Avrupa’nın Hasta Adamı: Avrupa Birliği

by aytekinkaankurtul

Bu yazı, haziran ayında kemalistler.net sitesinde yayımlanmıştır.

AVRUPA’NIN HASTA ADAMI: AVRUPA BİRLİĞİ

Giriş

2008 krizinden beri belini tam olarak doğrultamayan eskinin “Marshall besili zenginler kulübü” projesi, diğer adıyla Avrupa Birliği, büyük finansal felaketten sonra ikinci parlamento seçimlerini gerçekleştirdi. Krizden çıkışın “daha çok entegrasyon” ve “kısa vadeli kemer sıkma” politikalarında olduğunu kabul ettirmeye çalışan sistem partileri, 2009 seçimlerinde olduğu kadar rahat değildi. Özellikle Yunanistan, İspanya, Portekiz ve İrlanda’da kendisini hissettiren kriz, yeni üye olan Doğu Avrupa ülkelerinden gelen göçlerin ivmelenerek artması ve daha önce saydığımız ülkelerdekine benzer finansal sıkıntıların İtalya ve Fransa gibi büyük ekonomilerde de boy göstermesiyle birlikte içinden çıkılmaz bir hal almaktaydı. Gelişmeler, Avrupa toplumunun “alışıldık siyaset” ve sistemden soğutmaktaydı ve alternatif akımlar güçlenmekteydi.

Söz konusu “alternatif akımlar” arasında ilerici, sol akımlar olmakla birlikte aşırı sağ akımların, göçleri ve AB’nin entegrasyon politikalarının “ulusal varlığı” tehdit etmesini kullanarak ön plana çıkması ise Avrupa’yı “dönülmez akşamın ufkuna” doğru itmekteydi.

Bu çerçevede gerçekleştirilen 2014 Avrupa Birliği Parlamento Seçimleri, Lizbon Anlaşması’nın ne kadar zorlama olduğunu ve işlerin artık eskisi gibi yürümeyeceğini gösterdi. Bu yazıda, öne çıkan ülkeler temelinde sonuçları inceleyecek ve anlamlandırmaya çalışacağız.

1) AB Karşıtı Sağın Kazandığı Ülkeler

a) Fransa

Bilindiği üzere Fransa, Avrupa Birliği’nin kurucu üyelerinden biri olmakla birlikte İngiltere ve Almanya ile birlikte Birliğin ekonomik anlamda itici gücü konumunda olan bir ülke.

Diğer yandan, 2008 krizinden beri gayrısafî yurtiçi hâsılasının %176’sı kadar dış borcu görmüş olan Fransız ekonomisi, 2011-2013 yılları arasındaki resesif gidişatı 2013’ün ikinci yarısında durdurmuş gibi gözükse de 2014 yılında olumsuz sinyaller vermeyi sürdürdü.

Bu olumsuzluklar, hükümetteki merkez solun (Sosyalist Parti) “daha çok entegrasyon” parolasıyla yürüttüğü politikalar sonucu bitmek bilmeyen savaş yanlılığı ile birleşince, “kemer sıkmacı” Sarkozy deneyiminden de hoşnut olmayan Fransız halkı, çareyi daha radikal çözümlerde aramaya başladı.

Le Pen’in yükselişinin bu döneme denk geldiği söylenebilir. Partisi Ulusal Cephe’yi (Front National) post-faşist İtalyan Sosyal Hareketi’nden (Movimento Sociale Italiano) ilham alarak kuran Jean-Marie Le Pen’in kızı Marine Le Pen, liderliği babasından devraldıktan sonra aynı radikal söylemleri tekrarlamaktan kaçınarak son birkaç yılda önemli bir sağ siyasetçi niteliğine sahip oldu.

Bununla birlikte, göçmen karşıtlığı ve aşırı milliyetçilikten taviz vermeyen Le Pen, yükselen işsizliği bir “millî mesele” haline getirerek hem kendi tabanını kemikleştirdi, hem de merkez sağın AB’ye verdiği tavizden memnun olmayan muhafazakarları kazanmayı başardı ve Front National, nicel anlamda marjinalliğini yitirdi.

