Aytekin Kaan

Ex aequo.

Month: September, 2014

Perché la Turchia è in fiamme? – Intervista ad Aytekin Kaan Kurtul.

Una mia intervista a cura del compagno Gabriele Repaci, sulle manifestazioni di Gezi Parkı.

Fronte Popolare

taksim “Abbiamo preso Taksim, ora è la volta di prendere il potere” – Unione della Gioventù di Turchia (TGB).

Intervista a cura di Gabriele Repaci.

Sono passati ormai più di dieci giorni da quando la rivolta è esplosa in Turchia. Tutto è cominciato il 28 maggio scorso quando una cinquantina di persone ha organizzato un sit-in in Piazza Taksim, a İstanbul, per protestare contro la decisione del governo di radere al suolo il parco Gezi per ricostruire le antiche caserme militari ottomane che un tempo sorgevano al suo posto e farne un museo o un centro commerciale. La durezza con la quale le forze dell’ordine hanno trattato i manifestanti ha spinto molte persone a scendere nelle strade delle altre città del paese per esprimere il proprio dissenso nei confronti dell’amministrazione Erdoğan. Secondo diverse associazioni per la difesa dei diritti umani nelle proteste sono rimaste uccise tre persone, ci sono stati 2.800…

View original post 1,853 more words

Advertisements

Mi dispiace, ma non mi commuovo per il Dalai Lama!

Un ottimo articolo del compagno Massimiliano Ay sulla questione tibetana.

Massimiliano Arif AY

LamaUn treno veloce collegherà a breve il Tibet al resto della Cina: l’arrivo della piena modernità agita chi coltiva progetti restauratori per quella regione del mondo in cui da cinquant’anni anche le donne finalmente vanno a scuola. C’è da constatare come a volte i fumi di certi incensi siano volti, più che alla purificazione dello spirito, all’annebbiamento della comprensione degli avvenimenti. Certo si è sempre contro violenza e repressione, ma che cosa è successo in Tibet? Gruppi di nazionalisti tibetani hanno assaltato non i luoghi del potere politico, ma i negozi dei commercianti cinesi. Morti e feriti si sono verificati tra tibetani e cinesi. Può tutto questo essere ricondotto alla solita tesi dei cattivi cinesi e dei poveri monaci? Credo di no! Siamo tutti d’accordo nel chiedere al governo cinese moderazione nella gestione dell’emergenza, ma l’isteria del “Free Tibet” spopola sui media occidentali facendo passare informazioni palesemente distorte per abituare…

View original post 913 more words

Marxist FAQ: Dictatorship of the Proletariat

Marximus Talks

There has been much confusion among non-Marxists when the phrase “dictatorship of the proletariat” is mentioned. Most people believe that this means dictatorship in the modern sense of an oppressive system led from the top down by one leader or a small group of leaders and they point to the use of the word “dictatorship” as proof. However I am here to clear up that confusion. The phrase “dictatorship of the proletariat” was coined at a time before the rise of the modern dictatorship and as such has lost the contextual meaning that the phrase meant when the phrase was coined in the 19th century. When the phrase began to be used “dictatorship” meant absolute leadership. Thus the phrase “dictatorship of the proletariat” meant the absolute leadership of the proletariat. In practice however I think that the modern equivalent phrase should be “proletarian democracy” and I will use that phrase…

View original post 465 more words

Radikal Bir Gerici: Aleksandr Dugin (ya da “Dugin Eleştirisi”)

Bu eleştiri, temmuz ayında, bendeniz İşçi Partisi’nden ayrılmadan önce İşçi Partisi Uluslararası İlişkiler Bürosu’na sunulmuştur.

Aleksandr Dugin, ABD ve AB’ye karşı tutumundan ve Avrasya’yı, Atlantik’in -ekonomik anlamda- gelişmekte olan ülkeler üzerindeki hegamonyasına karşı bir jeopolitik alternatif olarak sunmasından ötürü partimizce bir “siyasi ortak” olarak sunulan bir “siyaset teorisyeni”. Kendisinin Moskova’da belli bir nüfuza sahip olduğuna dair iddialar da (resmiyette “Duma Başkanı Sergey Narişkin’in danışmanı” sıfatını taşıyor) bu sunumu yaygınlaştırıyor. Büro üyelerinin bu konuda benden daha bilgili olduğundan eminim.

