayılı başvuruya dair verilen karar, 23., 112., 113. ve 117. maddeler)

Uluslararası kamuoyunda görüş birliği“nin tespiti için uluslararası hukukun temel özneleri, yani devletler temel alındı. Mahkeme, Birleşmiş Milletler üyesi 190 devletten sadece 20’sinin 1915 olaylarını “soykırım” olarak tanımasını “uluslararası kamuoyunda görüş birliğinin olmadığının” göstergesi olarak değerlendirdi ve “İsviçre dahil olmak üzere birkaç ülkenin parlamento oylaması olmadan, sadece hükümet kararıyla” bu sonuca vardığının ve “İsviçre’nin organları arasında dahi bir görüş birliğinin olmadığının” altını çizdi. Mahkeme ayrıca, “bağlayıcı karar verme yetkisine sahip” hiçbir mahkemenin 1915 olaylarını “soykırım” olarak nitelemediğini belirtti. (AİHM, 27510/08 sayılı başvuruya dair verilen karar, 117. madde)

Bu kanıyı desteklemek adına, 1915 olaylarını “soykırım” olarak niteleyen devletlerin dahi “bu konudaki ifade özgürlüğüne saygı duyduğu” ifade edildi ve Fransız Anayasal Konseyi’nin benzer bir yasa tasarısını 2012 baharında anayasaya aykırı bulduğu belirtildi. (AİHM, 27510/08 sayılı başvuruya dair verilen karar, 123. madde)

Garaudy davası referansıyla ilgili muğlaklığı gidermek adına Mahkeme, İsviçre’nin savunmasında 1915 olayları ile Yahudi Soykırımı arasında kurulan paralellikleri ele aldı. Bu hususta, Yahudi Soykırımı ile ilgili”uluslarası kamuoyunda görüş birliği olduğu” ve “uluslararası mahkemelerin söz konusu olayla ilgili açık kararlarının olduğu” tespitini yapan Mahkeme, böylece AİHM’in Yahudi Soykırımı ile ilgili verdiği kararların 1915 olaylarının değerlendirmesinde emsal teşkil etmeyeceğine karar verdi. (AİHM, 27510/08 sayılı başvuruya dair verilen karar, 119. madde)

Son olarak, daha önce 17. maddenin tahlilinde ele alınan, “toplumsal karışıklık yaratma niyeti” doğrultusunda “kamusal düzeni bozma” çabası sonucu doğan “toplumsal zorunluluk” durumunu değerlendiren Mahkeme, öznelerin kullandığı söylemlerin “özel tarihsel ilgi uyandıran, şoke edici hattâ bazı kesimleri rahatsız edecek nitelikte” olabileceğini ve bu niteliğin, tek başına, “toplumsal zorunluluk” durumunu oluşturmayacağını belirtti. Mahkeme ayrıca, daha önce “Refah Partisi v. Türkiye Cumhuriyeti” kararında Türkiye Cumhuriyeti lehine uyguladığı “takdir payı“nın “çok sıkı bir kriter” olduğunu ve İsviçre’nin sunduğu gerekçelerin bu payın uygulanması için “yetersiz” olduğunu belirterek, 1915 olaylarının “kamuoyunu ilgilendiren bir tartışma konusu” olup söz konusu olayların tartışılmasının “demokratik toplumun verdiği bir hak” olduğunu ifade etti. (AİHM, 27510/08 sayılı başvuruya dair verilen karar, 129. madde)

Neticede Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, İsviçre’nin Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 10. maddesini ihlal ettiğine hükmederek İşçi Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek’i haklı bulmuş oldu.