“Bu süreçte sol ne yaptı?” diye soracak olursanız, çok doyurucu bir yanıt alamazsınız; zira Fransız solu, Fransız seçim sisteminin de dayattığı ikilemlerle, Sosyalist Parti’nin başını çektiği merkez solun kuyruğundan pek ayrılamadı. AB Parlamento Seçimleri’nde alışılandan farklı bir strateji izleyerek merkez soldan ayrı hareket eden sol partiler, daha önce kurdukları Sol Cephe (Front de Gauche) platformuyla Avrupa çerçevesinde Aleksi Çipras önderliğindeki avrokomünist ittifaka destek verdi. Bu ittifakın kalıcı çözümler önermemesi ve hattâ ortak para birimi sevdasından vazgeçmemesi, Sol Cephe’nin Fransa’daki imajına katkı sağlamadı.

Sonuç olarak, siyasi spektrumun en sağında bulunan Front National, oyların %25’ini alarak Fransa’daki yarışı önde tamamladı. Front National’i %20 ile merkez sağ UMP izlerken hükümetteki merkez sol (Sosyalist Parti) oyların ancak %14’ünü alabildi. Fransa’da halkın %57’sinin oy vermemiş olması da dikkatleri çeken bir diğer veri.

b) Birleşik Krallık

Birleşik Krallık, geleneksel olarak Avrupa Birliği’ne entregrasyon fikrine en soğuk yaklaşan devletlerden biri. Bunda sadece yerel siyasetin etkisi olduğunu söylemek yanlış olur; bunun için De Gaulle’ün Birleşik Krallık’ı “ABD’nin Truva Atı” olarak değerlendirdiğini hatırlamak yeterli.

Çoğu Avrupa ülkesiyle kıyaslandığında, finansal anlamda Birleşik Krallık’ın en büyük avantajı kendi para birimini korumuş olması. Başka bir deyişle, İngiliz Merkez Bankası (Bank of England) , Avrupa Merkez Bankalar Sistemi’ne (European System of National Banks) dahil olsa da Avrupa Merkez Bankası’nın (European Central Bank) yönlendirmelerine uymak zorunda değil.

Yine de 2008 yılında patlak veren kürsel kriz ve göç sorunu Birleşik Krallık’ın uzun zamandır gündeminde. Ekonomik sorunlar, neo-liberal Emek Partisi’nin (Labour Party) 13 yıllık siyasi hegamonyasına son verdiyse de “eski düşman” Muhafazakarlar (Conservative Party, geleneksel adıyla “Tories”) ve Liberal Demokratlardan (Liberal Democrats, geleneksel adıyla “Whigs”) oluşan yeni koalisyon hükümetinin kamu harcamalarında, özellikle de eğitime ayrılan bütçede kısıntıya gitmesi 2010 yılının aralık ayında öğrencilerin ve eğitim emekçilerinin kitlesel eylemler düzenlemesine sebep olmuş ve İngiliz polisinin aşırı güç kullanımı, The Morning Star (Çoban Yıldızı) gibi sol basının önde giden yayın organları tarafından sert bir dille eleştirilmişti.

Diğer yandan, para biriminin kontrolünü belli ölçüde elinde bulundurmasının avantajını kullanan İngiliz Hükümeti, iş hukuku alanındaki normatif gevşemelere ve öğrencilerin tepkisine rağmen ekonomik verileri daha dengeli hale getirmeyi başardı. Ne var ki, bu kısmi başarının toplumsal maliyeti yüksekti ve İngiliz halkı Westminster’daki partilere güvenini yitirmekteydi.