Emin olmadığım konu ise, Dugin’in siyasi ortağımız olması için kendisinde aramamız gereken fikirsel nitelik ve potansiyel siyasi gücün iyi hesap edilmiş olması. Sonraki satırlarda daha ayrıntılı bir şekilde değineceğim üzere, Dugin’in açıkça gerici ideolojisi (ki bunu kapitalizm, sosyalizm ve faşizmden sonra gelen bir “dördüncü siyasi teori” olarak sunmaktan geri kalmıyor) ve küresel çapta sınırlı nüfuza sahip olması (ki nüfuz alanındaki siyasi figürlerin genelde aşırı sağdan veya Alain de Benoist önderliğinde küçük bir hareket olan “Yeni Sağ”dan olması), kanımca Partimizin Dugin önderliğindeki “Avrasya Hareketi”nden çekilip ideolojik olarak daha yakın olduğu Dünya İşçi ve Komünist Partileri Toplantısı’na düzenli olarak katılması için (ki bu konuda Rusya Federasyonu Komünist Partisi, Küba Komünist Partisi, Kore İşçi Partisi gibi zaten iyi ilişkilere sahip olduğumuz partilerin desteği alınabilir) yeterli bir sebep.

Eleştirimi basit ve vurgulu kılmak adına maddelendireceğim.

1) Aleksandr Dugin, radikal bir gericidir: Aslında bunu uygun bir şekilde kendisine sorsanız, eminim kendisini bu şekilde tanımlayacaktır. Son ifademden de anlaşıldığı üzere Dugin, radikal bir gericidir ve “radikal” sıfatı, önemli ölçüde, fikirlerinin gerici niteliğini saklamamasından dolayıdır.

Bu yaklaşımının özünü felsefi yaklaşımında bulabilmek mümkündür:

Aleksandr Dugin, her zaman ifade ettiği üzere Giulio Evola ve Martin Heidegger hayranıdır. Öyle ki, fikirsel hegamonyası altındaki “Uluslararası Avrasya Hareketi”nin önde gelen isimleri bu filozofların söylemlerini sloganlaştırmıştır (“çağdaş dünyaya isyan edin” (Evola) ve “varlığın özü” (Dasein, Heidegger) için “çağdaş dünyanın dayatmalarının reddi”). Giulio Evola, felsefe tarihine ilgi duyanların bildiği üzere, kendi tabiriyle “materyalist iştahlara” karşı çıkmış ve çağdaş toplumun eşitlikçi temelini reddederek ezoterik ve “mantık-ötesi” üzerine çalışmalara yönelmiş, sonuçta da idealini “Roma toplumu”nda bulmuştur. Evola, ayrıca “Irk Doktrini’nin Sentezi” yapıtıyla Faşist İtalya’daki ırk yasalarına ilham vermiştir. Heidegger ise, gerici düşüncelerini Nazi Partisi’ne üye olarak somutlaştırmıştır.

Dugin’de bu iki düşüncenin sentezi, hedefi daha belirgin bir fikre dönüşüyor. Hedefteki “olumsuzluk”, hoşumuza gideceği üzere “konsümerizm” yahut “kozmopolitizm” değil, “progresizm”, yani Türkçemizdeki karşılığıyla ilericiliktir. Dugin, “Sınırsız Özne” başlıklı makalesinde bu karşıtlığını şu şekilde ifade eder (alıntı içindeki tırnak işaretleri Dugin’e ait):