Karşıt Görüşler

AİHM’in Perinçek lehine vereceği bir kararın herkes tarafından hoş karşılanmayacağı, hakimlerin dahi öngörebildiği bir durumdu. Nitekim, başta İsviçre’deki yargı sürecinin baş aktörü olan “İsviçre-Ermenistan Derneği” olmak üzere Ermeni diasporasının önde gelen milliyetçi dernekleri, AİHM’in “Perinçek v. İsviçre” davasında verdiği kararı “özgürlüğe darbe” olarak niteledi. Hattâ ABD’de yayımlanan Asbarez Gazetesi yazarı Harut Sasunyan, internette çok paylaşılan yazısında daha da ileri giderek Doğu Perinçek’in “iftira attığını” ve “Türkiye’de dahi suç kapsamına giren eylemlerde bulunmuş bir adamın […] iddialarının yanıtsız kalmaması gerektiğini” ifade etti. Hukukçuluk iddiasında bulunan bu yazarın Avrupa’daki “düşünce özgürlüğü” hususundaki anayasal normların -cezai ve idari normlar göz önünde bulundurulmaksızın- ” sınırlar içerdiği” şeklindeki yüzeysel ifadesi ve Mahkeme’nin “soykırım” kavramının hukuki tanımını çok net bir şekilde yaptığı gerçeğini atlaması ise, diasporanın en yetkin bireylerinin dahi meseleye siyasi hazımsızlıkla baktığının göstergesiydi. (http://asbarez.com/117783/switzerland-must-appeal-european-court’s-verdict-on-the-armenian-genocide/)

Bu siyasi yaklaşım bir yana, karara kısmen itiraz eden yargıçlar Vučinić ve Pinto de Albuquerque dahi, uluslararası hukukla ilgili temel bilgi sahibi birinin yapmayacağı basit hatalara düştü.

Ayrıntıya girecek olursak, iki hakimin ortaklaşa kaleme aldığı 17 sayfalık muhalefet şerhlerinde: 1915 yılında Osmanlı Devleti ile savaş halinde olan Çarlık Rusyası, Büyük Britanya ve Üçüncü Fransız Cumhuriyeti’nin “Ermenilere karşı gerçekleştirilen katliamları kınayan” bildirisi; hiçbir zaman uygulanamamış ve Lozan Antlaşması ile birlikte hukuki bağlayıcılığını yitirmiş Sevr Antlaşması; işgal döneminde “de jure” Osmanlı Devleti denetimi altında oluşturulan (yani, imzacı Türkiye Cumhuriyeti tarafından oluşturulmayan) mahkemelerin kararları temel alınmıştı. Vučinić ve Pinto de Albuquerque bununla da kalmayıp aynı metinde Osmanlı cezai kanunnameleriyle Türk Ceza Kanunu’nu karıştırmış  ve Osmanlı İmparatorluğu ile Türkiye Cumhuriyeti’ni tek özne olarak (“Türk Devleti”) nitelemişti! (AİHM, 27510/08 sayılı başvuruya dair verilen karar, 64-80 sayfalar)

Karşıt görüşlerdeki savların zayıflığı ve siyasi tonun baskınlığı, sonraki satırlarda değineceğimiz üzere, tahmin edilenin aksine Avrupa’nın önemli akademik çevrelerine yansımadı.

Akademik Yansımalar

Önceki paragraftan anlayacağınız üzere, Avrupa’nın önemli akademik çevreleri ve birçok uluslararası hukuk uzmanı, AİHM’in “Perinçek v. İsviçre” davasındaki kararını olumlu karşıladı.

Şüphesiz  bu çevreler arasında en çok göze çarpan Cambridge Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nin yayımladığı mevsimlik “Cambridge Uluslararası ve Karşılaştırmalı Hukuk Dergisi”nde yayımanan Henri Decoeur imzalı makaleydi. (http://cjicl.org.uk/2014/01/27/echr-reducing-genocide-law/)

Söz konusu makalede, AİHM’in söz konusu kararının “tek düşünce diktatörlüğünün oluşmasını engellediği” ve “en şoke edici düşüncenin bile, ırki, cinsi ve dinsel nefret uyandırmadığı sürece ifade edilmesinin demokratik toplumun gereği olduğunun altını çizdiği” için son derece yerinde olduğu ifade edildi.

Makalede ayrıca, Mahkeme’nin “soykırımın hukuki karşılığı” konusunda hassas davrandığı belirtilerek “‘Soykırım’ kavramı, çeşitli politik gündemlere sahip özneler tarafından defalarca siyasi amaçlar doğrultusunda kullanılmış ve söz konusu kavramın hukuki karşılığı irdelenmemiştir.  […] ‘Soykırım’, uluslararası mahkemeler nazarında, her şeyden önce hukuki bir yaratımdır: Ne bir eksik, ne bir fazla. […] Ermeni halkının ‘Büyük Felaket” olarak nitelediği olaylar belki de bir ‘soykırım’dır fakat bunu belirleyecek olan hukuki verilerin (uluslararası mahkeme kararlarının) noksanlığında […] böyle bir tanımın kullanımının reddi, suç unsuru oluşturamaz” ifadeleri kullanıldı.