Birleşik Krallık’ta belirgin bir sol seçeneğin olmaması, sol seçmeni seçimlerden uzak tutunca sağ alternatiflerin arasında geçen bir seçim yarışının sinyalini veriyordu ve öyle de oldu. Bu alternatifler arasındaki belirleyici unsur ise Birleşik Krallık halklarının AB’ye olan tutumlarıydı ve olumsuz tutuma sahip olanların temsilcisi Birleşik Krallık Bağımsızlık Partisi (United Kingdom Independence Party, ya da kısaca UKIP), oyların %26’sını alarak seçimleri birinci sırada tamamladı. Çok tartışılan Nigel Farage’ın önderliğindeki UKIP’in bu başarısı, 1910 yılından bu yana Emek Partisi ve Muhafazakar Parti arasında geçen seçim yarışlarını da sona erdirmiş oldu. Bir diğer önemli veriyse, Birleşik Krallık halklarının %34’lük bir katılımla seçimlere Fransız halkından bile daha az ilgi göstermiş olmasıydı.

c) Danimarka

Danimarka, her ne kadar büyüme oranında ciddi bir düşüş yaşasa da, diğer İskandinav ülkeleri gibi krizden daha az etkilenen ülkelerden biri; fakat krizin sosyolojik etkilerinden muaf olduğu söylenemez. Özellikle Güney ve Doğu Avrupa ülkelerinden gelen göçmenlerin sayısının artmasıyla oluşan aşırı emek arzı, İskandinavya’daki hakim sınıfların “refah devleti” (“welfare state”) anlayışını yıkarak iş hukuku normlarını ve gelir vergilerini gevşetmesinin temelini oluşturmakla kalmadı, bölgede artan ırkçılığı fırsat bilen aşırı sağ partilerin de büyümesine yol açtı.

Aşırı milliyetçi Danimarka Halk Partisi’nin (Dansk Folkeparti), daha önce belirttiğim aşırı sağ partilerin en büyüğü. 2001’den beri ülke siyasetine yön veren siyasi partilerden biri olan Danimarka Halk Partisi, merkez solun AB ile ilgili konularda etkisiz çözüm öneriler sunması ve işçi sınıfının sınıfsal çözümlerden ziyade “etnik çözümler” aramasını fırsat bilerek etkili bir popülizmle oylarını ivmeyle artırdı ve AB Parlamento Seçimleri’nin Danimarka ayağını oyların %27’sini alarak birinci sırada tamamladı.

Diğer yandan, Danimarka’daki sonuçlar çok olumsuz olarak nitelenemez zira AB karşıtı solcuların oluşturduğu “AB’ye  Karşı Halk Hareketi” (“Folkebevægelsen mod EU”) %8’lik oy oranıyla AB Parlamentosu’ndaki sandalyesini korudu.

ç) Macaristan

Macaristan, Avrupa’da ekonomisi en dengeli ülkelerden biri. Bunun sebeplerinden başlıcaları; ulusal para biriminin korunması, AB direktiflerine boyun eğilmemesi, doğal kaynakların özelleştirilmemesi ve bağımsız bir dış politika izlenmesi.

Bununla birlikte, Macaristan’da merkez sağ bir hükümetin olduğunu belirtmeliyiz. Kültürel yaklaşımı oldukça muhafazakar olan Fidesz ve Hristiyan Demokrat Birliği, ekonomik alanda merkez soldan daha devletçi bir yaklaşıma sahip (ki merkez solun hükümete yönelttiği iktisadi eleştirilerin temelinde hükümetin “radikal devletçi tutumu” yer alıyor) ve yine dış politikada da daha ulusal bir çizgi izlenmesi gerektiğini savunuyor. Macaristan’daki bu ilginç siyasi denklem, işçi sınıfını merkez sağa yaklaştırırken merkez sol, daha ziyade “entellektüel” burjvaziye hitap ediyor.

Bu yaklaşımlar arasındaki fark, seçim sonuçlarına da doğal olarak yansıyor. Öyle ki, AB Parlamento Seçimleri’nin Macaristan ayağında Fidesz ve Hristiyan Demokrat Birliği’nden oluşan merkez sağ koalisyon, oyların %51’ini alarak seçimi birinci sırada tamamladı. Merkez sağ koalisyonu %15 ile “Turancı parti” Jobbik izlerken merkez sol, oyların ancak %11’ini alabildi.