“Geleneksel birey, ‘Aydınlanma’ öncesi çağda şiddeti bir prensip olarak benimsemiş ve dönemsel karşıtlıkları bu düzleme oturtmuştur. Bu bağlamda, şiddetin meşrulaştırılması öznel bir niteliğe sahip olmuştur. ‘Aydınlanma’ sonrasında insan merkezli düşünce, insan hakları, mantıksallık ve pozitivizm gibi ‘ilerici’ akımlar ise geleneksel toplumun yapısına aykırı olarak şiddetin meşrulaştırılmasını nesnelleştirme yoluna gitmiş ve şiddet prensibini ortadan kaldırmıştır. […] Metafiziksel meşruiyetini yitiren şiddet, barbar bir şekle bürünmüş ve bireyin özü her ne kadar değiştirilemese de, meşruiyetin kaynağı ‘öz savunma’ olmuş ve şiddet, prensip olarak yasaklanmıştır. […] Bu noktadan sonra ‘güvenlik’ ve ‘insan hakları’, para gibi soyut materyallerle ölçülmeye başlamıştır.”

Görüldüğü üzere Dugin, biraz Marinettivari bir yaklaşımla, şiddetin evrensel ilkelere bağlı bir şekilde kullanılmasının “geleneksel bireyi” yozlaştırdığını savunmakta ve şiddetin kendisinin bir ilke olduğunu ifade etmektedir. Aynı makalenin devamında (“Terörizmin Metafiziksel Yaratılışı” başlığı altında) “günümüz liberalizmi”ni oluşturan unsurlar arasında “kadınların oy verme hakkı, devletin mekanizmasının zayıflatılması, ‘insan hakları’ savunuculuğu”nu gösteren Dugin’in liberalizm eleştirisinin ileriden değil, Neanderthaller zamanından geldiği aşikardır.

Dugin, bu bağlamda, sosyalizm karşıtıdır.

Öyle ki, “Dördüncü Siyasi Teori’nin Avrupa’da Yaygınlaşması İhtimalleri Üzerine Öneriler” başlıklı makalesinde -Marx ve Engels’in “Komünist Manifesto”nun ikinci bölümünde (“Proleterler ve Komünistler”) her ülkenin kendine özgü yöntemlerle sosyalizme ulaşacağını ifade ettiği gerçeğini görmezden gelerek- sosyalizmi “liberal modernitenin bir ürünü olan, ön-modernitenin uç noktadaki (крайний, extreme) dinsel genişlemesi” olarak tanımlamakta ve sosyalizmi “gnostisizm” ile ilişkilendirmektedir.

Dugin’in Marx cehaleti/aymazlığı bununla da sınırlı değildir. “Marx’ta olmayan” orta sınıf kavramını sanki Marx hiç ele almamış gibi burjuva devrimlerinin getirisi olan ulusçuluk ile ilişkilendiren Dugin, “bir ulusçu için ulusun dışında ulusal ve toplumsal risk vardır” ifadesiyle devrimler tarihi konusunda ne kadar “bilgili” olduğunu ortaya koymuştur. Dugin ayrıca, Marx’ın iktisadi tahlillerini son derece kaba ve yüzeysel bir şekilde ele alarak “proleter devrim” kavramını “mesih beklemekle” ilişkilendirmekte ve daha sonra da değineceğim “Faşizmin Dördüncü Siyasi Teori Açısından Eleştirisi” başlıklı makalesinde “ancak Marksistlerin aptalca materyalizmleri ve mekanik determinizmleriyle birlikte sonu geldiğinde neo-Nazileri yenebiliriz” gibi bir akıl tutulması ürününü ortaya koyabilmektedir.

Böylece Dugin’in bilimsel metotlara yaklaşımını da netleştirmiş olduk. Peki Dugin, “modern dünya”nın yerine ne koymak istiyor?

Yanıt basit: Bir Rus İmparatorluğu ve “gelenek” üzerine kurulu toplum yapısı.

İlkinden başlayalım: “Rus İmparatorluğu” ya da “Büyük Rusya”, Dugin’in fikrinde bazen açık, bazen kapalı bir şekilde ifade edilen ve “Avrasyacılık” kavramının içine işlenmiş bir kavram.

