Aytekin Kaan

Ex aequo.

Month: August, 2014

Avrupa’nın Hasta Adamı: Avrupa Birliği

Bu yazı, haziran ayında kemalistler.net sitesinde yayımlanmıştır.

AVRUPA’NIN HASTA ADAMI: AVRUPA BİRLİĞİ

Giriş

2008 krizinden beri belini tam olarak doğrultamayan eskinin “Marshall besili zenginler kulübü” projesi, diğer adıyla Avrupa Birliği, büyük finansal felaketten sonra ikinci parlamento seçimlerini gerçekleştirdi. Krizden çıkışın “daha çok entegrasyon” ve “kısa vadeli kemer sıkma” politikalarında olduğunu kabul ettirmeye çalışan sistem partileri, 2009 seçimlerinde olduğu kadar rahat değildi. Özellikle Yunanistan, İspanya, Portekiz ve İrlanda’da kendisini hissettiren kriz, yeni üye olan Doğu Avrupa ülkelerinden gelen göçlerin ivmelenerek artması ve daha önce saydığımız ülkelerdekine benzer finansal sıkıntıların İtalya ve Fransa gibi büyük ekonomilerde de boy göstermesiyle birlikte içinden çıkılmaz bir hal almaktaydı. Gelişmeler, Avrupa toplumunun “alışıldık siyaset” ve sistemden soğutmaktaydı ve alternatif akımlar güçlenmekteydi.

Söz konusu “alternatif akımlar” arasında ilerici, sol akımlar olmakla birlikte aşırı sağ akımların, göçleri ve AB’nin entegrasyon politikalarının “ulusal varlığı” tehdit etmesini kullanarak ön plana çıkması ise Avrupa’yı “dönülmez akşamın ufkuna” doğru itmekteydi.

Bu çerçevede gerçekleştirilen 2014 Avrupa Birliği Parlamento Seçimleri, Lizbon Anlaşması’nın ne kadar zorlama olduğunu ve işlerin artık eskisi gibi yürümeyeceğini gösterdi. Bu yazıda, öne çıkan ülkeler temelinde sonuçları inceleyecek ve anlamlandırmaya çalışacağız.

1) AB Karşıtı Sağın Kazandığı Ülkeler

a) Fransa

Bilindiği üzere Fransa, Avrupa Birliği’nin kurucu üyelerinden biri olmakla birlikte İngiltere ve Almanya ile birlikte Birliğin ekonomik anlamda itici gücü konumunda olan bir ülke.

Diğer yandan, 2008 krizinden beri gayrısafî yurtiçi hâsılasının %176’sı kadar dış borcu görmüş olan Fransız ekonomisi, 2011-2013 yılları arasındaki resesif gidişatı 2013’ün ikinci yarısında durdurmuş gibi gözükse de 2014 yılında olumsuz sinyaller vermeyi sürdürdü.

Bu olumsuzluklar, hükümetteki merkez solun (Sosyalist Parti) “daha çok entegrasyon” parolasıyla yürüttüğü politikalar sonucu bitmek bilmeyen savaş yanlılığı ile birleşince, “kemer sıkmacı” Sarkozy deneyiminden de hoşnut olmayan Fransız halkı, çareyi daha radikal çözümlerde aramaya başladı.

Le Pen’in yükselişinin bu döneme denk geldiği söylenebilir. Partisi Ulusal Cephe’yi (Front National) post-faşist İtalyan Sosyal Hareketi’nden (Movimento Sociale Italiano) ilham alarak kuran Jean-Marie Le Pen’in kızı Marine Le Pen, liderliği babasından devraldıktan sonra aynı radikal söylemleri tekrarlamaktan kaçınarak son birkaç yılda önemli bir sağ siyasetçi niteliğine sahip oldu.

Bununla birlikte, göçmen karşıtlığı ve aşırı milliyetçilikten taviz vermeyen Le Pen, yükselen işsizliği bir “millî mesele” haline getirerek hem kendi tabanını kemikleştirdi, hem de merkez sağın AB’ye verdiği tavizden memnun olmayan muhafazakarları kazanmayı başardı ve Front National, nicel anlamda marjinalliğini yitirdi.

“Bu süreçte sol ne yaptı?” diye soracak olursanız, çok doyurucu bir yanıt alamazsınız; zira Fransız solu, Fransız seçim sisteminin de dayattığı ikilemlerle, Sosyalist Parti’nin başını çektiği merkez solun kuyruğundan pek ayrılamadı. AB Parlamento Seçimleri’nde alışılandan farklı bir strateji izleyerek merkez soldan ayrı hareket eden sol partiler, daha önce kurdukları Sol Cephe (Front de Gauche) platformuyla Avrupa çerçevesinde Aleksi Çipras önderliğindeki avrokomünist ittifaka destek verdi. Bu ittifakın kalıcı çözümler önermemesi ve hattâ ortak para birimi sevdasından vazgeçmemesi, Sol Cephe’nin Fransa’daki imajına katkı sağlamadı.

Sonuç olarak, siyasi spektrumun en sağında bulunan Front National, oyların %25’ini alarak Fransa’daki yarışı önde tamamladı. Front National’i %20 ile merkez sağ UMP izlerken hükümetteki merkez sol (Sosyalist Parti) oyların ancak %14’ünü alabildi. Fransa’da halkın %57’sinin oy vermemiş olması da dikkatleri çeken bir diğer veri.

b) Birleşik Krallık

Birleşik Krallık, geleneksel olarak Avrupa Birliği’ne entregrasyon fikrine en soğuk yaklaşan devletlerden biri. Bunda sadece yerel siyasetin etkisi olduğunu söylemek yanlış olur; bunun için De Gaulle’ün Birleşik Krallık’ı “ABD’nin Truva Atı” olarak değerlendirdiğini hatırlamak yeterli.

Çoğu Avrupa ülkesiyle kıyaslandığında, finansal anlamda Birleşik Krallık’ın en büyük avantajı kendi para birimini korumuş olması. Başka bir deyişle, İngiliz Merkez Bankası (Bank of England) , Avrupa Merkez Bankalar Sistemi’ne (European System of National Banks) dahil olsa da Avrupa Merkez Bankası’nın (European Central Bank) yönlendirmelerine uymak zorunda değil.

Yine de 2008 yılında patlak veren kürsel kriz ve göç sorunu Birleşik Krallık’ın uzun zamandır gündeminde. Ekonomik sorunlar, neo-liberal Emek Partisi’nin (Labour Party) 13 yıllık siyasi hegamonyasına son verdiyse de “eski düşman” Muhafazakarlar (Conservative Party, geleneksel adıyla “Tories”) ve Liberal Demokratlardan (Liberal Democrats, geleneksel adıyla “Whigs”) oluşan yeni koalisyon hükümetinin kamu harcamalarında, özellikle de eğitime ayrılan bütçede kısıntıya gitmesi 2010 yılının aralık ayında öğrencilerin ve eğitim emekçilerinin kitlesel eylemler düzenlemesine sebep olmuş ve İngiliz polisinin aşırı güç kullanımı, The Morning Star (Çoban Yıldızı) gibi sol basının önde giden yayın organları tarafından sert bir dille eleştirilmişti.

Diğer yandan, para biriminin kontrolünü belli ölçüde elinde bulundurmasının avantajını kullanan İngiliz Hükümeti, iş hukuku alanındaki normatif gevşemelere ve öğrencilerin tepkisine rağmen ekonomik verileri daha dengeli hale getirmeyi başardı. Ne var ki, bu kısmi başarının toplumsal maliyeti yüksekti ve İngiliz halkı Westminster’daki partilere güvenini yitirmekteydi.

Birleşik Krallık’ta belirgin bir sol seçeneğin olmaması, sol seçmeni seçimlerden uzak tutunca sağ alternatiflerin arasında geçen bir seçim yarışının sinyalini veriyordu ve öyle de oldu. Bu alternatifler arasındaki belirleyici unsur ise Birleşik Krallık halklarının AB’ye olan tutumlarıydı ve olumsuz tutuma sahip olanların temsilcisi Birleşik Krallık Bağımsızlık Partisi (United Kingdom Independence Party, ya da kısaca UKIP), oyların %26’sını alarak seçimleri birinci sırada tamamladı. Çok tartışılan Nigel Farage’ın önderliğindeki UKIP’in bu başarısı, 1910 yılından bu yana Emek Partisi ve Muhafazakar Parti arasında geçen seçim yarışlarını da sona erdirmiş oldu. Bir diğer önemli veriyse, Birleşik Krallık halklarının %34’lük bir katılımla seçimlere Fransız halkından bile daha az ilgi göstermiş olmasıydı.

c) Danimarka

Danimarka, her ne kadar büyüme oranında ciddi bir düşüş yaşasa da, diğer İskandinav ülkeleri gibi krizden daha az etkilenen ülkelerden biri; fakat krizin sosyolojik etkilerinden muaf olduğu söylenemez. Özellikle Güney ve Doğu Avrupa ülkelerinden gelen göçmenlerin sayısının artmasıyla oluşan aşırı emek arzı, İskandinavya’daki hakim sınıfların “refah devleti” (“welfare state”) anlayışını yıkarak iş hukuku normlarını ve gelir vergilerini gevşetmesinin temelini oluşturmakla kalmadı, bölgede artan ırkçılığı fırsat bilen aşırı sağ partilerin de büyümesine yol açtı.

Aşırı milliyetçi Danimarka Halk Partisi’nin (Dansk Folkeparti), daha önce belirttiğim aşırı sağ partilerin en büyüğü. 2001’den beri ülke siyasetine yön veren siyasi partilerden biri olan Danimarka Halk Partisi, merkez solun AB ile ilgili konularda etkisiz çözüm öneriler sunması ve işçi sınıfının sınıfsal çözümlerden ziyade “etnik çözümler” aramasını fırsat bilerek etkili bir popülizmle oylarını ivmeyle artırdı ve AB Parlamento Seçimleri’nin Danimarka ayağını oyların %27’sini alarak birinci sırada tamamladı.

Diğer yandan, Danimarka’daki sonuçlar çok olumsuz olarak nitelenemez zira AB karşıtı solcuların oluşturduğu “AB’ye  Karşı Halk Hareketi” (“Folkebevægelsen mod EU”) %8’lik oy oranıyla AB Parlamentosu’ndaki sandalyesini korudu.