2) Sistem Partilerinin Kazandığı Ülkeler

a) Almanya

Aslında alt başlığı “Yine Merkel” diye atmak mümkündü; zira Hristiyan demokratlar, Alman siyasetindeki egemenliğini kaptıracak gibi gözükmüyor. Her ne kadar Hristiyan Demokrat Parti, seçimlerde aday olarak Merkel yerine İskoç asıllı David McAllister’ı göstermiş olsa da seçmenler mekez sağdan uzaklaşmış değil.

Bununla birlikte, Hristiyan demokratların oy oranındaki düşüş ve merkez solun ilginç yükselişi, şüphesiz AB Parlamento Seçimleri’nin Almanya ayağındaki en ilginç veri. Avrupa çapında merkez sol ittifakın da lideri olan Martin Schultz önderliğindeki Almanya Sosyal Demokrat Partisi (Sozialdemokratische Partei Deutschlands, SPD), “Avrupa’da tek seslilik” politikasını savunarak AB yanlısı tabanı kendine çekmiş gözüküyor ki, Alexander Graf Lambsdorff önderliğindeki liberallerin ciddi bir oy kaybı yaşaması da büyük ölçüde bununla ilişkili.

Almanya’daki seçimlerin en olumsuz verilerinden biri, AB karşıtı solun zayıflığı ve radikal solun güç kaybı. AB karşıtı solun öncüsü konumundaki Alman Komünist Partisi (Deutsche Kommunistische Partei, DKP), seçimlerde etkisiz kalırken radikal sol (avrokomünist) ittifak Die Linke (Sol), oyların %7’sini alarak AB Parlamentosu’ndaki 8 sandalyesinden birini kaybetmiş oldu.

Almanya için bir diğer olumsuz veriyse, çoğu otorite tarafından “neo-Nazi” olarak nitelenen Almanya Millî Demokrat Partisi’nin (Nationaldemokratische Partei Deutschlands, NPD) AB Parlamentosu’na bir vekil gönderecek olması.

b) İtalya

Kazananın seçimler öncesinde büyük ölçüde büyük olduğu İtalya’da sonuçlar yine de büyük bir şaşkınlıkla karşılandı zira seçim ortamı ve anketleri inceleyen herkes, “sosyal demokrat” görünümlü olmasına karşın eski Hristiyan demokratların önderlik ettiği neo-liberal Demokrat Parti’nin (Partito Democratico, PD) oyların en fazla %30’unu alabileceğini düşünüyordu.

Kaldı ki; %30 bile İtalya’nın toplumsal açıdan en agresif hükümetine (Monti Hükümeti) destek vermiş, Berlusconi artığı Angelino Alfano’yla hükümet kurmuş ve bugünlerde Avrupa’nın en ilerici iş yasalarından 300/1970 numaralı kanunu, diğer adıyla İşçi Hakları Statüsü’nü kaldırmaya çalışan bir parti için oldukça yüksek bir yüzde. Buna İtalya’nın cari açık/GSYH oranının hâlâ yüksek olması ve Demokrat Parti lideri Matteo Renzi’nin Hristiyan demokrat geçmişi de eklendiğinde, durum daha da kafa karıştırıcı gözükebiliyor.

Bu noktada İtalya’daki muhalefet sıkıntısı göze çarpıyor. İtalyan Komünist Partisi’nin (Partito Comunista Italiano, PCI) 1991 yılında dağılmasının yarattığı travmayı atlatamayan İtalyan solunun, ancak merkez sol ile birlikte hükümet kurabilecek durumda olduğunu göstermesi, İtalya’daki sol seçmeni farklı çözümler aramaya itti. Aynı dönemde merkez sağın tartışmasız lideri Silvio Berlusconi’nin mahkemelerle epey sorun yaşaması ve merkez sağın ikiye bölünmesi, siyasi spektrumun bu bölümünde de ciddi bir boşluk yarattı. Böyle bir ortamda komedyen Beppe Grillo’nun “ideolojisiz muhalefet” anlayışının yansıması olan Beş Yıldız Hareketi (Movimento Cinque Stelle, M5S) gerek AB konusunda, gerekse sosyal konularda radikal bir tutum sergileyince, son birkaç yılda nicel anlamda yadsınamayacak bir akım haline geldi.

