Osmanlı Nasıl Paramparça Oldu? – Henry Laurens (Le Monde Diplomatique, Nisan 2003 ve Temmuz 2014)

by aytekinkaankurtul

Çeviri: Hazal Saral


1914 yılında Osmanlı İmparatorluğu’nun Arap bölgeleri, Avrupa güçlerinin nüfuzu altındaydı. 1908’den beri iktidarı elinde bulunduran Jön Türkler Avrupa etkisinden kurtulmanın yollarını arıyordu. Ancak bu çözüm arayışı, otoriter merkeziyetçiliğe sebep olacak, Avrupa desteğini de arkalarına alan Arapları özerklik hareketinin içine itecekti.

Fransa, iktisadi yatırımları, eğitim ve kültürdeki nüfuzu sayesinde Suriye’deki en baskın kuvvetti. Öyle ki bu bölgeye “Doğu’daki Fransa” deniyordu. 1882’den beri Mısır’ı işgal altında tutan İngilizler bile –gönülsüzce de olsa- bu nüfuzu kabullenmişlerdi.

1914 Kasım’ında savaşa girerken, Osmanlılar özerk bölgelerin ellerinden kayıp gittiğini farketti. 1915’in başından itibaren seçkin Arap siyaset adamlarının üzerindeki baskı şiddetlenmeye başladı. Bir kısmı darağacına, bir kısmı da Anadolu’ya sürgüne yollandı. Lübnan’daki hristiyanları kıtlık vururken, Ermeniler ve Anadolu Hristiyanları yerlerinden edilip öldürüldüler. Sömürgeci Fransız ve İngiliz imparatorluklarının güdümündeki Müslüman güçleri zayıflatmak isteyen Osmanlılar cihat çağrısı yaptı. İngilizler, ilk olarak Süveyş kanalı yöresinde savunmaya çekildi. Öte yandan İngiliz ve Hintli güçlerden oluşan bir ordu da Basra’dan Irak’a, zorlu bir fetihe girişti.

Ancak cihat, Fransızların yönetimindeki Kuzey Afrika’yı, kara kıtanın bir kısmını ve Britanya Hindistan’ını tehdit ediyordu. Böylece Fransızlar ve İngilizler savunma konumuna geçtiler. Eski egemenliklerini sürdürebilmeleri için hassas bir formüle ihtiyaçları vardı. Osmanlı Devleti’nin merkezi yönetimini zayıflatarak fiili bir sömürge kurmanın planını yaptılar. Çanakkale’ye saldırırken rakipleri Rusların İstanbul üzerindeki taleplerini kabul etmeye, bölgeyi Ruslarla paylaşmaya mecbur kaldılar.  Müttefikler,  Çanakkale’de uğradıkları bozguna rağmen planlarını sürdürmekte kararlıydılar. Mekke Emiri Şerif Hüseyin’e isyan örgütleterek cihat tehdidini savuşturmak, Osmanlı’ya yeni bir cepheden saldırmaya karar verdiler. Britanya’nın Mısır’daki Yüksek Komiseri Mc Mahon, güç bela Şerif Hüseyin’e ulaştı. Amacı Mekke Emiri’ni isyana teşvik etmekti. Ancak  pek de anlaşılır olmayan yazışmalar, çevirideki aksaklıklar ve anlam karmaşaları sebebiyle iş iyice karmaşık bir hâl aldı.

Öte yandan Kahire entelijensiyası tarafından bir Arap rönesansı fikri ortaya atıldı. Bu fikrin mimarlarının en önde geleni, sonradan Arabistanlı Lawrence olarak tanınacak olan T.E. Lawrence’tı. Sözkonusu rönesans hayalinin temelinde, yozlaşan Osmanlı’yı bir bedevi otantizmi, frankofon bir doğu uygarlığı ile değiştirmek yatıyordu. Şerif Hüseyin’in önderliğindeki bedeviler (Haşimi hanedanlığındaki prensler), bu “iyi niyetli” Britanya vesayetini ikiletmeden kabul ettiler. Londra, onlara bağımsız bir “Arabistan” sözü vermişti. Öte yandan Fransızlar ise “Doğu’daki Fransa”nın kepenklerini indirerek, kendi sözünden çıkmayacak, frankofon bir Suriye inşa etmek peşindeydi.