ç) Macaristan

Macaristan, Avrupa’da ekonomisi en dengeli ülkelerden biri. Bunun sebeplerinden başlıcaları; ulusal para biriminin korunması, AB direktiflerine boyun eğilmemesi, doğal kaynakların özelleştirilmemesi ve bağımsız bir dış politika izlenmesi.

Bununla birlikte, Macaristan’da merkez sağ bir hükümetin olduğunu belirtmeliyiz. Kültürel yaklaşımı oldukça muhafazakar olan Fidesz ve Hristiyan Demokrat Birliği, ekonomik alanda merkez soldan daha devletçi bir yaklaşıma sahip (ki merkez solun hükümete yönelttiği iktisadi eleştirilerin temelinde hükümetin “radikal devletçi tutumu” yer alıyor) ve yine dış politikada da daha ulusal bir çizgi izlenmesi gerektiğini savunuyor. Macaristan’daki bu ilginç siyasi denklem, işçi sınıfını merkez sağa yaklaştırırken merkez sol, daha ziyade “entellektüel” burjvaziye hitap ediyor.

Bu yaklaşımlar arasındaki fark, seçim sonuçlarına da doğal olarak yansıyor. Öyle ki, AB Parlamento Seçimleri’nin Macaristan ayağında Fidesz ve Hristiyan Demokrat Birliği’nden oluşan merkez sağ koalisyon, oyların %51’ini alarak seçimi birinci sırada tamamladı. Merkez sağ koalisyonu %15 ile “Turancı parti” Jobbik izlerken merkez sol, oyların ancak %11’ini alabildi.

2) Sistem Partilerinin Kazandığı Ülkeler

a) Almanya

Aslında alt başlığı “Yine Merkel” diye atmak mümkündü; zira Hristiyan demokratlar, Alman siyasetindeki egemenliğini kaptıracak gibi gözükmüyor. Her ne kadar Hristiyan Demokrat Parti, seçimlerde aday olarak Merkel yerine İskoç asıllı David McAllister’ı göstermiş olsa da seçmenler mekez sağdan uzaklaşmış değil.

Bununla birlikte, Hristiyan demokratların oy oranındaki düşüş ve merkez solun ilginç yükselişi, şüphesiz AB Parlamento Seçimleri’nin Almanya ayağındaki en ilginç veri. Avrupa çapında merkez sol ittifakın da lideri olan Martin Schultz önderliğindeki Almanya Sosyal Demokrat Partisi (Sozialdemokratische Partei Deutschlands, SPD), “Avrupa’da tek seslilik” politikasını savunarak AB yanlısı tabanı kendine çekmiş gözüküyor ki, Alexander Graf Lambsdorff önderliğindeki liberallerin ciddi bir oy kaybı yaşaması da büyük ölçüde bununla ilişkili.

Almanya’daki seçimlerin en olumsuz verilerinden biri, AB karşıtı solun zayıflığı ve radikal solun güç kaybı. AB karşıtı solun öncüsü konumundaki Alman Komünist Partisi (Deutsche Kommunistische Partei, DKP), seçimlerde etkisiz kalırken radikal sol (avrokomünist) ittifak Die Linke (Sol), oyların %7’sini alarak AB Parlamentosu’ndaki 8 sandalyesinden birini kaybetmiş oldu.

Almanya için bir diğer olumsuz veriyse, çoğu otorite tarafından “neo-Nazi” olarak nitelenen Almanya Millî Demokrat Partisi’nin (Nationaldemokratische Partei Deutschlands, NPD) AB Parlamentosu’na bir vekil gönderecek olması.

b) İtalya

Kazananın seçimler öncesinde büyük ölçüde büyük olduğu İtalya’da sonuçlar yine de büyük bir şaşkınlıkla karşılandı zira seçim ortamı ve anketleri inceleyen herkes, “sosyal demokrat” görünümlü olmasına karşın eski Hristiyan demokratların önderlik ettiği neo-liberal Demokrat Parti’nin (Partito Democratico, PD) oyların en fazla %30’unu alabileceğini düşünüyordu.

Kaldı ki; %30 bile İtalya’nın toplumsal açıdan en agresif hükümetine (Monti Hükümeti) destek vermiş, Berlusconi artığı Angelino Alfano’yla hükümet kurmuş ve bugünlerde Avrupa’nın en ilerici iş yasalarından 300/1970 numaralı kanunu, diğer adıyla İşçi Hakları Statüsü’nü kaldırmaya çalışan bir parti için oldukça yüksek bir yüzde. Buna İtalya’nın cari açık/GSYH oranının hâlâ yüksek olması ve Demokrat Parti lideri Matteo Renzi’nin Hristiyan demokrat geçmişi de eklendiğinde, durum daha da kafa karıştırıcı gözükebiliyor.

Bu noktada İtalya’daki muhalefet sıkıntısı göze çarpıyor. İtalyan Komünist Partisi’nin (Partito Comunista Italiano, PCI) 1991 yılında dağılmasının yarattığı travmayı atlatamayan İtalyan solunun, ancak merkez sol ile birlikte hükümet kurabilecek durumda olduğunu göstermesi, İtalya’daki sol seçmeni farklı çözümler aramaya itti. Aynı dönemde merkez sağın tartışmasız lideri Silvio Berlusconi’nin mahkemelerle epey sorun yaşaması ve merkez sağın ikiye bölünmesi, siyasi spektrumun bu bölümünde de ciddi bir boşluk yarattı. Böyle bir ortamda komedyen Beppe Grillo’nun “ideolojisiz muhalefet” anlayışının yansıması olan Beş Yıldız Hareketi (Movimento Cinque Stelle, M5S) gerek AB konusunda, gerekse sosyal konularda radikal bir tutum sergileyince, son birkaç yılda nicel anlamda yadsınamayacak bir akım haline geldi.

Peki İtalyan solu bu gelişmelere nasıl bir tepki verdi? Aslında bütünlüklü ve etkili bir tepkinin varlığından söz etmek mümkün değil; zira ülkedeki en büyük sosyalist parti olan Komünist Yeniden Kuruluş Partisi’nin (Partito della Rifondazione Comunista, PRC) AB konusundaki yumuşak tavrı ve partinin Nichi Vendola önderliğindeki sağ kanadının “Sol-Ekoloji-Özgürlük” isimli (Sinistra Ecologia Libertà, SEL) ayrı bir parti kurarak PRC’nin tabanını önemli ölçüde eritmesi, İtalyan Komünistleri Partisi’nin (Partito dei Comunisti Italiani, PdCI) de etkisizliği göz önünde bulundurulduğunda, İtalyan solunu nicel anlamda marjinalize etti.

Son seçimlerde de bu marjinalizasyonun etkilerini barındıran İtalyan solu, ortak bir liste çıkarmakta zorlandı. Bu süreçte PRC’nin PdCI ile anlaşamayıp SEL ile birlikte “Öteki Avrupa İçin Çipras Listesi”nde birleşmesi, solun içindeki AB karşıtı-AB yanlısı çatışmasını tekrar gündeme getirdi. Öyle ki, mevcut haliyle haliyle Avrupa Birliği projesine pek ılımlı yaklaşmayan PdCI,  bu dönemde daha önce kendisinden ayrılmış olan ve Yunanistan Komünist Partisi’ne yakınlığıyla bilinen Komünist Parti-Halkçı Sol (Partito Comunista-Sinistra Popolare, PC-SP) ile yakınlaştı ve ülkenin önemli kısmında oy vermeme kararı aldı.

Sonuç olarak, İtalya’da merkez sol görünümündeki merkez sağ (diğer adıyla PD),  rekor sayılabilecek bir sonuçla oyların %40’ını aldı ve AB Parlamentosu’ndaki sandalye sayısını 31’e çıkarttı. PD’yi oyların %21’ini alan “ideolojisiz muhalif” Grillo’nun Beş Yıldız Hareketi izlerken Berlusconi’nin partisi Forza Italia %18.5 ile siyaset sahnesinden silinmediğini gösterdi. PRC ve SEL’in oluşturduğu “Öteki Avrupa İçin Çipras Listesi” ise oyların ancak %4’ünü alabildi – ki geçen seçimlerde SEL’in %3.7 aldığı düşünülürse, İtalyan komünistlerinin seçim yenilgilerine bir yenisinin eklendiği söylenebilir.

c) İspanya

İspanya, şüphesiz krizin etkilerinin en çok hissedildiği ülkelerden biri. Özellikle gayrımenkul fiyatlarında yaşanan patlama, %30’ları gören işsizlik oranı, büyük şirketlerin beyaz bayrak çekmesi, dış ticaret dengesizliği ve iç-dış göç sorunu, henüz tam anlamıyla çözülebilmiş sorunlar değil.

Bu sorunlar, elbette kitlesel eylemleri beraberinde getiriyor. Bu noktada ilginç bir husus göze çarpıyor: Diğer Avrupa ülkelerinden farklı olarak İspanya’da kitlesel eylemleri yönlendiren siyasi akımlar ve işçi sendikaları, anarşist eğilimli. Ülkenin en büyük ikinci sendikal konfederasyonu olan Ulusal Emek Konfederasyonu (Confederación Nacional del Trabajo, CNT), İspanyol İç Savaşı ile adını dünyaya duyurmuş ve Sovyetler Birliği’ne yakın örgütlere karşı aldığı sekter tavırla savaşın kaybedilmesinde rol oynamış bir anarşist kurum. CNT’ye yakın olan (ve CNT’nin ideolojik anlamda itici gücü olan) İber Yarımadası Anarşist Federasyonu (Federación Anarquista Ibérica, FAI)  da bugün hâlâ faal olan ve son yıllardaki eylemleri yönlendiren önemli bir örgüt.

İspanyol sokaklarındaki etkin ideolojik eğilimin anarşist olması, kitlelerin iktidar odağından sapmasının en büyük sebeplerinden biri; zira ideolojik olarak oy vermekten uzak duran bu kitleler doğal olarak seçim sonuçlarını fazla etkileyemiyor ve İspanyol solunun kazanımları asgaride kalıyor.