Peki İtalyan solu bu gelişmelere nasıl bir tepki verdi? Aslında bütünlüklü ve etkili bir tepkinin varlığından söz etmek mümkün değil; zira ülkedeki en büyük sosyalist parti olan Komünist Yeniden Kuruluş Partisi’nin (Partito della Rifondazione Comunista, PRC) AB konusundaki yumuşak tavrı ve partinin Nichi Vendola önderliğindeki sağ kanadının “Sol-Ekoloji-Özgürlük” isimli (Sinistra Ecologia Libertà, SEL) ayrı bir parti kurarak PRC’nin tabanını önemli ölçüde eritmesi, İtalyan Komünistleri Partisi’nin (Partito dei Comunisti Italiani, PdCI) de etkisizliği göz önünde bulundurulduğunda, İtalyan solunu nicel anlamda marjinalize etti.

Son seçimlerde de bu marjinalizasyonun etkilerini barındıran İtalyan solu, ortak bir liste çıkarmakta zorlandı. Bu süreçte PRC’nin PdCI ile anlaşamayıp SEL ile birlikte “Öteki Avrupa İçin Çipras Listesi”nde birleşmesi, solun içindeki AB karşıtı-AB yanlısı çatışmasını tekrar gündeme getirdi. Öyle ki, mevcut haliyle haliyle Avrupa Birliği projesine pek ılımlı yaklaşmayan PdCI,  bu dönemde daha önce kendisinden ayrılmış olan ve Yunanistan Komünist Partisi’ne yakınlığıyla bilinen Komünist Parti-Halkçı Sol (Partito Comunista-Sinistra Popolare, PC-SP) ile yakınlaştı ve ülkenin önemli kısmında oy vermeme kararı aldı.

Sonuç olarak, İtalya’da merkez sol görünümündeki merkez sağ (diğer adıyla PD),  rekor sayılabilecek bir sonuçla oyların %40’ını aldı ve AB Parlamentosu’ndaki sandalye sayısını 31’e çıkarttı. PD’yi oyların %21’ini alan “ideolojisiz muhalif” Grillo’nun Beş Yıldız Hareketi izlerken Berlusconi’nin partisi Forza Italia %18.5 ile siyaset sahnesinden silinmediğini gösterdi. PRC ve SEL’in oluşturduğu “Öteki Avrupa İçin Çipras Listesi” ise oyların ancak %4’ünü alabildi – ki geçen seçimlerde SEL’in %3.7 aldığı düşünülürse, İtalyan komünistlerinin seçim yenilgilerine bir yenisinin eklendiği söylenebilir.

c) İspanya

İspanya, şüphesiz krizin etkilerinin en çok hissedildiği ülkelerden biri. Özellikle gayrımenkul fiyatlarında yaşanan patlama, %30’ları gören işsizlik oranı, büyük şirketlerin beyaz bayrak çekmesi, dış ticaret dengesizliği ve iç-dış göç sorunu, henüz tam anlamıyla çözülebilmiş sorunlar değil.

Bu sorunlar, elbette kitlesel eylemleri beraberinde getiriyor. Bu noktada ilginç bir husus göze çarpıyor: Diğer Avrupa ülkelerinden farklı olarak İspanya’da kitlesel eylemleri yönlendiren siyasi akımlar ve işçi sendikaları, anarşist eğilimli. Ülkenin en büyük ikinci sendikal konfederasyonu olan Ulusal Emek Konfederasyonu (Confederación Nacional del Trabajo, CNT), İspanyol İç Savaşı ile adını dünyaya duyurmuş ve Sovyetler Birliği’ne yakın örgütlere karşı aldığı sekter tavırla savaşın kaybedilmesinde rol oynamış bir anarşist kurum. CNT’ye yakın olan (ve CNT’nin ideolojik anlamda itici gücü olan) İber Yarımadası Anarşist Federasyonu (Federación Anarquista Ibérica, FAI)  da bugün hâlâ faal olan ve son yıllardaki eylemleri yönlendiren önemli bir örgüt.