Kısa bir örnek verecek olursak, “Putin ve İmparatorluk” başlıklı makalesi kullanılmaya elverişlidir. Dugin, söz konusu makalede kullandığı, “Bugün Avrasya içinde dirilen Büyük Rusya, bağımsız bir yeni İmparatorluk niteliğini taşıyor. Bu bir Sovyet dirilişi değil, bu fikir (sosyalizm) öldüğünden dolayı; fakat  etnik olarak Rus da değil zira ortak bir dinsellik yok. Avrasyalılığın önerdiği, Rus İmparatorluğu ve Sovyetler Birliği’nden kalan Büyük Alan’da yeni bir imparatorluk kurmaktır.” ifadesiyle Avrasya’yı “yeni bir Rus İmparatorluğu” ya da “yeni bir Büyük Rusya”nın yapıtaşı olarak gördüğünü gösteriyor. Bunun felsefi açıdan sosyalizmle alakası olmadığı aşikardır; onu geçtim, sosyalist niteliği olmayan bir “Rus İmparatorluğu” fikri, enerjiye ihtiyaç duyan ülkemizin Kafkasya ve Batı Asya’daki çıkarlarına aykırıdır. Buraya sonra geleceğim.

Çağdaş ulus toplumuna karşı olan Dugin’in önerdiği topluma gelirsek: Çok inançlı ve her etnik grubun ve inanç grubunun kendini yönettiği mikro grupçuklardan oluşan bir büyük imparatorluk. Bunun için “Dördüncü Siyasi Teori Programı”nı okumak yeterli. Bir örnek verecek olursak: “Her toplum, ruhanilik ve materyalizm arasındaki dengeyi kendisi kurmalıdır. […] Yine de güç, ‘demokratik prosedürlerle’ belirlenenlerin elinde değil, en zekilerin, en yeteneklilerin, en ruhanilerin elinde olmalıdır.”

Özetle, Dugin’deki “Avrasya” kavramı, Partimizin önerdiği “gelişen kamucu uygarlık”tan öte, esası “ruhani” olan bir “Büyük Rusya” ideali üzerine kuruludur.

Başka bir ifadeyle Dugin, genişlemeci ve gerici yaklaşımıyla Partimizden hem teorik olarak, hem de pratik olarak uzaktır.

2) Aleksandr Dugin, açıkça faşist örgütlerle işbirliği yapmaktadır: Bu yönü partililerce pek bilinmez ama Aleksandr Dugin, bilhassa Avrupa’da, açıkça faşist örgütlerle işbirliği yapmaktan çekinmeyen bir siyasi figürdür. Bu durum, Avrupa’daki sosyalist partilerle (ki, ne olursa olsun, ideolojik olarak bize Dugin’den daha yakındır) ilişkilerimizin gelişmesi önünde önemli bir engeldir (ileriki satırlarda ayrıntılandıracağım).

Bu örgütler arasında şüphesiz en çok göze çarpan, Yunanistan’ın Altın Şafak Partisi’dir. İstanbul’un, İzmir’in ve Trabzon’un “tekrar fethi”ni öngören bu parti, “Megali İdea”nın diriltilmesinden yanadır ve geçtiğimiz yıl Selanik’te bulunan Atatürk’ün eski evinin önünde yaptığı ırkçı, Türk düşmanı eylemle gündeme gelmiştir.

Bu örgütün Dugin’le ilişkisi, yeni ve belirgin. 2013 yılının kasım ayında, Altın Şafak Partisi’ne bağlı bir internet sitesinde (ki bu daha sonra Foreign Affairs’e de konu oldu) Aleksandr Dugin ile Altın Şafak Partisi Genel Sekreteri Nikolaos Mikaloliakos’un mektuplaştığı ve bu mektuplaşmada “Atlantik Cephesi karşısında ortak tavır alınabileceği” konusunda görüş birliğine varıldığı gibi Aleksandr Dugin’in, Altın Şafak yöneticilerini Moskova’ya davet ettiği belirtildi. Bu haberin doğruluğu, bir Altın Şafak heyetinin geçtiğimiz mayıs ayında Moskova’da Dugin’i ziyaret etmesiyle kanıtlandı. Söz konusu buluşmada taraflar “Ortodoks değerleri” üzerinde bir “mücadele alanı” oluşturmaya karar vermiş ve Altın Şafak kendisini “Rusya’nın doğal müttefiki” olarak nitelemiştir.