Diğer yandan, İspanyol solunun da anarşistlerin bu hegamonyasını kırmak için etkili politikalar izlediği söylenemez. İspanya’nın en büyük sendikal konfederasyonu olan İşçi Komisyonları’nı (Comisiones Obreras, CCOO) önemli ölçüde kontrol etmesine ve Birleşik Sol platformunun (Izquierda Unida, IU) en büyük bileşeni olmasına karşın İspanya Komünist Partisi, AB konusunda radikal tavır almamakta ısrarcı. Bu çekingenliği büyük ölçüde 70’lerin sonlarında İtalyan Komünist Partisi ve Fransız Komünist Partisi ile birlikte yaşadığı “Avrupalılaşma” sendromundan kaynaklanan İspanya Komünist Partisi, son seçimlerden önce Avrupa Birliği’nin “NATO’nun politikalarını savunarak halklara ihanet ettiğini” ve “bankaların çıkarlarını halkların çıkarlarının üzerinde tuttuğunu” ifade etse de, Avrupa Birliği fikrinden tam olarak kopamaması ve  avroya karşı net tavır alamamasından ötürü kitleleri tatmin edememiş gibi gözüküyor.

Bu sebeplerin doğurduğu nihai sonuç ise kemer sıkmacı merkez sağın zaferi oldu. Eski Francocu bakan Manuel Fraga’nın kurduğu ve muhafazakar siyasetçi Mariano Rajoy’un önderlik ettiği Halk Partisi (Partido Popular, PP), oyların %26’sını alarak seçim yarışını birinci bitirirken Willy Meyer önderliğindeki Birleşik Sol, oyların %10’unu alabildi.

ç) Diğer

Bu üç göze çarpan örneğin haricinde sistem partilerin oy kaybına rağmen çoğu yerde seçimleri kazandığı gözlendi. Liberal görüşün yaygın olduğu ve AB’nin kurucu unsuru olan Benelux ülkeleri (Belçika, Lüksemburg, Hollanda), Portekiz, İrlanda, Avrupa Birliği’ne daha sonradan katılan Doğu Avrupa ülkelerinin önemli kısmı ve Avusturya’da oy verenlerin çoğunluğu tercihini sistem partilerinden yana kullandı.

Bununla birlikte, çok az AB üyesi ülkede oy verenlerin oranı %50’den fazlaydı. Özellikle Almanya, Fransa, Birleşik Krallık ve İtalya gibi büyük nüfusa sahip ülkelerde halkın yarısından fazlasının oy vermemiş olması, Avrupa Birliği’ndeki “demokratik mekanizmaya” duyulan güvensizlik olarak yorumlanabilir.

3) Popülist Solun Kazandığı Ülkeler

a) Yunanistan

Yunanistan’daki sonuçların hem Avrupa solu, hem de Türkiye solu tarafından “umut verici” olarak nitelendiği bir gerçek. Yunanca “radikal sol koalisyon” ifadesinin kısatması olan SYRIZA, AB Parlamento Seçimleri’nin Yunanistan ayağında oyların %26’sını alarak birinci oldu ve bu siyasi oluşumun lideri Aleksi Çipras, Avrupa çapında da “radikal solun” önderliğini yaparak Yunan soluna bir anlamda Avrupa’da “öncü” niteliği kazandırdı.

Peki, bu çok konuşulan SYRIZA, mevcut sorunlara ne gibi bir çözüm öneriyordu? Başka bir deyişle: Yunanistan ve Avrupa’nın diğer ülkelerinde Çipras’a destek verenler nasıl bir programa oy vermiş oldular?

Tabanını elinde tutmak isteyen her sol parti gibi kemer sıkma politikalarına eleştiriler yönelten ve Avrupa’nın kuzeyi ve güneyi arasındaki gelir farkının Avrupa Birliği’nin sermaye odaklı politikalarından ötürü olduğunu belirten Aleksi Çipras, diğer yandan “sosyal politikaların Avrupa entegrasyonunu  artıracağını” iddia ederek ve avronun bir “Merkez Banka reformu” ile kurtarılabileceğini ifade ederek ikileme düşmekten kurtulamıyor.

Bu ikileme rağmen görünen o ki, SYRIZA’nın “orta yolcu” politikaları merkez solun en büyük temsilcisi olan Panhelenik Sosyalist Hareket’in (PASOK) tabanını çekebilmiş durumda ki, son seçim başarısı ve PASOK’un ancak %8 oy alabilmiş olması da buna bağlanabilir. SYRIZA’nın ana muhalefet partisi olduğu göz önünde bulundurulduğunda, %26’lık oy oranına katkıda bulunanlar arasında mevcut hükümetin kemer sıkmacı politikalarına tepkili olanların da olduğu tahmininde bulunabiliriz.

Yunanistan’daki seçimlerin en olumsuz yönlerinden biri, dogmatik bir “anti-revizyonist” çizgi izlemesine karşın NATO ve Avrupa Birliği’ne karşı devrimci bir tutum sergileyen Yunanistan Komünist Partisi’nin -dostum Can Haldenbilen’in tabiriyle- “tatava yapmama akımı”na yenik düşmesi. Öyle ki; son yerel seçimlerde oyların yaklaşık %9’unu alan Yunanistan Komünist Partisi’nin, AB’den çıkışın Yunan ekonomisi için en rasyonel çözüm olduğunun birçok ekonomist tarafından dillendirildiği bir dönemde, AB Parlamento Seçimleri’nde oyların %6’sından daha fazlasını alması beklenirdi. Ne var ki, merkez sağın bir seçim daha kazanmasını istemeyen Yunanlı sol seçmenler oylarını kafası karışık bir SYRIZA’da birleştirerek merkez sağın kazanmasına engel oldularsa da akılcı ve devrimci çözümü “ertelemiş” oldular.

Yunanistan’daki seçimlerin bir diğer olumsuz yanıysa, “Megali İdea”nın yeniden doğmasını hedefleyen ırkçı Altın Şafak’ın oylarını artırarak AB Parlamentosu’na üç vekil gönderme hakkı elde etmesi.

4) AB Karşıtı Solun Performansı

a) Yunanistan Komünist Partisi

Daha önceki satırlarda ifade ettiğim üzere, yerel seçimlerde iyi bir sonuç elde etmesine karşın seçimleri merkez sağın kazanmış olmasından dolayı AB Parlamento Seçimleri’nde oyların SYRIZA’ya kaymasına engel olamayan Yunanistan Komünist Partisi, beklentileri karşılayabilmiş değil. Diğer yandan, NATO ve AB’ye karşı net bir tutuma sahip bir partinin AB Parlamentosu’nda kalıcı olması, olumlu olarak değerlendirilebilir.

b) Belçika İşçi Partisi

Belçika gibi liberal ve muhafazakar düşüncelerin yaygın olduğu, nispeten varlıklı bir ülkede anti-kapitalist ve anti-emperyalist duruşundan taviz vermeyen Belçika İşçi Partisi, seçimlerde büyük bir başarı sergileyerek daha önce %1 civarında olan oy oranını %3.5’e çıkardı ve AB Parlamentosu’na girme şansını kılpayı kaçırdı. Bu sonuç, sermaye merkezlerinde dahi sosyalizmin bir alternatif olarak görülmeye başladığının bir göstergesi.

c) Portekiz Komünist Partisi

AB karşıtı solun en başarılı partilerinden biri şüphesiz Portekiz Komünist Partisi. 1986 yılından beri seçimlere ekososyalistlerle birlikte oluşturduğu Demokratik Birlik Koalisyonu (Coligação Democrática Unitária, CDU) çatısı altında giren Portekiz Komünist Partisi, ekososyalistlerle birlikte oyların %13’ünü alarak gücünü pekiştirdi. Avrupa’da kendisini hem “yurtsever”, hem “enternasyonalist” olarak tanımlayan nadir partilerden biri olan Portekiz Komünist Partisi’nin AB Parlamentosu’ndaki varlığı, “sermayeye entegrasyon” hayali kuran liberaller için önemli bir engel.

ç) Bohemya ve Moravya Komünist Partisi (Çek Cumhuriyeti)

Doğu Avrupa’da kapitalist karşı devrim öncesi köklerine sadık birkaç sosyalist partiden biri olan Bohemya ve Moravya Komünist Partisi, siyasi baskılara rağmen varlığını sürdürmesinden ötürü saygıyı hak ediyor. Son dönemlerde oy oranını da epeyce artıran Bohemya ve Moravya Komünist Partisi’nin AB Parlamentosu Seçimleri’ndeki performansı ise pek iç açıcı değil. 2013 yılındaki genel seçimlerde elde ettiği başarıyı (%14) tekrarlayamayan Bohemya ve Moravya Komünist Partisi, AB Parlamento Seçimleri’nde oyların %11’ini alarak bir sandalye kaybetmiş olsa da halen ülkede önemli siyasi bir güç niteliğinde.

d) Diğer

Bu kategoriye giren birçok parti olmasına karşın (İtalya’da Komünist Parti-Halkçı Sol ve İtalyan Komünistleri Partisi, İspanya’da İspanya Halklarının Komünist Partisi ve Demokratik Emek Partisi, Fransa’da Komünist Yeniden Doğuş Kutbu ve Cumhuriyetçi Yurttaş Hareketi, Birleşik Krallık’ta Büyük Britanya Komünist Partisi / ML, Almanya’da Alman Komünist Partisi gibi) seçimlerde asgari etkinlik gösterebildiklerinden dolayı ele almayı gerekli bulmuyorum.

Sonuç

Verilerin de gösterdiği üzere Avrupa halkı, “Avrupa Birliği” isimli hayalci projeye duyduğu güveni önemli ölçüde yitirmiş durumda ve bunu gerek sandık başında oy verdikleri partilerle, gerekse sandık başına hiç gitmeyerek göstermekte.

Solun bu güvensizlikten faydalanamaması da enternasyonalizmin yanlış anlaşıldığının bir göstergesi; zira görüldüğü üzere, Avrupa Birliği’nin “çirkin yüzünü” daha sık gören ülkelerde sol, AB fikrinden uzaklaştıkça tabanını sağlamlaştırıyor.

Diğer yandan aşırı sağ, bu güvensizliğin bilinçli olmamasını fırsat bilerek ırkçı bir retorik ve radikal bir kemer sıkma karşıtlığıyla işçi sınıfını kendi tarafına çekmeyi başarmış gözüküyor. Bu durum, Avrupa’da toplumsal kaosun habercisi olmakla birlikte bundan sadece solun etkilenmeyeceğini, sermayenin de sarıldığı yılandan zehirleneceğini öngörmek mümkün.