İspanyol sokaklarındaki etkin ideolojik eğilimin anarşist olması, kitlelerin iktidar odağından sapmasının en büyük sebeplerinden biri; zira ideolojik olarak oy vermekten uzak duran bu kitleler doğal olarak seçim sonuçlarını fazla etkileyemiyor ve İspanyol solunun kazanımları asgaride kalıyor.

Diğer yandan, İspanyol solunun da anarşistlerin bu hegamonyasını kırmak için etkili politikalar izlediği söylenemez. İspanya’nın en büyük sendikal konfederasyonu olan İşçi Komisyonları’nı (Comisiones Obreras, CCOO) önemli ölçüde kontrol etmesine ve Birleşik Sol platformunun (Izquierda Unida, IU) en büyük bileşeni olmasına karşın İspanya Komünist Partisi, AB konusunda radikal tavır almamakta ısrarcı. Bu çekingenliği büyük ölçüde 70’lerin sonlarında İtalyan Komünist Partisi ve Fransız Komünist Partisi ile birlikte yaşadığı “Avrupalılaşma” sendromundan kaynaklanan İspanya Komünist Partisi, son seçimlerden önce Avrupa Birliği’nin “NATO’nun politikalarını savunarak halklara ihanet ettiğini” ve “bankaların çıkarlarını halkların çıkarlarının üzerinde tuttuğunu” ifade etse de, Avrupa Birliği fikrinden tam olarak kopamaması ve  avroya karşı net tavır alamamasından ötürü kitleleri tatmin edememiş gibi gözüküyor.

Bu sebeplerin doğurduğu nihai sonuç ise kemer sıkmacı merkez sağın zaferi oldu. Eski Francocu bakan Manuel Fraga’nın kurduğu ve muhafazakar siyasetçi Mariano Rajoy’un önderlik ettiği Halk Partisi (Partido Popular, PP), oyların %26’sını alarak seçim yarışını birinci bitirirken Willy Meyer önderliğindeki Birleşik Sol, oyların %10’unu alabildi.

ç) Diğer

Bu üç göze çarpan örneğin haricinde sistem partilerin oy kaybına rağmen çoğu yerde seçimleri kazandığı gözlendi. Liberal görüşün yaygın olduğu ve AB’nin kurucu unsuru olan Benelux ülkeleri (Belçika, Lüksemburg, Hollanda), Portekiz, İrlanda, Avrupa Birliği’ne daha sonradan katılan Doğu Avrupa ülkelerinin önemli kısmı ve Avusturya’da oy verenlerin çoğunluğu tercihini sistem partilerinden yana kullandı.

Bununla birlikte, çok az AB üyesi ülkede oy verenlerin oranı %50’den fazlaydı. Özellikle Almanya, Fransa, Birleşik Krallık ve İtalya gibi büyük nüfusa sahip ülkelerde halkın yarısından fazlasının oy vermemiş olması, Avrupa Birliği’ndeki “demokratik mekanizmaya” duyulan güvensizlik olarak yorumlanabilir.

3) Popülist Solun Kazandığı Ülkeler

a) Yunanistan

Yunanistan’daki sonuçların hem Avrupa solu, hem de Türkiye solu tarafından “umut verici” olarak nitelendiği bir gerçek. Yunanca “radikal sol koalisyon” ifadesinin kısatması olan SYRIZA, AB Parlamento Seçimleri’nin Yunanistan ayağında oyların %26’sını alarak birinci oldu ve bu siyasi oluşumun lideri Aleksi Çipras, Avrupa çapında da “radikal solun” önderliğini yaparak Yunan soluna bir anlamda Avrupa’da “öncü” niteliği kazandırdı.