Dugin’in işbirliği yaptığı ikinci büyük faşist oluşum, kendini “Turancı” olarak niteleyen Macar Jobbik örgütüdür. Jobbik’in Türkiye’de Milliyetçi Hareket Partisi’yle (MHP, NATO yanlısı olmasına “rağmen”) bağları olduğu gibi (ki Jobbik’in lideri Gabor Vona, geçtiğimiz yıl Sakarya Üniversitesi’nde bir konuşma yapmış ve MHP’lilerle bir araya gelmiştir) Macaristan’daki göçmenlere ve Romanlara karşı “radikal” politikalar öngördüğü de bir sır değildir. Dugin’in önderliğindeki Uluslararası Avrasya Hareketi’ne dahil olan Jobbik, söz konusu hareketin dergisi olan “Avrasya İlişkileri Dergisi”ne (“Journal of  Eurasian Affairs”) de sıkça katkıda bulunmaktadır (bu derginin varlığından haberdar olan var mı?).

Dugin’in bu iki büyük örgüt haricinde Fransa’da Alain de Benoist önderliğindeki “Yeni Sağ” (ki bu oluşum Dugin’e benzer bir Marx cehaletine/aymazlığına sahiptir) ve İtalya’da post-faşist Claudio Mutti ile işbirliği yapan Dugin, her ne kadar 70’lerin sonlarında Türkiye’ye gelip Genel Başkan Doğu Perinçek ile tanıştığını iddia eden (bir yıl öncesine kadar hocalığını yaptığı Komünist Yeniden Kuruluş Partisi üyesi Yoldaş Gabriele Repaci’den öğrendiğim kadarıyla), geçtiğimiz aylarda kaybettiğimiz Costanzo Preve gibi samimi Marksistlerle yakınlaşabilse de, ağırlıklı olarak aşırı sağla işbirliği yapmıştır.

Dugin’in bu yaklaşımı, Partimizin İtalya temsilcisi olarak görevimi icra etmemde çeşitli zorluklarla karşılaşmama yol açmıştır. Örnek verecek olursam: İtalyan Komünistleri Partisi’nin Uluslararası İlişkiler Bürosu (ki Rusya Federasyonu Komünist Partisi’nde bağlantıları vardır), Partimizle ilişki kurulmamasının sebepleri arasında Partimizin “faşist Dugin” ile olan ilişkilerini öne sürmüştü (yine de ben aynı partinin eğitim organı olan Kızıl Ev’deki yoldaşlarla ile iyi ilişkilere sahibim) ve aynı durum, Komünist Parti-Halkçı Sol’un Lazio Bölgesi gençlik önderleriyle ile olan görüşmemizde, her ne kadar siyasi “kibarlık” çerçevesinde olsa da, karşı-argüman kaynağı olmuştu.

Ölçmemiz gereken, Dugin’le birlikteliğin artılarının bahsettiğim eksileri karşılayıp karşılamadığıdır. Fikrimce herhangi bir artısı olmadığı için, eksilerin egemen olduğu kanısındayım. Kendimizi Dugin’in küçük ve gerici bağlantı ağının içine hapsetmemiz, büyük bir yanlıştır.

3) Dugin’in Avrasyacılığı Türkiye’nin ve sosyalizmin çıkarına değildir: Bu madde, belli ölçüde birinci madde ile ilişkili fakat bu noktada meseleyi ağırlıklı olarak iktisadi ve jeopolitik açıdan değerlendireceğim.

Dugin’de “Avrasyacılığın”, bir “Büyük Rusya” hedefine karşılık geldiğini ve bu “Büyük Rusya”nın sosyalist bir niteliği olmadığını daha önce ifade etmiştim.

Peki Dugin’in hayalindeki Rusya’nın genişlemek istediği “Büyük Alan” neye karşılık geliyor? Bu sorunun yanıtını kendisinin “magnum opus”u sayabileceğimiz “Jeopolitiğin Temelleri”, ya da Türkiye’deki adıyla “Rus Jeopolitiği” kitabında bulabiliriz (ben İngilizcesini okuduğum için alıntılardaki tercümeler bana aittir).