Özetlersek, Lizbon Anlaşması ile sorunları “entegrasyon” ile çözmeye çalışan Avrupa Birliği’nde entegrasyonun çözüm değil, çözülme olduğu ve bu 22 yıllık kapitalist projenin ömrünün sonuna geldiği gittikçe belirginleşiyor. Artık herkesin malumu olan bir gerçek var: Avrupa’nın yeni bir hasta adamı var, o da Avrupa Birliği.

Advertisements

“Kürtlerin Kudüs’ü” Kerkük’te – Allan Kaval (Le Monde Diplomatique, Temmuz 2014)

Çeviri: Aytekin Kaan Kurtul

Irak’taki krizden kazançlı çıkan bir taraf varsa, bu taraf Kürtler olabilir: Kuzey Irak’ta süren çatışmalardan faydalanan Kürtler, bu sayede tarihsel başkentleri kabul ettikleri Kerkük’ü ele geçirdi. Bununla birlikte, kendilerini bölgedeki kargaşadan uzak tutamadıklarından dolayı birleşik bir devlet hayalleri şimdilik uzak gözüküyor – ve bölgenin diğer ülkelerinde olduğu gibi Irak’ta da bölünmüş durumdalar.

Daha yeni bölgesel Kürt yönetiminin eline geçen Kerkük’ün yakınlarında bulunan ve birkaç gündür Irak Şam İslam Devleti (IŞİD) bayrağının dalgalandığı Havice kasabasında Kürt askerî konvoyunun cipi sert bir geri dönüş yapmak zorunda kaldı. Dikkatsizlik sonucu son Kürt kontrol noktasını atlayarak bu kasabaya giren cipin şoförü, “düşman” mevzilerinin bir kilometre yakınına kadar geldiğinde bu hatasını fark etmişti.

Kürtlerle IŞİD arasındaki sınır yeni kuruldu: Eski Irak güvenlik güçlerinin betondan karakolları işgalciler değiştikçe el değiştiriyor. Genç peşmergeler, güneş ışığı ve tozdan dolayı muğlaklaşsa da halen görülebilen Irak bayrağının yanında kendi bayraklarını, Kürdistan bayrağını dalgalandırıyorlar. Birkaç yüz metre ötede yol, geçilmemesi gereken hattı belirleyen köprünün altından geçiyor; zira hattın ötesi IŞİD militanlarının kontrolünde. İki günden sonra kaderi kışkırtmaya gerek olmadığı anlaşılıyor. Silahlar hafif, askerler yorgun. Bugün çatışma yok.

Bölgede konuşlanmış Kürt kuvvetlerini komuta eden General Şerko Fatih, “Biz Irak ordusunun boşalttığı Kürt topraklarının güvenliğini sağlamak için buradayız; bu durum bizim için iç savaşın içinde olmak anlamına gelmiyor.” açıklamasında bulunuyor. Körfez Savaşı’ndan (1990-1991) beri Bağdat’ın fiili otoritesinin dışında olan ve Saddam Hüseyin’in devrilmesinden sonra anayasal statüye kavuşan Irak Kürdistanı, Şii partilerin hakimiyetindeki merkezî yönetimin ülkenin kuzeyindeki otoritesini yitirmesinden sonra tarihsel bölgelerini geri kazanmayı amaçlayan bir atılım gerçekleştiriyor.

Heterojen bir yapıya sahip olan ve IŞİD bayrağı altında toplanan İslamcı, radikal Sünni ve eski Baasçı kuvvetlerin Musul’a ve Sünni ağırlıklı bölgelere gerçekleştirdiği saldırılarda Irak Silahlı Kuvvetleri ciddi bir bozguna uğradı. Irak ordusu, geri çekilirken arkasında karargahlarını, silahlarını ve peşmergelerin “ihtilaf bölgesi”ndeki varlığını pekiştiren bir güvenlik boşluğu bıraktı. Irak’taki Kürt siyasetinin önde gelen oluşumları Kürdistan Demokrat Partisi (PDK) ve Kürdistan Yurtseverler Cephesi (YNK), 2003 yılından beri merkezî hükümetle söz konusu bölgenin kontrolü için mücadele ediyordu.

Bununla birlikte, yeni Irak savaşının asıl yüzünü başka yerde aramak gerekiyor; yani, Sünni örgüt IŞİD tarafından ele geçirilen bölgelerde. IŞİD militanları, ülkenin kontrolü için ülkenin en büyük Şii otoritesi olan Ayetullah Ali El-Sistani’nin cihat çağrısına katılan milisler ve gönüllülerle çatışıyor. Kürtler ise, bu mezhepsel çatışma çerçevesinde kazanımlarını sağlamlaştırıyor. Bin beş yüz kilometrelik bu yeni cephe İran sınırından, 2012’den beri PKK’nin Suriye kolu PYD’nin kontrolünde olan Suriye’nin Kürt bölgesine kadar uzanıyor.

Irak’ı kuzeybatı-güneydoğu ekseninde bölen ve üzerinde çeşitli kontrol noktalarının bulunduğu bir hat, Kürdistan ve Sünni isyancılar arasındaki sınırı belirliyor. Bu hat üzerinde zaman zaman çatışmalar gerçekleşse de, bu çatışmalar gerçek anlamda bir savaşa işaret edecek nitelikte değil. Çatışmalarda bulunan grupları iyi tanıyan eski bir Kerküklü Baasçıya göre: “Kürtlerin ve Sünni Arapların (IŞİD) ortak düşmanı olan Şii merkezî hükümet, ülkenin kuzeyindeki otoritesini yitirmiş durumda. Bu bağlamda, iyi komşuluk ilişkilerini muhafaza etmek hem Kürtlerin, hem de Sünni Arapların (IŞİD) çıkarına.

Petrol İhracatı Türkiye’den Geçiyor

Irak’taki mezhep ayrışmasının doruk noktasına ulaşması, ilginç hesapları da gündeme getiriyor: IŞİD’in önemli bir kısmını oluşturan Sünni Arap milliyetçileri, Kürtlerle anlaşmanın gerekliliğini vurguluyorlar. IŞİD’e yakın bir “aktivist”in dediğine göre: “Kanlı çatışmalar olabilir fakat Sünni tarafında oluşacak zaiyatın temel sebebi Sünni hareketin (IŞİD) etkili bir önderlik mekanizmasına sahip olmaması ve örgütsel yapının bütünlük teşkil etmemesi. Bununla birlikte en yüksek mertebede zarar bir şekilde atlatılıyor“. Bu kafa karıştırıcı durum, Irak’taki Kürt hareketinin nihai bölgesel hedefini gerçekleştirmesi için uygun bir ortam yaratıyor; başka bir deyişle, milliyetçilerin “Kürtlerin Kudüs’ü” dediği Kerkük şehrinin ve ilinin Kürtler tarafından ele geçirilmesini mümkün kılıyor. Kerkük’teki iki önemli azınlığın Araplar ve Türkmenler olduğundan da bahsetmek gerekiyor: 2005’ten beri Kürdistan’daki bu azınlıkların kaderi, özerk Kürdistan’a bağlanma durumunda azınlıkların onayını belirleyen bir referendumu öngören -ve hiçbir zaman uygulanmayan- Irak anayasasının 140. maddesine bağlıydı.

Merkezî hükümete bağlı güvenlik güçlerinin Kerkük’ten çekilmesinin birincil yansıması, Kürtlerin bölgedeki hakimiyetini pekiştirmesi oldu. Amerikan işgalinden beri Kürtler, bölgede boşta kalan silahları ele geçirdiler, kamusal güce sahip oldular ve merkezî hükümetin karşı hamlelerine karşılık verebilecek askerî güce eriştiler.

Böylece, Erbil ve Bağdat arasındaki otorite bölüşümünü sağlayan yargı ve idare kurumlarının etkisi muğlaklaştı. 2008’de Kerkük’teki büyük petrol kaynaklarının bir kısmını ele geçiren Kürtler, artık söz konusu kaynakların tamamından faydalanabilir konumda. Kürdistan Özerk Yönetimi Doğal Kaynaklardan Sorumlu Bakanı Aşti Avrami, yaptığı açıklamada özerk yönetimin kontrolünde olan bölgeden petrol çıkarılabildiğini ve söz konusu bölgede petrolün işlenebildiğini ifade etti. Bu açıklamadan anlaşılabileceği üzere, Kürt bölgesinden uluslararası pazarlara yapılacak petrol ihracatı ancak Türkiye’nin lojistik desteğiyle hayata geçirilebilecek. Irak Kürdistanı, böylece 21 Haziran 2014 tarihinde ilk ihracatı gerçekleştirdi: Türkiye’deki Ceyhan Limanı’ndan İsrail’deki Aşkalon Limanı’na. Bununla birlikte Irak hükümetinin tüm Irak üzerindeki egemenliği, hâlâ uluslararası projelerce tanınıyor; ki bu da merkezî hükümetin lehine.

Kürdistan Bölgesel Yönetimi, Başbakan Neçirvan Barzani’nin ifadesine göre, Musul etrafında bir Sünni Arap (IŞİD) otoritesinin kurulmasından yana. Ne var ki, özerk bir varlık olarak yetkisi, ulusal çerçevedeki oyunda var olabilmesini mümkün kılıyor. Bu durumda, Bağdat’ın otoritesi Kuzey Irak’ı etkileyen unsurlardan sadece biri: diğer iki otorite ise bölgede fiili etkisi olan Tahran (ki Tahran’ın Irak’ın Şii nüfusu üzerindeki etkisi son derece önemli) ve Ankara. Yine de Kürt elitlerinin sınırların muğlaklaşması ve siyaset sahnesindeki öznelerin çoğalmasıyla Irak siyasetine oynaması kazançlı bir yaklaşım olabilir.