AİHM’in söz konusu kararını olumlu karşılayan bir diğer önemli isimse Ghent Üniversitesi ve Kopenhag Üniversitesi’nde akademisyenlik yapan Belçikalı Hukuk Profesörü Dirk Voorhoof’tu. Voorhoof,  7 Ocak 2014 tarihli makalesinde ele aldığı “Perinçek v. İsviçre” davasıyla ilgili “Bir Avrupa mahkemesinin tarihsel bir olayı ‘soykırım’ olarak niteleme yetkisinin kesinlikle olmadığını” ifade etmekle kalmadı, aynı zamanda “gerçekten hukuki anlamda ‘soykırım’ olarak nitelenebilecek bir olay söz konusu olsa dahi, bu olayın gerçekleşmediğinin ‘ırki, cinsi veya dinsel’ nefret uyandırmayacak şekilde ifade edilmesinin 10. maddenin öngördüğü bir hak olduğunu” ve İsviçre’nin Büyük Daire’ye başvurusunun kabulünün “Avrupa’daki ifade özgürlüğü adına üzücü bir olay olacağını” belirtti. (http://echrblog.blogspot.com/2014/01/perincek-judgment-on-genocide-denial.html)

Benzer görüşler, İtalya’da da başta Aurora Dergisi olmak üzere birçok bağımsız yayın organı tarafından paylaşıldı. (http://www.aurorarivista.it/articolo.php?cat=storiaepolitica&id=160_il_caso__perinc)

Muhtemel Siyasi Yansımalar

Öncelikle şunu belirtmek gerekir: “Perinçek v. İsviçre” davasında elde edilen zafer, bir siyasi iradenin oluşturduğu toplumsal zorunluluğun bir ürünüdür. Netice, diyalektiğe uygundur.

Bununla birlikte, söz konusu zafer “hukuki”dir ve siyasi yansımaları, kısa vadede, bu temel üzerine inşa edilecektir.

Belirtilmesi gereken ayrı bir nokta -ki buna daha önce de kısmen değindim- kararın sözde “Ermeni Soykırımı”nın gerçekleşmemiş olmasından ziyade Türk-Ermeni savaşlarının ve daha net olmak gerekirse 1915’te yaşananların “soykırım” olmadığını ifade etmenin suç oluşturamayacağı ile ilgili olması.

Yani, ilk aşamada sözde “Ermeni Soykırımı”nın reddini suç sayan yasalar gözden geçirilecek ve ulusal sistemlerin öngördüğü alternatiflerle hukuki etkilerden arındırılacaktır. Bir örnekle açıklamak gerekirse: İsviçre’de ya Doğu Perinçek’in yargılandığı İsviçre Ceza Kanunu’nun 261bis maddesinin 4. fıkrasının kaldırılması söz konusu olacak, ya da İsviçre bir parlamento bildirisiyle sözde “Ermeni Soykırımı”nı tanımadığını ilan edecek. Aksi takdirde, bir imzacı devlet olarak AİHS’i ihlal etmiş olacak.

Diğer yandan, söz konusu karar, 1915 olaylarını “soykırım” olarak niteleyen fakat bu nitelemenin reddini suç saymayan devletlere soykırımı tanımama yönünde bir hukuki yükümlülük getirmeyecektir. Yani, kısa vadede, Fransa ve İtalya gibi devletler sözde “Ermeni Soykırımı”nı tanımama yönünde bir zorunlulukla karşı karşıya kalmayacaktır.

Bununla birlikte,  AİHM’in kararını gerekçelendirirken kullandığı (tabiri caizse) “soykırım kriterleri” ve Türk-Ermeni Savaşı’nın Yahudi Soykırımı’ndan net bir şekilde ayırması, tarihsel yaklaşımın kabulü için uygun bir mücadele zemini hazırlamış bulunuyor.

Bu zeminden faydalanmanın en etkili yolu ise, soykırım yalanını Avrupa’da her akademik platformda tartışmaya açmaktır; zira önyargısız tarihsel tartışmanın önü AİHM zaferiyle açılmıştır. Bu mücadelenin elbette siyasi boyutu vardır; fakat bu boyut, bilimselliği radikal bir şekilde savunarak haklılığımızı kabul ettirene kadar iradenin ifadesiyle sınırlı kalmalıdır. Unutulmamalıdır ki, bu karar, soykırım yalanına karşı mücadelede atılmış önemli bir adımdır; fakat bu mücadele uzun bir mücadeledir ve henüz toplumsal algının değişimi, yani (ifade özgürlüğü kapsamı dışında) herhangi bir siyasi zorunluluğun söz konusu olması gibi bir durum yoktur.