Peki, bu çok konuşulan SYRIZA, mevcut sorunlara ne gibi bir çözüm öneriyordu? Başka bir deyişle: Yunanistan ve Avrupa’nın diğer ülkelerinde Çipras’a destek verenler nasıl bir programa oy vermiş oldular?

Tabanını elinde tutmak isteyen her sol parti gibi kemer sıkma politikalarına eleştiriler yönelten ve Avrupa’nın kuzeyi ve güneyi arasındaki gelir farkının Avrupa Birliği’nin sermaye odaklı politikalarından ötürü olduğunu belirten Aleksi Çipras, diğer yandan “sosyal politikaların Avrupa entegrasyonunu  artıracağını” iddia ederek ve avronun bir “Merkez Banka reformu” ile kurtarılabileceğini ifade ederek ikileme düşmekten kurtulamıyor.

Bu ikileme rağmen görünen o ki, SYRIZA’nın “orta yolcu” politikaları merkez solun en büyük temsilcisi olan Panhelenik Sosyalist Hareket’in (PASOK) tabanını çekebilmiş durumda ki, son seçim başarısı ve PASOK’un ancak %8 oy alabilmiş olması da buna bağlanabilir. SYRIZA’nın ana muhalefet partisi olduğu göz önünde bulundurulduğunda, %26’lık oy oranına katkıda bulunanlar arasında mevcut hükümetin kemer sıkmacı politikalarına tepkili olanların da olduğu tahmininde bulunabiliriz.

Yunanistan’daki seçimlerin en olumsuz yönlerinden biri, dogmatik bir “anti-revizyonist” çizgi izlemesine karşın NATO ve Avrupa Birliği’ne karşı devrimci bir tutum sergileyen Yunanistan Komünist Partisi’nin -dostum Can Haldenbilen’in tabiriyle- “tatava yapmama akımı”na yenik düşmesi. Öyle ki; son yerel seçimlerde oyların yaklaşık %9’unu alan Yunanistan Komünist Partisi’nin, AB’den çıkışın Yunan ekonomisi için en rasyonel çözüm olduğunun birçok ekonomist tarafından dillendirildiği bir dönemde, AB Parlamento Seçimleri’nde oyların %6’sından daha fazlasını alması beklenirdi. Ne var ki, merkez sağın bir seçim daha kazanmasını istemeyen Yunanlı sol seçmenler oylarını kafası karışık bir SYRIZA’da birleştirerek merkez sağın kazanmasına engel oldularsa da akılcı ve devrimci çözümü “ertelemiş” oldular.

Yunanistan’daki seçimlerin bir diğer olumsuz yanıysa, “Megali İdea”nın yeniden doğmasını hedefleyen ırkçı Altın Şafak’ın oylarını artırarak AB Parlamentosu’na üç vekil gönderme hakkı elde etmesi.

4) AB Karşıtı Solun Performansı

a) Yunanistan Komünist Partisi

Daha önceki satırlarda ifade ettiğim üzere, yerel seçimlerde iyi bir sonuç elde etmesine karşın seçimleri merkez sağın kazanmış olmasından dolayı AB Parlamento Seçimleri’nde oyların SYRIZA’ya kaymasına engel olamayan Yunanistan Komünist Partisi, beklentileri karşılayabilmiş değil. Diğer yandan, NATO ve AB’ye karşı net bir tutuma sahip bir partinin AB Parlamentosu’nda kalıcı olması, olumlu olarak değerlendirilebilir.

b) Belçika İşçi Partisi

Belçika gibi liberal ve muhafazakar düşüncelerin yaygın olduğu, nispeten varlıklı bir ülkede anti-kapitalist ve anti-emperyalist duruşundan taviz vermeyen Belçika İşçi Partisi, seçimlerde büyük bir başarı sergileyerek daha önce %1 civarında olan oy oranını %3.5’e çıkardı ve AB Parlamentosu’na girme şansını kılpayı kaçırdı. Bu sonuç, sermaye merkezlerinde dahi sosyalizmin bir alternatif olarak görülmeye başladığının bir göstergesi.