Ankara ve Tahran Arasında Paylaşılamayan

Ayrıca, Kürtlerin ortak bir program üretebilecek, uyumlu bir siyasi yapıya sahip oldukları da söylenemez. PDK ve YNK, ayrı müttefikleri olan, ayrı bölgeler üzerinde kamusal güç sahibi olan, ayrı silahlı kuvvetleri olan ve adeta ayrı devletler gibi davranan siyasi unsurlar görünümünde. Örneğin; PDK’nin hidrokarbon sektörünü elinde tutması, bölgedeki enerji kaynaklarına hakim olmak isteyen Ankara’nın diplomatik çizgisine yakın olmasını sağlıyor. YNK ise İran ile iyi ilişkilere sahip ve PDK’nin Türkiye’deki ve Suriye’deki Kürtler üzerinde hakim güç olmasını istemiyor; yani, bir anlamda PKK’ye daha yakın.

Her ne kadar iki tarafın yöneticileri de farklılıklarını asgariye indirmeye çalışsa da, Irak’a hakim olan kaos bu farklılıkları besliyor. Bölgesel Kürt Yönetimi’nin peşmergelerden sorumlu bakanlığının genel sekreteri Cabbar Yavar’a göre, YNK halen Irak sınırının onlarca kilometre ötesinde olan Irak ordusuyla işbirliği yapıyor ve dahası, Irak ordusunu yönlendiriyor. Irak’ın kuzeybatısına egemen olan PDK, Sünni hareketin (IŞİD) bazı bileşenleri ile ortak bir dilde konuşmaya daha meyilli. Bunun ötesinde; eğer Kerkük, tüm kaynakları ve askerî üsleriyle, Arapların ve Kürtlerin egemen oldukları bölgeler arasında bir sınır oluşturuyorsa, aynı zamanda PDK ve YNK’nin etki alanları arasında da bir sınır oluşturuyor. Amerikan işgalinden sonra YNK’nin egemenliği altında olan Kerkük, Irak güvenlik güçlerinin bölgeden çekilmesiyle birlikte, tekrar PDK ve YNK arasında ihtilaf konusu olmuş durumda.

Oluşan Yeni Sınır, Belirgin Bir Hat Değil

Böylece Bağdat’ta eskiden beri ihtilaf konusu olan ve birçok etnik ve dinsel grubun yaşadığı bölgelerin paylaşılması ihtimali kuvvetleniyor. Ayrışma, Irak’taki ana etnik gruplar olan Araplar, Kürtler ve Türkmenlerle sınırlı kalmıyor, mezhepsel ayrımlar da göze çarpıyor; zira bu üç ana etnik grup, kendi içlerinde Sünniler ve Şiiler olarak ayrılıyor. Kuzey Irak’ta PDK ve YNK’nin etki alanları arasında kalan boşluklarda, biri diğerinin “ötekisi” olan milis grupları türüyor. Bu gruplar, Kürtlerle birlikte, eskiden Irak güvenlik güçlerinin üstlendiği işlevi üstleniyor ve eski güvenlik görevlilerini bir araya getiriyorlar.

Dolayısıyla; Kuzey Irak artık belirgin bir sınıra sahip olmayan, çeşitli kontrol noktalarıyla korunan, yıkılmış ve yeri geldikçe çatışan, işbirliği yapan veya birbirlerini umursamayan silahlı otoritelerce bölünmüş bir bölge. Kerkük şehir merkezinin yaklaşık on kilometre ötesinde, savaşa ortamında günlük hayatın devam ettiği Taza kasabasında yaşayan Şii Türkmenler, bu gerçekliğin resmini çiziyorlar. Taza kasabasının yakınındaki bir Şii Türkmen köyü olan Beşir, 1986 yılında Saddam’ın Sünni milisleri tarafından ele geçirilmiş ve bu egemenlik 2003 yılında milisler Türkmen köylüler tarafından kovulana kadar sürmüş. Sünni Araplar, IŞİD istilası sayesinde komşularının topraklarına ve mallarına tekrar el koyma fırsatı yakalamış ve Beşir köyünde bu fırsatı değerlendirmiş. Bugünlerde ise, Taza kasabasının sessiz sokaklarında gençler silah kuşanıyor ve Beşir’in fethi için fetva veren El Sistani yanlısı imamın vaazını dinlemek üzere camiye gidiyor.

Avluda bulunan ve daha önce İran’da sürgün hayatı yaşamış Şii El-Dava Partisi mensupları, İran Devrim Muhafızları tıraşıyla göze çarpıyor. Mensuplar, altı aydır hükümet için savaşan Şii milislerle birlikte mücadele etmek için Bedr milisleri komutanları ile görüşmeye hazırlanıyorlar. Birkaç kilometre ötede, YNK tarafından Amerikan işgali sonrasında ele geçirilmiş bir eski Sovyet tankı ve birkaç panzer, sayısı yüzlerle ifade edilebilecek Kürt milisleriyle birlikte Taza’yı Sünni kuvvetlerden (IŞİD) ayıran hat üzerinde konuşlanmış durumda. Şiiler ve Kürtler, ucu karşı kuvvetlerin elinde olan köprüyü kontrol ediyorlar. PKK’nin yolladığı bir delegasyon, örgütün lideri Abdullah Öcalan’ın resminin bulunduğu bayrağın önünde duruyor.

Dahası, birkaç metre uzunluğundaki çayın ucunda bulunan BM İnsan Hakları Yüksek Komiserliği’nin mülteciler için kurduğu çadırda ergenlik çağında silah kuşanmış gençler (Hz.) Ali’nin resminin olduğu bir bayrağın gölgesi altında dinleniyor. 2003 yılında muhtemelen 10 yaşında olmayan bir genç, omzunda bir Amerikan tüfeğine benzeyecek şekilde modifiye edilmiş bir kaleşnikof taşıyor. Askeri kıyafetlerle birlikte sahte bir Olympique Lyon forması giyen genç, sıcağa aldırmadan El-Sistani’nin IŞİD’e karşı cihat çağrısına kulak veren eski bir polis ile fotoğraf çektirirken uzaktan, bilinmeyen bir hedefe atılan birkaç el kurşunun sesi geliyordu.

Ulusu Olmayan Sınırlar – Vicken Cheterien (Le Monde Diplomatique, Temmuz 2014)

Çeviri: Fatma Şahindal


Ortadoğu’nun hayali devletleri

Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra, Osmanlı İmparatorluğu’nun yıkıntıları üzerinde ortaya çıkan devletler, 100 yıl sonra çürümeye yüz tutuyorlar. Geleceğin Ortadoğu haritasının nasıl şekilleneceği ise bilinmiyor.

Beyrut’ta bir gazeteci arkadaşım‚ yeni bir Sykes-Picot haritasının hazırlanmış olup olmadığını sormuştu. Bu soru, Mayıs 1916 yılında Fransa ve İngiltere arasında imzalanmış olan gizli antlaşmaya ithafen sorulmuş bir soruydu.

Meslektaşım iki varsayımdan yola çıkmıştı: İlki; Birinci Dünya Savaşındaki doğu siyasi sisteminin çökmesi; ikincisi ise Avrupa’nın bölgede yeni bir siyasi sistem kurma hayali ve gücü.

Irak, Suriye, Lübnan, Türkiye ve Yemen devletlerinin mevcut haritalarının gerçeklikle ile alakası yok diyebileceğimiz kadar yanıltıcıdır. Suriye’yi ele alırsak; 2012 yılından bu yana bir Suriye-Irak sınırından bahsetmek mümkün değil. Irak ve Şam İslam Devleti bölgede Anbar ve Felluce’nin büyük bir bölümünde hüküm sürerken, yakın zamanda Musul’u ele geçirdi. Suriye’nin kuzeyine kadar uzanan bölge, Ebu Kemal’dan Halep’e, IŞİD’in denetimi altında. Hiç bir güç, IŞİD’i durduramıyor gibi. Muhalifler; Mayıs 2014’te Kalamun’daki son operasyonların ardından Suriye-Lübnan sınırının Suriye ordusunun kontrolü altına geçmesine değin, sınırda istedikleri gibi rahatça dolaşıyorlardı. Anlaşılacağı üzere, buradaki sınırlar da muhalifleri engellemeye yetmedi. Aslına bakılırsa Suriye-Lübnan sınırı, Suriye’nin 1976 yılında Lübnan İç Savaşı esnasında müdahale etmesinden bu yana yok sayılabilir.

Bir diğer yandan, Türkiye’nin sınırlarında da durum farklı değil. Suriye’nin muhalif örgütleri Türkiye-Suriye sınırında istedikleri gibi dolaşmakla kalmayıp, yaralılarını Antakya’ya veya Gaziantep’e sevk edebiliyorlar. Türkiye kuşku ile; PKK ile organik bağı olan PYD’nin Suriye’deki yükselişini izlemek ile yetiniyor. Türkiye’de çatışmaların alevlenmesinden dolayı her iki taraf 2013’de ateşkes ilan etmişlerdi. Haritada bulunmayan de facto bir Kürt devleti var, Kuzey Irak Kürt Bölgesel Yönetimi, Bağdad Hükümetini devre dışı bırakarak, Türkiye’ye petrol ihraç edebiliyor. Kerkük’ü ele geçiren Peşmergeler şimdilerde daha zengin Petrol yataklarına el koymuş durumda.

Ortadoğu’da sınırlar; ilk kez 1975 Lübnan iç savaşında ulus-devletlerin çökmesi ile birlikte silinip yeniden şekil almaya başladı. Irak’ın 2003 yılındaki ABD işgali, sadece Saddam Hüseyin rejimini indirmekle kalmamış, aynı zamanda devlet kurumlarını da tahrip etmiştir. İşgalden sonra, ülke neredeyse sürekli şiddet ve iç savaştan nefes alamaz hale geldi. 2011 yılında, ABD askerlerinin çekilmesinden bu yana, hiçbir parti düzeni sağlamak için işleyen bir siyasi sistem inşa edemedi.

Yeniden başlayan petrol üretimi ve devlet hazinesine akıtılan milyarlarca dolara rağmen, Irak’ta siyasi karmaşa bitmek bilmiyor. 2011 yılında yoksulluk ve yolsuzluğa karşı ilk şiddet içermeyen gösteriler sözkonusuydu. Ancak 2013’te benzeri gösteriler güvenlik güçleri tarafından engellendi. Bu olaylar IŞİD’in sahneye çıkmasının bir nevi fitili oldu.