Peki ya İngilizlerin büyük Arabistan’ı ile Fransızların Suriyesi arasında uyum nasıl sağlanacaktı? Müzakerelere Fransa’dan François George Picot, Britanya’dan Mark Sykes katıldı. Fransa’nın Londra büyükelçisi Paul Cambon ile Dış İşleri sekreteri Edward Grey arasında mektuplar takas edildi ve bu birkaç aylık müzakere süreci 1916’nın Mayıs ayında sonuçlandı. Anlaşmaya göre Fransızlar Suriye kıyılarından Anadolu’ya uzanan bölgeyi; İngilizler ise Basra’daki Irak bölgesi ile Hayfa civarındaki Filistin topraklarını doğrudan yönetecekti. Filistin’e uluslararası bölge statüsü (1) verilecek, Haşimilere bağlı bağımsız Arap devletleri ise kuzeydekiler Fransa’ya, güneydekiler Britanya’ya paylaştırılmak üzere ikiye ayrılacaktı. Sykes Picot adı verilen bir hat Orta Doğu’yu ikiye bölecek, aynı zamanda Bağdat’tan Hayfa’ya uzanacak bir demiryolunun inşaat hattını belirleyecekti. Bu anlaşmaya Ruslar ve İtalyanlar da onay verdiler. Haşimiler ise konu hakkında üstü kapalı, yarım yamalak bilgilendirildiler.

1917 yılına gelindiğinde Britanya Filistin’i işgal etti. Birleşik Devletler ise doğrudan Müttefikler’in safına katılmadı; ancak Nisan ayında Almanya’ya karşı Fransa ve Büyük Britanya ile “ortak” olarak savaşa girdi.

Savaşın artan yoğunluğu, Fransa ve Britanya’da önemli bir farkındalık yarattı: Petrole bağımlılıkları. Nitekim, 1918’de Müttefiklere savaşı kazandıracak olan da bu “petrol seli” oldu.

Başkan Woodrow Wilson ise yürütülen bu gizli anlaşmalara mesafeli yaklaştı. Halkların özyönetim hakkını savunma görevini üstlenmişti. Ancak bunun Araplar ve Asya ırkları için uygulanabilirliği konusunda kararsızdı.

Bu esnada Kahire’deki İngilizler, Suriye üzerine olmasa bile en azından Filistin konusunda anlaşmayı tekrar gözden geçirmeyi hedefliyordu. Bunun için Londra’da somut girişimlerde bulundular. Londra, Wilson retoriğini nasıl kullanacağını çok iyi biliyordu: Harabeye dönen Osmanlı İmparatorluğu’nun üzerinde Araplar, Kürtler, Ermeni ve Yahudiler “hayırsever koruyucu” İngiltere ile  işbirliği yapacaktı.

Sykes bu bağlamda siyonist hareketi kullandı. Sykes’in bu manevrası 2 Kasım 1917’de Balfour Deklarasyonu’nun yolunu açtı: Filistin’de bir Yahudi yerleşkesi kurulacaktı. Britanya stratejisi, Suriye’ye kadar ulaşacak –ancak Filistin’e uğramayacak- bir isyan dalgası sayesinde hakimiyeti korumak ve bölgede özerkliğin yolunu açmaktı.

Londra için halkların hakları İngiliz hakimiyetine girmelerine bağlıydı. Arap milliyetçileri bu hakimiyeti reddettiklerinde İngilizler tarafından küçük düşürücü sıfatlara layık görüldüler. Fransız yanlısı Hristiyan Araplar için de kullanılan “Levanten” sözcüğü de bunlardan biriydi.