c) Portekiz Komünist Partisi

AB karşıtı solun en başarılı partilerinden biri şüphesiz Portekiz Komünist Partisi. 1986 yılından beri seçimlere ekososyalistlerle birlikte oluşturduğu Demokratik Birlik Koalisyonu (Coligação Democrática Unitária, CDU) çatısı altında giren Portekiz Komünist Partisi, ekososyalistlerle birlikte oyların %13’ünü alarak gücünü pekiştirdi. Avrupa’da kendisini hem “yurtsever”, hem “enternasyonalist” olarak tanımlayan nadir partilerden biri olan Portekiz Komünist Partisi’nin AB Parlamentosu’ndaki varlığı, “sermayeye entegrasyon” hayali kuran liberaller için önemli bir engel.

ç) Bohemya ve Moravya Komünist Partisi (Çek Cumhuriyeti)

Doğu Avrupa’da kapitalist karşı devrim öncesi köklerine sadık birkaç sosyalist partiden biri olan Bohemya ve Moravya Komünist Partisi, siyasi baskılara rağmen varlığını sürdürmesinden ötürü saygıyı hak ediyor. Son dönemlerde oy oranını da epeyce artıran Bohemya ve Moravya Komünist Partisi’nin AB Parlamentosu Seçimleri’ndeki performansı ise pek iç açıcı değil. 2013 yılındaki genel seçimlerde elde ettiği başarıyı (%14) tekrarlayamayan Bohemya ve Moravya Komünist Partisi, AB Parlamento Seçimleri’nde oyların %11’ini alarak bir sandalye kaybetmiş olsa da halen ülkede önemli siyasi bir güç niteliğinde.

d) Diğer

Bu kategoriye giren birçok parti olmasına karşın (İtalya’da Komünist Parti-Halkçı Sol ve İtalyan Komünistleri Partisi, İspanya’da İspanya Halklarının Komünist Partisi ve Demokratik Emek Partisi, Fransa’da Komünist Yeniden Doğuş Kutbu ve Cumhuriyetçi Yurttaş Hareketi, Birleşik Krallık’ta Büyük Britanya Komünist Partisi / ML, Almanya’da Alman Komünist Partisi gibi) seçimlerde asgari etkinlik gösterebildiklerinden dolayı ele almayı gerekli bulmuyorum.

Sonuç

Verilerin de gösterdiği üzere Avrupa halkı, “Avrupa Birliği” isimli hayalci projeye duyduğu güveni önemli ölçüde yitirmiş durumda ve bunu gerek sandık başında oy verdikleri partilerle, gerekse sandık başına hiç gitmeyerek göstermekte.

Solun bu güvensizlikten faydalanamaması da enternasyonalizmin yanlış anlaşıldığının bir göstergesi; zira görüldüğü üzere, Avrupa Birliği’nin “çirkin yüzünü” daha sık gören ülkelerde sol, AB fikrinden uzaklaştıkça tabanını sağlamlaştırıyor.

Diğer yandan aşırı sağ, bu güvensizliğin bilinçli olmamasını fırsat bilerek ırkçı bir retorik ve radikal bir kemer sıkma karşıtlığıyla işçi sınıfını kendi tarafına çekmeyi başarmış gözüküyor. Bu durum, Avrupa’da toplumsal kaosun habercisi olmakla birlikte bundan sadece solun etkilenmeyeceğini, sermayenin de sarıldığı yılandan zehirleneceğini öngörmek mümkün.

Özetlersek, Lizbon Anlaşması ile sorunları “entegrasyon” ile çözmeye çalışan Avrupa Birliği’nde entegrasyonun çözüm değil, çözülme olduğu ve bu 22 yıllık kapitalist projenin ömrünün sonuna geldiği gittikçe belirginleşiyor. Artık herkesin malumu olan bir gerçek var: Avrupa’nın yeni bir hasta adamı var, o da Avrupa Birliği.

Advertisements