Uluslararası sınırlar göç dalgasına engel teşkil etmiyor. Bugün dünya genelinde, 2 milyon Iraklı ve hemen hemen 2 milyon sekiz yüz bin Suriyeli mülteci komşu ülkelere sığınmış durumdalar.  Ayrıca, 6,5 milyon (halkın 40%’ı) Suriyeli yerlerinden yurtlarından edilmiş insanlar.

Mültecilerin bu sorunu iki şeye bağlanabillir. Birincisi; toprakların etnisiteye göre dağılımı ikincisi ise azınlıklıkların zamanla birlikte kaybolmasıdır. 1914’te Orta Doğu nüfusunun yüzde  20’sini oluşturan Hristiyanlar bugün sadece yüzde 5’ini oluşturmakta.

Ortadoğu’da yaşanan krize neden olarak sadece emperyalist güçler (Fransa ve İngiltere) tarafından 1918 yılında dayatılan bölgesel düzenin çöküşü gösterilemez. Bugün Ortadoğu’da modern ulus-devletin yetersizliği ile karşı karşıyayız. Uzmanlar kriz nedeni olarak genellikle din güdümlü siyaset, yada dış müdahaleleri göstermeye meyillidirler. Basın ise; Sünnilerin ve Şiilerin arasındaki çatışma ya da bölgeyi istikrarsızlaştırmak, ‘’kendi çıkarına kullanmak isteyen büyük güçlerin niyetleri’’ olarak gündemine taşır.

Dışarıdan dayatılan askeri müdahaleler, mevcut ulus-devletlerin kuruluşuna neden olmuş ve bölgesel düzeni her zaman etkilemiştir. Tarihi Sykes-Picot antlaşması, bölge halklarının iradesi dışında, İngilizler ve Fransızlar tarafından uygulanmaya kondu.

Yapay uluslar

Arap devletlerinin başarısızlığına katkıda bulunmuş olan iç nedenleri göz ardı etmemek gerekir.  Örneğin; Arap Baharı uzun süredir sosyal ve ekonomik gerginliklere sahne olan bir çok ülkeyi içten yıktı. Bir yandan hızla artan nüfus ve gençlerin istihdam sorunu, diğer yandan ülkedeki zenginliğin toplumun belli bir kesiminin elinde olması.

Genellikle yapılan siyasi analizlerde dış güçlerin etkisi abartılır. Söz konusu abartı, bugüne özgü değil tabii. Osmanlı İmparatorluğu da yıkılmasının asıl sebeplerinden dış güçleri sorumlu tutuyordu. Rusya ve İngiltere ile rekabet içerisinde, Batı karşıtı, Hristiyan karşıtı olmuş ve bunun sonucunda ise tebaasındakilere  korkunç uygulamalarda bulunmuştu.

“Hasta adam” Osmanlı 19. yüzyılda hayatta kalmasını, İmparatorluğu  almak isteyen Avrupalılara borçluydu. Unutmayalım ki; Mısır Hükümdarı Kavalalı Mehmet Ali Paşa 1831 ve 1840 yılında İstanbul’a doğru ilerlerken, Osmanlı’nın yardımına Rusların önderliğinde Avrupalılar koşmuştur. Keza Kırım Savaşında da, Avrupalılar, Rusya’ya karşı Osmanlı İmpartorluğu’nun yanında yer almıştır.

Osmanlı İmparatorluğu’nun çöküşünü kendi iç dinamiklerine bakarak anlayabiliriz.

19. Yüzyılda bir dizi reform  (1839 Tanzimat Fermanı, 1856 Islahat Fermanı ve 1876 anayasal monarşi) devletin modernleşme ve yenileşme döneminin başlamasına, Osmanlıların vatandaşlık niteliğini kazanmasına neden olmuştur.Bugün Ortadoğu’da sanılanın aksine, Osmanlının yıkılış sebebi dış güçler değil, Jön Türklerin Devrimi ve Almanya ile birlikte 1. Dünya Savaşına katılması ile yenilgiye uğramasıdır.

Modern Arap Devletleri, Osmanlı İmpartorluğu’ndan birçok çelişkiyi miras edindiler. Müslüman olmayanlara verilen millet kavramı, idari ve hukuki bir yapıya sahipti. Azınlıklar devletin yönetiminde destek olmuşlar ve kendilerine büyük bir özerk yönetim hakkı tanınmıştı. Yeniçeri ocaklarına bakıldığında, katılanların büyük bir çoğunluğunun devşirme Hristiyanlar olduğunu görüyoruz. 19 yüzyılın ikinci yarısında gerçekleşen Balkan Savaşları ile birlikte toprak kaybeden Osmanlı İmpartorluğu’nun nüfüsunun artık sadece 25%’ini Hristiyanlar oluşturuyordu. II. Sultan Abdülhamid, İslam politikasının genel çerçevesini çizerek, Millet’i, yani Hristiyanları hedef aldı.

Fransa, Millet sistemini Lübnan’da hayata geçirdi. Çeşitli dini topluluklar bağımsızlıklarını korurken, devlet işlerinde de belli bir oranda temsil ediliyorlardı. En büyük iki dini cemaati olan Sünni Müslümanlar ve Hıristiyan Marunîler arasında yapılan ve dini grupların devlet içinde dengeli bir biçimde temsil edilmesi sağlanmıştı. Her ne kadar  yazılı bir yasa olmasa da,  Başkan Maruni, Meclis Başkanı Şii, Başbakan ise Sünnidir. Lübnan İkinci Dünya Savaşından sonra  Arap Milliyetçiliği ve muhafazakar monarşilerin arasında sıkışmışsa da, bu sistem her zaman bir istisna olarak kalmıştır.

Arap Milliyetçiliği, bölgede birleştirici bir güç olmanın aksine, ulus devletlerin meşruyetini sarsan asıl nedendir. Arap Birliğini savunan Suriye, 1963 Baas Partisinin öncülüğünde gerçekleştirilen darbede, devlet olarak kendi meşruyetini yitirmesine neden olmuştur. Suriye’nin iç işlerindeki ve toplumdaki farklılıkarı görmezden gelerek bir siyasi fikirbirliği kurmakta başarılı olamadı.

Suriye’nin yanı sıra, Mısır, Libya ve Yemen’de de ‘’Cumhuriyet’’ hanedanları iktidara gelseler de; Krallık sistemine dayalı Ürdün, Fas ve Körfez ülkeleri ile aralarında pek bir fark görüldüğü söylenemezdi.

Bir diğer önemli sorun ise şehirli orta sınıfın zayıf kalarak,  Irak, Suriye ve Mısır gibi ülkelerde özerk bir politik alanın ortaya çıkmasını engellemesiydi. Bunu fırsat bilen askeri güçler; Filistin’in Kurtuluşu, Arap Birliği, sosyal adalet propagandası ile yönetimi devraldı. Son 30 yılda, askeri kurumların ve hükümetlerin yeni sorunlarla başa çıkamayacağı kanıtlanmıştır.

Arap Baharı, bitap düşmüş cumhuriyetçi hükümetlerin sonu oldu. Monarşiler açısından durum farklıydı. Onlar Siyasi İslam’ın yükselişinden epey memnun kalmışlardı. Bugün Monarşilerin 1950’li 1969’lı yıllara göre daha istikrarlı olduklarını söyleyebiliriz.

İslam’ın geçmişte kalan evrenselliği

İslam eski çağlardan beri birleştirici bir güç oldu. Hz. Muhammed’in önderliğinde büyük göçebe kabileler birleşmişti. İslam; Arap olmayanları da birleştirmiştir. Orta Asya’da Samaniler ve Selçukular gibi farklı halklar da İslam’ın çevresinde birleştiler. Gayri Müslimler bile İslam’ın korumasına tabii tutulup, bütünleştiler.

Bugün siyasi İslam, dini evrenselliğini eskilerde bırakmıştır. İslam ülkelerinin siyasi yelpazesi muhafazakar monarşiden, gerici, silahlı cihad ideolojisine kadar uzanmaktadır. Suriye’de Şii mücahidler (Lübnan Hizbullahı ve Iraklı Asaib Ahl Al-Haq örgütü) Sünni mücahidler ile savaşıyorlar. Irak’taki Ürdün asıllı El Kaide lideri Ebu Musab Zerkavi, Irak’ta 2004’te verdiği biat sözüne rağmen, Usame Bin Ladin’e hep mesafesini korudu.

El Kaide’ye bağlı El Nusra Cephesi Ebu Muhammed El Jaulani öncülüğünde 2012’de kuruldu. Bir diğer yandan Ebu Bekir El Bağdadi, Iraklı mücahit örgütü IŞİD’ın kuruluşu ilan etti. IŞİD’İN kuruluşibu iki cihadist eğilimli grup arasındaki şiddetli savaşı etkiledi ve El Nusra IŞİD’e savaş ilan etti. El-Kaide lideri Eymen el-Zevahiri devreye girerek IŞİD’in dağıldığını açıkladı. Şubat ayında iki grup arasındaki güç müdalesini sonlandırmak isteyen Zevhari; ‘’elçisi’’  Ebu Halid El Suri’yi, Suriye’ye gönderdi. IŞİD’in arkasında bulunduğu tahmin edilen suikastte, El Suri Halep’te öldürüldü..İki örgütün güç savaşı sonunda 100’lerce kişi öldürüldüğü biliniyor.

Dini evrenselliğin sonu

Dini ve etnik gruplar arasındaki çatışmalar; devletin sosyal ve siyasi parçalanmasına neden oldu. “Irak’ta hiçbir ulusal vizyon kalmadı” diyen Kürt Bölgesel Yönetimi’nin Dışişleri Bakanı Mustafa Bakir; “Artık Şiiler Şiilere, Sünniler Sünnilere, Kürtler de Kürtlere oy verecektir’’ açıklamasında bulundu.

Ortadoğu’daki çatışmalar her ne kadar dinsel-etnik çizgide gelişmiş olsa da, aslında bu çatışmaları motive eden dini veya etnik sorunlar değildir. Bu bağlamda çatışmanın boyutlarını abartmamak gerekir. Örneğin Suriye’deki çatışmaları mezhepsel temelde ele alacak olursak, Sünnilere karşı bir Alevi-Şii ittifakının mücadelesini görmek mümkün olabilir. Bu açıdan bakıldığında, Beşar Esad muhtemelen küçük bir Alevi devleti ile yetinebilirdi.