1918’de, petrol meselesi gündeme geldi. Anlaşmaya göre Fransa, Musul petrolüne sahip olacaktı. İngilizler ise denetim  hakkını elinde bulunduracaktı. Georges Clemenceau ise üzerinde baskı kuran sömürge grubunu tatmin etmek istiyordu. Ancak Clemenceau’nun sınırları belliydi: Kutsal toprakları dışarıda bırakacak “işe yarar” bir Suriye ve petrol kaynaklarına kolay ulaşım esnekliği.  Toprakları haddinden fazla genişletmek bölgeden elde edilen gelire bakılmaksızın ağır yönetim  sorumlulukları yüklüyordu. Böylece “Büyük Suriye”(2) fikri bir kenara bırakıldı. Ateşkesin ertesi günü Clemenceau, Lloyd George’la masaya oturdu. Orta Doğu’nun paylaşılacağı bu görüşmede tanık dahi bulundurulmadı.

İngiltere kabine sekreteri Maurice Hankey, 11 Aralık 1920’de günlüğüne şu satırları düşüyordu: “Clemenceau ve Foch, ateşkesin ardından denizi aşıp geldiler. Onlar için büyük bir askeri resepsiyon düzenledik. Lloyd Geoge ve Clemenceau’ya Fransa büyükelçiliğine kadar eşlik edildi… İkisi başbaşa kaldıklarında… Clemenceau, “Pekala. Ne konuda konuşacağız?” diye sordu. Lloyd George “Mezopotamya ve Filistin hakkında” diye yanıtladı. “Ne istediğinizi söyleyin bana” diyen Clemenceau’ya Lloyd George’un cevabı “Musul’u istiyorum” oldu. “Öyleyse alırsınız” dedi Clemenceau. “Başka?” “Kudüs’ü de istiyorum” diye devam etti Lloyd George. “Onu da alırsınız” diye yanıtladı Clemenceau. “Ancak Pichon (3) Musul konusunda sorun çıkaracaktır.” Bu konuşma üzerine herhangi bir yazılı metin, andıç, vs. bulunmuyor… Ancak tarafların tüm baskılarına rağmen Clemenceau sözünden geri dönmedi. Zaten Lloyd George da ona hiçbir zaman sözünden cayma fırsatı tanımadı. Tarih de böylece yazılmış oldu.”

Fransızlar petrol için tüm paylaşım planlarını yoluna koymuşken, resmi müzakere dönemecine de girildi. Barış Konferansı’nın başlarından itibaren, Başkan Wilson Afrika ve Pasifik’teki eski Alman kolonilerinin İngiliz ve Fransız İmparatorlukları tarafından ilhakına karşı çıktı. Wilson bu kolonileri ileride kurulacak Milletler Cemiyeti’nin himayesine almak isiyordu. Lloyd George, zekice bir manevra yaparak Milletler Cemiyeti’ne bağlı manda yönetimleri kurmayı teklif etti. Bu manda rejimleri, ileride onları bağımsızlığa götürecek bir “medeni” güce kısa süreliğine devredilecekti. Bu teklifte bahsi geçen mandalar, Osmanlı İmparatorluğu’na bağlı Arap bölgeleriydi. Wilson bu öneriyi 1919 yılının Ocak ayında kabul etti.

Fransa ve Britanya Yüzleşiyor

Arap tarafı, konu hakkında bilgilendirilmeden İtilaf Devletleri Yüksek Konseyi’nin (4) huzuruna çıkarıldı. Arap milliyetçileri, Fransa taraftarları ve siyonistler 1919’un Şubat ayında, dönen dolaplardan habersiz bir araya geldiler. Lloyd George, İngiliz temsilcilerinin Fransızlarla restleşmesine müsaade etti. Mesele, Orta Doğu’nun tek bir manda olarak mı yoksa ikiye bölünerek mi paylaşılacağıydı. Tek manda durumunda İngiliz himayesi kesindi. İkili paylaşımda Fransızlara da pay düşecekti. Fransız tarafı bu ikili plana sımsıkı sarıldı.

Wilson bezmiş vaziyetteydi. Nihayet bir komisyon kurma kararı alındı. Komisyonun görevi bölge halklarına manda yönetimi belirletmek olacaktı. Ancak İngilizler birdenbire durumun farkına vardılar: Filistin ve Irak halklarının İngiliz himayesini kabul etmeme ihtimali vardı. Fransız tarafında ise başka bir korku hakimdi: Suriyeliler’in kendilerine düşmanca yaklaşmasından ve Hristiyan çoğunluklu bir Lübnan Devleti’nin taleplerini kabul etmek zorunda kalmaktan korkuyorlardı. Böylece, bu iki Avrupalı güç komisyondan çekildiler. Komisyon artık yalnızca Amerikalılar tarafından yönetilecekti.