Zaferin Diyalektiği

Batı, Coğrafi Keşiflerden beri “Batılı olmayana” kendi hukukunu dayatmıştır ve dayatmaya devam etmektedir. Bu dayatma 19. yüzyılda daha da yoğunlaşmış ve Batı toplumlarında hakim sınıf konumuna yükselen (Batılı) burjuvazi, Marx ve Engels’in meşhur deyimiyle “kırı nasıl kentlere bağımlı kıldıysa, barbar ve yarı-barbar ülkeleri de uygar olanlara, köylü ulusları burjuva uluslara, Doğu’yu Batı’ya bağımlı kılmıştır“. (Karl Marx & Friedrich Engels – Komünist Manifesto)

Bu zincir, sermaye çevresindeki ezilen ulusların ayağa kalkmasıyla yavaş yavaş eridi. Genişleyemeyen kapitalizm savaşla sonuçlanan krizlere girerken sermaye çevresindeki pazar ve kaynaklara duyulan ihtiyaç git gide arttı. Batı’nın “Batı olmayana” karşı üstünlüğünü yavaş yavaş kaybettiği bu süreçten uluslararası hukuk da etkilendi: Önce “Hristiyan ulusların hukuku” ifadesi “çağdaş ulusların hukuku”na dönüştü,  daha sonra “temel hak ve özgürlükler” kavramı “çağdaş ulusların hukuku”ndan daha üst bir mertebede ele alındı – bu arada Lotus-Bozkurt Davası ve Nicaragua (Contras) Davası gibi davalarda Batı emperyalizminin yediği darbeler Lahey’de somutlaşırken, Rusya gibi 20. yüzyılın başında Avrupa’nın toplumsal açıdan en geri ülkesi niteliğindeki bir ülke ile Çin gibi emperyalist tahakkümden ancak 1949 yılında kurtulabilmiş bir ülke, Birleşmiş Milletler’in en yetkili ikinci organında söz sahibi olan birkaç ülke arasına girdi.

Uzun lafın kısası: Uluslararası hukukun evrimi, ezilenlerden yanadır. Bu evrim, diyalektik materyalizmin ilkelerine, yani toplumun doğasına uygundur ve Avrupa hukukuna yansıması kaçınılmazdır. “Perinçek v. İsviçre” davasında elde edilen zafer de bu çerçevede değerlendirilmelidir çünkü bu zafer, Jön Türklerden berigelen, Kurtuluş Savaşı’nda Batı emperyalizmiyle çarpışan Türk Devrimi’nin bir zaferidir. İki zıt kutbun bu son çarpışmasında da nicel üstünlüğü olan nitel üstünlüğü ele geçirecek ve ışık gibi bilgi ve yasa da Doğu’dan gelecektir: “Ex oriente lux, ex oriente lex“.

 

jucheireland.wordpress.com/

Korean Friendship Association Ireland

Marxism Today

A Fresh Look at Everything

The Weekly Bolshevik

Another world is inevitable

Marximus Talks

Opinions on daily events and thoughts on the world's problems

Calcio Turco

Tutto il Calcio in Turchia

Wisconsin Bail Out the People Movement

Bail Out People, Not Banks!

Elsässers Blog

Meine nächsten Auftritte: 12.8. auf der AfD-Russland-Konferenz in Magdeburg

Savaşan Yazılar

Gün akşamlıdır devletlûm

Blog di Aris Della Fontana

Constanter et non trepide

Partito Comunista - Moesano ☭

I comunisti del Moesano - ascoltarti e progettare

5 soru 5 yanıtta dünya gündemi

Dış Haberler Masası

ilcomunista.it

Se ci manca la bussola osserviamo il cielo e studiamo la terra

The Espresso Stalinist

Wake Up to the Smell of Class Struggle ☭

Centro Studi Anna Seghers

Via Grasselli 4, 20137 Milano (Italia) - annaseghers@libero.it

Red Youth

Each one, teach one!

Sinistra.ch

Blog di informazione e critica sociale della Svizzera Italiana

Aytekin Kaan

Ex aequo.