Askeri mücadeleye bakıldığında ise, sadık Suriye Ordusunun birliklerinin güneyde Deraa’da doğuda Deyrizor,  kuzeyde Kamışlı’da, yani her yerde etkin olduğunu görmekteyiz. Sonuç olarak şunu çıkartabiliriz: Esad sadece küçük bir Alevi Devleti için mücadele etmiyor, o Suriye’nin genelini kontrol altında tutmak istiyor. Aynı bakış açısından baktığımız zaman, Sünni bir muhalefetten söz etmek, gerçekliğe aykırıdır. Çünkü Sünnilerde de bir birlik söz konusu değildir.

Tahminlere göre Esad’a biçilen süre 2011 ya da 2012 idi. Ancak iddiaların ve öngörülerin aksine, Suriye rejimi, uyguladığı kitlesel şiddete rağmen başarılı oldu. Suriye yönetimi ve muhalifleri arasında bir siyasi birleşme, konsensüs olmadığı süreci, şiddet araç olarak kalmaya devam edecektir.

Esad ve onun askeri gücünün başarısının asıl nedeni muhalefetten kaynaklanmaktadır.

Başar Esad; süreci laik, ilerici, Arap milliyetçiliği ile fanatik İslamcılar arasında yaşanılan bir savaş olarak göstermeyi başarmıştır. İktidarda olması gerçeğinin yanı sıra, dünyayı da iktidardan indirilirse Selefi güçlerin tahtı kapacağına inandırmış olmasıdır.

Asimetrik Savaş

Rejim destekçileri ve isyancılar arasındaki savaş, silahların niteliği ve niceliğini bir tarafa bırakırsak, asimetriktir. Merkezi komuta yapısı, değişken, kırılgan ittifaklarının asimetrik olduklarını söyleyebiliriz. Suriye Ordusu, ne zaman ve nerde rakiplerine savaş açacağını iyi biliyor olabilir, ancak elde ettiği toprakları elinde tutmakta da bir o kadar başarısız.

Bütün bu çatışmalar siyasi sistemlerin ideolojik temelini büyük bir oranda sarstı. Pan-Arap milliyetçisi Suriye Baas Partisi, İran ile birlikte; Körfez ülkeleri ama özellikle de Suudi Arabistan tarafından desteklenen, iç muhalefete karşı savaşıyorlar.

Bir zamanlar, Arap Milliyetçiliğinin kutsal davası olan ‘’Filistinlilerin mücadelesi’’ anlamını yitirmiş durumda. Unutulmaya başlanan Filistin, Arap rejimleri, İslamcı hareketler tarafından kullanıldı ve istismar edildi.

Ortadoğu’da birbirleriyle savaşan güçler, ulus-devletin mirası için savaşıyorlar. Ancak ulus devletçiliğin alternatifi yok. Bölgede çatışanlar, ne Irak, ne Suriye, ne de Lübnan için savaşıyor. Bu güçler şiddeti araç olarak kullanıp, bölgesel, mezhepsel ve aşiret çıkarları için, savaşıyorlar. Bütün bu kargaşalar son bulduğunda, Ortadoğu’nun siyasi haritası kim bilir nasıl olacak?

Osmanlı Nasıl Paramparça Oldu? – Henry Laurens (Le Monde Diplomatique, Nisan 2003 ve Temmuz 2014)

Çeviri: Hazal Saral


1914 yılında Osmanlı İmparatorluğu’nun Arap bölgeleri, Avrupa güçlerinin nüfuzu altındaydı. 1908’den beri iktidarı elinde bulunduran Jön Türkler Avrupa etkisinden kurtulmanın yollarını arıyordu. Ancak bu çözüm arayışı, otoriter merkeziyetçiliğe sebep olacak, Avrupa desteğini de arkalarına alan Arapları özerklik hareketinin içine itecekti.

Fransa, iktisadi yatırımları, eğitim ve kültürdeki nüfuzu sayesinde Suriye’deki en baskın kuvvetti. Öyle ki bu bölgeye “Doğu’daki Fransa” deniyordu. 1882’den beri Mısır’ı işgal altında tutan İngilizler bile –gönülsüzce de olsa- bu nüfuzu kabullenmişlerdi.

1914 Kasım’ında savaşa girerken, Osmanlılar özerk bölgelerin ellerinden kayıp gittiğini farketti. 1915’in başından itibaren seçkin Arap siyaset adamlarının üzerindeki baskı şiddetlenmeye başladı. Bir kısmı darağacına, bir kısmı da Anadolu’ya sürgüne yollandı. Lübnan’daki hristiyanları kıtlık vururken, Ermeniler ve Anadolu Hristiyanları yerlerinden edilip öldürüldüler. Sömürgeci Fransız ve İngiliz imparatorluklarının güdümündeki Müslüman güçleri zayıflatmak isteyen Osmanlılar cihat çağrısı yaptı. İngilizler, ilk olarak Süveyş kanalı yöresinde savunmaya çekildi. Öte yandan İngiliz ve Hintli güçlerden oluşan bir ordu da Basra’dan Irak’a, zorlu bir fetihe girişti.

Ancak cihat, Fransızların yönetimindeki Kuzey Afrika’yı, kara kıtanın bir kısmını ve Britanya Hindistan’ını tehdit ediyordu. Böylece Fransızlar ve İngilizler savunma konumuna geçtiler. Eski egemenliklerini sürdürebilmeleri için hassas bir formüle ihtiyaçları vardı. Osmanlı Devleti’nin merkezi yönetimini zayıflatarak fiili bir sömürge kurmanın planını yaptılar. Çanakkale’ye saldırırken rakipleri Rusların İstanbul üzerindeki taleplerini kabul etmeye, bölgeyi Ruslarla paylaşmaya mecbur kaldılar.  Müttefikler,  Çanakkale’de uğradıkları bozguna rağmen planlarını sürdürmekte kararlıydılar. Mekke Emiri Şerif Hüseyin’e isyan örgütleterek cihat tehdidini savuşturmak, Osmanlı’ya yeni bir cepheden saldırmaya karar verdiler. Britanya’nın Mısır’daki Yüksek Komiseri Mc Mahon, güç bela Şerif Hüseyin’e ulaştı. Amacı Mekke Emiri’ni isyana teşvik etmekti. Ancak  pek de anlaşılır olmayan yazışmalar, çevirideki aksaklıklar ve anlam karmaşaları sebebiyle iş iyice karmaşık bir hâl aldı.

Öte yandan Kahire entelijensiyası tarafından bir Arap rönesansı fikri ortaya atıldı. Bu fikrin mimarlarının en önde geleni, sonradan Arabistanlı Lawrence olarak tanınacak olan T.E. Lawrence’tı. Sözkonusu rönesans hayalinin temelinde, yozlaşan Osmanlı’yı bir bedevi otantizmi, frankofon bir doğu uygarlığı ile değiştirmek yatıyordu. Şerif Hüseyin’in önderliğindeki bedeviler (Haşimi hanedanlığındaki prensler), bu “iyi niyetli” Britanya vesayetini ikiletmeden kabul ettiler. Londra, onlara bağımsız bir “Arabistan” sözü vermişti. Öte yandan Fransızlar ise “Doğu’daki Fransa”nın kepenklerini indirerek, kendi sözünden çıkmayacak, frankofon bir Suriye inşa etmek peşindeydi.

Peki ya İngilizlerin büyük Arabistan’ı ile Fransızların Suriyesi arasında uyum nasıl sağlanacaktı? Müzakerelere Fransa’dan François George Picot, Britanya’dan Mark Sykes katıldı. Fransa’nın Londra büyükelçisi Paul Cambon ile Dış İşleri sekreteri Edward Grey arasında mektuplar takas edildi ve bu birkaç aylık müzakere süreci 1916’nın Mayıs ayında sonuçlandı. Anlaşmaya göre Fransızlar Suriye kıyılarından Anadolu’ya uzanan bölgeyi; İngilizler ise Basra’daki Irak bölgesi ile Hayfa civarındaki Filistin topraklarını doğrudan yönetecekti. Filistin’e uluslararası bölge statüsü (1) verilecek, Haşimilere bağlı bağımsız Arap devletleri ise kuzeydekiler Fransa’ya, güneydekiler Britanya’ya paylaştırılmak üzere ikiye ayrılacaktı. Sykes Picot adı verilen bir hat Orta Doğu’yu ikiye bölecek, aynı zamanda Bağdat’tan Hayfa’ya uzanacak bir demiryolunun inşaat hattını belirleyecekti. Bu anlaşmaya Ruslar ve İtalyanlar da onay verdiler. Haşimiler ise konu hakkında üstü kapalı, yarım yamalak bilgilendirildiler.

1917 yılına gelindiğinde Britanya Filistin’i işgal etti. Birleşik Devletler ise doğrudan Müttefikler’in safına katılmadı; ancak Nisan ayında Almanya’ya karşı Fransa ve Büyük Britanya ile “ortak” olarak savaşa girdi.

Savaşın artan yoğunluğu, Fransa ve Britanya’da önemli bir farkındalık yarattı: Petrole bağımlılıkları. Nitekim, 1918’de Müttefiklere savaşı kazandıracak olan da bu “petrol seli” oldu.

Başkan Woodrow Wilson ise yürütülen bu gizli anlaşmalara mesafeli yaklaştı. Halkların özyönetim hakkını savunma görevini üstlenmişti. Ancak bunun Araplar ve Asya ırkları için uygulanabilirliği konusunda kararsızdı.

Bu esnada Kahire’deki İngilizler, Suriye üzerine olmasa bile en azından Filistin konusunda anlaşmayı tekrar gözden geçirmeyi hedefliyordu. Bunun için Londra’da somut girişimlerde bulundular. Londra, Wilson retoriğini nasıl kullanacağını çok iyi biliyordu: Harabeye dönen Osmanlı İmparatorluğu’nun üzerinde Araplar, Kürtler, Ermeni ve Yahudiler “hayırsever koruyucu” İngiltere ile  işbirliği yapacaktı.

Sykes bu bağlamda siyonist hareketi kullandı. Sykes’in bu manevrası 2 Kasım 1917’de Balfour Deklarasyonu’nun yolunu açtı: Filistin’de bir Yahudi yerleşkesi kurulacaktı. Britanya stratejisi, Suriye’ye kadar ulaşacak –ancak Filistin’e uğramayacak- bir isyan dalgası sayesinde hakimiyeti korumak ve bölgede özerkliğin yolunu açmaktı.