Son tahlilde, Filistinliler Siyonizm’i reddetti, Hristiyan Lübnanlılar Fransızları kabullendi, Suriyeliler ise bağımsızlıkta direttiler. Bu veriler Amerikalıları, yepyeni bir fikre götürdü: Amerikan mandası! Ancak artık çok geç kalınmıştı: Amerikan senatosu Versay Antlaşması’nı reddetti ve Amerikalılar, Müttefikler arasında yürütülen tüm konferanslardan çekildiler.

Böylece  Fransa ve Britanya baş başa kaldılar. Müstakbel sömürgelerde askeri varlık, Fransızların lehine dönmüştü. Londra seferberliğe son verirken Fransa hâla askeri mühimmat yığıyordu. Eylül 1919’daki Deauville Konferansı’ndan 1920 yılının Nisan ayındaki San Remo Konferansı’na kadar Sykes-Picot’ya kanaat eden Fransa’nın peşinde olduğu ikili manda seçeneği artık onaylanmıştı. Filistin sınırı birkaç kilometre kuzeye çekildi. Ürdün, Filistin’i Irak’a bağlayan bir koridor görevi üstlendi. Bu koridor, acil durumlarda İngiliz Hava Kuvvetleri’nin Hindistan’a geçişini temin edecek, orta vadede ise Irak’tan Akdeniz’e sevkiyatı sağlayacak bir petrol boru hattının tesisini sağlayacaktı. Petrolün denetimi yeni kurulacak bir konsorsiyuma devredilecek; petrolden elde edilen gelirin %23.75’i ise bu konsorsiyum tarafından Fransa’ya verilecekti.

Geriye bir tek, manda rejimlerinin empoze edilmesi için yapılacak güç gösterileri kalmıştı. Fransa ve Britanya, Filistin, Suriye ve Irak halklarını zapt etmek için operasyonlar yürüttüler.

Aslında Orta Doğu’nun birçok devlete bölüştürülmesi kınanacak bir tutum değildi. Haşimiler, bu işi en başından beri veliaht Hüseyin’in lehine tahayyül etmekteydiler. Ancak bu paylaşım planları bölge halklarının iradesine karşı çıkılarak, tüm özgürlük vaatlerini boşa çıkaracak şekilde güç kullanılarak yapıldı. Örneğin Osmanlı’nın son döneminde geçirdiği siyasi evrim, atama ve seçim sistemine geçiş düşünüldüğünde, İngilizler ve Fransızlar tarafından uygulanan otoriter rejimin bölgeyi uzun soluklu bir gerilemeye götürdüğü anlaşılıyor.

Bölgesel seviyede de paylaşım devam etmekteydi. Yeni kaynaklar ve onlara hakim sınıflar, bu yeni oluşan ülkelerde otoritelerini kurdular. Ancak 1919-1920 olayları yapılan tüm anlaşmaları alt üst etti. Elit Araplar yönetimi ellerinin arasından kaçırıverdiler. Arap milliyetçiliği iktidara geldiğinde ise bu sınıfların meşruiyetini reddederek, bölgedeki tüm acılara şifa verecek üniter devlet fikrini gündeme getirdi.

“Sykes-Picot”nun hayaleti bugün hala bölgede dolaşıyor. Orta Doğu’nun dış güçler tarafından paylaşılacağı fikri sık sık gündeme geliyor. İşte bu yüzden, Batı’nın bölgede demokrasinin ve özgürlükçülüğün savunucusu olma iddiası bir uğursuzluk, bir aldatmaca gibi görünüyor. Kimbilir belki de Batı , 1916-1920 yılları arasında yaptıklarının bedelini ödüyor.

 

  • Britanya ve Fransa’nın müşterek hakimiyeti
  • Bilad el Şam
  • Stephen Pichon* Dönemin Fransa Dış İşleri Bakanı
  • Onlar Konseyi

 

Advertisements