Londra için halkların hakları İngiliz hakimiyetine girmelerine bağlıydı. Arap milliyetçileri bu hakimiyeti reddettiklerinde İngilizler tarafından küçük düşürücü sıfatlara layık görüldüler. Fransız yanlısı Hristiyan Araplar için de kullanılan “Levanten” sözcüğü de bunlardan biriydi.

1918’de, petrol meselesi gündeme geldi. Anlaşmaya göre Fransa, Musul petrolüne sahip olacaktı. İngilizler ise denetim  hakkını elinde bulunduracaktı. Georges Clemenceau ise üzerinde baskı kuran sömürge grubunu tatmin etmek istiyordu. Ancak Clemenceau’nun sınırları belliydi: Kutsal toprakları dışarıda bırakacak “işe yarar” bir Suriye ve petrol kaynaklarına kolay ulaşım esnekliği.  Toprakları haddinden fazla genişletmek bölgeden elde edilen gelire bakılmaksızın ağır yönetim  sorumlulukları yüklüyordu. Böylece “Büyük Suriye”(2) fikri bir kenara bırakıldı. Ateşkesin ertesi günü Clemenceau, Lloyd George’la masaya oturdu. Orta Doğu’nun paylaşılacağı bu görüşmede tanık dahi bulundurulmadı.

İngiltere kabine sekreteri Maurice Hankey, 11 Aralık 1920’de günlüğüne şu satırları düşüyordu: “Clemenceau ve Foch, ateşkesin ardından denizi aşıp geldiler. Onlar için büyük bir askeri resepsiyon düzenledik. Lloyd Geoge ve Clemenceau’ya Fransa büyükelçiliğine kadar eşlik edildi… İkisi başbaşa kaldıklarında… Clemenceau, “Pekala. Ne konuda konuşacağız?” diye sordu. Lloyd George “Mezopotamya ve Filistin hakkında” diye yanıtladı. “Ne istediğinizi söyleyin bana” diyen Clemenceau’ya Lloyd George’un cevabı “Musul’u istiyorum” oldu. “Öyleyse alırsınız” dedi Clemenceau. “Başka?” “Kudüs’ü de istiyorum” diye devam etti Lloyd George. “Onu da alırsınız” diye yanıtladı Clemenceau. “Ancak Pichon (3) Musul konusunda sorun çıkaracaktır.” Bu konuşma üzerine herhangi bir yazılı metin, andıç, vs. bulunmuyor… Ancak tarafların tüm baskılarına rağmen Clemenceau sözünden geri dönmedi. Zaten Lloyd George da ona hiçbir zaman sözünden cayma fırsatı tanımadı. Tarih de böylece yazılmış oldu.”

Fransızlar petrol için tüm paylaşım planlarını yoluna koymuşken, resmi müzakere dönemecine de girildi. Barış Konferansı’nın başlarından itibaren, Başkan Wilson Afrika ve Pasifik’teki eski Alman kolonilerinin İngiliz ve Fransız İmparatorlukları tarafından ilhakına karşı çıktı. Wilson bu kolonileri ileride kurulacak Milletler Cemiyeti’nin himayesine almak isiyordu. Lloyd George, zekice bir manevra yaparak Milletler Cemiyeti’ne bağlı manda yönetimleri kurmayı teklif etti. Bu manda rejimleri, ileride onları bağımsızlığa götürecek bir “medeni” güce kısa süreliğine devredilecekti. Bu teklifte bahsi geçen mandalar, Osmanlı İmparatorluğu’na bağlı Arap bölgeleriydi. Wilson bu öneriyi 1919 yılının Ocak ayında kabul etti.

Fransa ve Britanya Yüzleşiyor

Arap tarafı, konu hakkında bilgilendirilmeden İtilaf Devletleri Yüksek Konseyi’nin (4) huzuruna çıkarıldı. Arap milliyetçileri, Fransa taraftarları ve siyonistler 1919’un Şubat ayında, dönen dolaplardan habersiz bir araya geldiler. Lloyd George, İngiliz temsilcilerinin Fransızlarla restleşmesine müsaade etti. Mesele, Orta Doğu’nun tek bir manda olarak mı yoksa ikiye bölünerek mi paylaşılacağıydı. Tek manda durumunda İngiliz himayesi kesindi. İkili paylaşımda Fransızlara da pay düşecekti. Fransız tarafı bu ikili plana sımsıkı sarıldı.

Wilson bezmiş vaziyetteydi. Nihayet bir komisyon kurma kararı alındı. Komisyonun görevi bölge halklarına manda yönetimi belirletmek olacaktı. Ancak İngilizler birdenbire durumun farkına vardılar: Filistin ve Irak halklarının İngiliz himayesini kabul etmeme ihtimali vardı. Fransız tarafında ise başka bir korku hakimdi: Suriyeliler’in kendilerine düşmanca yaklaşmasından ve Hristiyan çoğunluklu bir Lübnan Devleti’nin taleplerini kabul etmek zorunda kalmaktan korkuyorlardı. Böylece, bu iki Avrupalı güç komisyondan çekildiler. Komisyon artık yalnızca Amerikalılar tarafından yönetilecekti.

Son tahlilde, Filistinliler Siyonizm’i reddetti, Hristiyan Lübnanlılar Fransızları kabullendi, Suriyeliler ise bağımsızlıkta direttiler. Bu veriler Amerikalıları, yepyeni bir fikre götürdü: Amerikan mandası! Ancak artık çok geç kalınmıştı: Amerikan senatosu Versay Antlaşması’nı reddetti ve Amerikalılar, Müttefikler arasında yürütülen tüm konferanslardan çekildiler.

Böylece  Fransa ve Britanya baş başa kaldılar. Müstakbel sömürgelerde askeri varlık, Fransızların lehine dönmüştü. Londra seferberliğe son verirken Fransa hâla askeri mühimmat yığıyordu. Eylül 1919’daki Deauville Konferansı’ndan 1920 yılının Nisan ayındaki San Remo Konferansı’na kadar Sykes-Picot’ya kanaat eden Fransa’nın peşinde olduğu ikili manda seçeneği artık onaylanmıştı. Filistin sınırı birkaç kilometre kuzeye çekildi. Ürdün, Filistin’i Irak’a bağlayan bir koridor görevi üstlendi. Bu koridor, acil durumlarda İngiliz Hava Kuvvetleri’nin Hindistan’a geçişini temin edecek, orta vadede ise Irak’tan Akdeniz’e sevkiyatı sağlayacak bir petrol boru hattının tesisini sağlayacaktı. Petrolün denetimi yeni kurulacak bir konsorsiyuma devredilecek; petrolden elde edilen gelirin %23.75’i ise bu konsorsiyum tarafından Fransa’ya verilecekti.

Geriye bir tek, manda rejimlerinin empoze edilmesi için yapılacak güç gösterileri kalmıştı. Fransa ve Britanya, Filistin, Suriye ve Irak halklarını zapt etmek için operasyonlar yürüttüler.

Aslında Orta Doğu’nun birçok devlete bölüştürülmesi kınanacak bir tutum değildi. Haşimiler, bu işi en başından beri veliaht Hüseyin’in lehine tahayyül etmekteydiler. Ancak bu paylaşım planları bölge halklarının iradesine karşı çıkılarak, tüm özgürlük vaatlerini boşa çıkaracak şekilde güç kullanılarak yapıldı. Örneğin Osmanlı’nın son döneminde geçirdiği siyasi evrim, atama ve seçim sistemine geçiş düşünüldüğünde, İngilizler ve Fransızlar tarafından uygulanan otoriter rejimin bölgeyi uzun soluklu bir gerilemeye götürdüğü anlaşılıyor.

Bölgesel seviyede de paylaşım devam etmekteydi. Yeni kaynaklar ve onlara hakim sınıflar, bu yeni oluşan ülkelerde otoritelerini kurdular. Ancak 1919-1920 olayları yapılan tüm anlaşmaları alt üst etti. Elit Araplar yönetimi ellerinin arasından kaçırıverdiler. Arap milliyetçiliği iktidara geldiğinde ise bu sınıfların meşruiyetini reddederek, bölgedeki tüm acılara şifa verecek üniter devlet fikrini gündeme getirdi.

“Sykes-Picot”nun hayaleti bugün hala bölgede dolaşıyor. Orta Doğu’nun dış güçler tarafından paylaşılacağı fikri sık sık gündeme geliyor. İşte bu yüzden, Batı’nın bölgede demokrasinin ve özgürlükçülüğün savunucusu olma iddiası bir uğursuzluk, bir aldatmaca gibi görünüyor. Kimbilir belki de Batı , 1916-1920 yılları arasında yaptıklarının bedelini ödüyor.

 

  • Britanya ve Fransa’nın müşterek hakimiyeti
  • Bilad el Şam
  • Stephen Pichon* Dönemin Fransa Dış İşleri Bakanı
  • Onlar Konseyi

 

jucheireland.wordpress.com/

Korean Friendship Association Ireland

Marxism Today

A Fresh Look at Everything

The Weekly Bolshevik

Another world is inevitable

Marximus Talks

Opinions on daily events and thoughts on the world's problems

Calcio Turco

Tutto il Calcio in Turchia

Wisconsin Bail Out the People Movement

Bail Out People, Not Banks!

Elsässers Blog

Meine nächsten Auftritte: 25.11, COMPACT-Konferenz, Leipzig: konferenz.compact-shop.de

Savaşan Yazılar

Gün akşamlıdır devletlûm

Blog di Aris Della Fontana

Constanter et non trepide

Partito Comunista - Moesano ☭

I comunisti del Moesano - ascoltarti e progettare

5 soru 5 yanıtta dünya gündemi

Dış Haberler Masası

ilcomunista.it

Se ci manca la bussola osserviamo il cielo e studiamo la terra

The Espresso Stalinist

Wake Up to the Smell of Class Struggle ☭

Centro Studi Anna Seghers

Via Grasselli 4, 20137 Milano (Italia) - annaseghers@libero.it

Red Youth

Each one, teach one!

Sinistra.ch

Blog di informazione e critica sociale della Svizzera Italiana

Aytekin Kaan

Ex aequo.