Birkaç alıntı yapacak olursak:

“Rusya’nın Kafkasya’daki geleneksel ve güvenilir müttefiki olan Ermenistan çok temel bir jeopolitik öneme sahip. Ermenistan, kuzeye ve doğuya yönelecek Türk saldırılarını püskürtmek için önemli bir stratejik üs niteliğindedir. Azerbaycan’ı da İran’la paylaşmak mantıklı olacaktır. Dolayısıyla Erivan-Moskova-Tahran ekseninin kurulması elzemdir. Bu bağlamda Türkiye içinde de jeopolitik şoklar yaratılmalıdır.” (sayfa 352)

“Eğer Azerbaycan Türk yanlısı politikalarını devam ettirirse o ‘ülke’ Ermenistan, Rusya ve İran arasında paylaşılmalıdır. Aynı şey, Kafkasya’nın diğer mikrobölgeleri olan Çeçenistan, Abhazya, Dağıstan vb. için de geçerlidir.” (sayfa 243)

“Avrasya projesinde Türkiye’ye ‘günah keçisi’ rolü biçilmelidir. Kürtler, Ermeniler ve diğer Türk azınlıkları isyana teşvik edilmelidir.” (sayfa 244)

“Çin, jeopolitik açıdan Rusya’nın güneydeki en tehlikeli komşusudur.” (sayfa 359, bu arada bu bölümün başlığı “Çin’in Çöküşü”)

“Avrasya, Çin’in dağılması ve bölge devletlerince idari-siyasi olarak paylaşılması için elinden geleni yapmalıdır.” (sayfa 360)

“Tibet-Şincan-Moğolistan-Mançurya ekseni, Rusya için bir güvenlik kemeri niteliğine sahip olmalıdır.” (sayfa 363)

Gördüğünüz üzere Dugin, Avrasya meselesine bir “anti-emperyalist” olarak değil, bir Rus şovenisti olarak yaklaşmaktadır. 2008 yılında, Genel Sekreterimiz Hasan Basri Özbey’in bir Star Gazetesi yazarına verdiği yanıtta Dugin’in Genel Başkan Doğu Perinçek ile görüştükten sonra “Türkiye ile ilgili bazı yanlış görüşlerini düzelttiği” (ki ülkemizi bölmeyi amaçladığından ötürü, kanımca Dugin’in söz konusu görüşlerinin tamamı yanlıştan öte tehlikelidir) ve bunu “Türkiye’nin Jeopolitiği” adlı kitabında belirttiği ifade edilmişti. “Türkiye’nin Jeopolitiği” isimli kitabı okumadığım için üzerinde yorum yapamam; fakat bu kitabın uluslararası kamuoyu ve Rus halkı tarafından neredeyse hiç bilinmediği ve siyasi çevrelerde (ki buna Dugin’in şürekası da dahildir) en çok konuşulan Dugin “eserinin” yukarıda alıntıladığım “Jeopolitiğin Temelleri” olduğu açık bir gerçektir. Bu durumun Dugin tarafından bilinmediği de düşünülemeyeceğine göre Dugin’in en iyi ihtimalle ikiyüzlü bir yaklaşım içinde olduğu çıkarımında bulunabiliriz. Kaldı ki, Dugin Çin ile ilgili görüşlerini çok az bir değişiklikle (ki bu değişikliği Genel Başkan Doğu Perinçek’ten ziyade Vladimir Putin’e bağlıyorum) halen savunmakta ve kendisine bağlı hareketin internet sitelerinde Çin bayrağı olarak Tayvan (Komintang) bayrağı kullanılmaktadır.

Üstelik Dugin’in “jeopolitik teorileri”nin ekonomik ve sosyal temellerden yoksun olduğu, ya da bu temellerin bilinçli olarak saklandığı aşikar. Şovenist bir imparatorluk fetişisti görüntüsü veren Dugin’in, olayın ekonomik boyutunu kavradığını varsayarak kısa bir “Büyük Rusya” tahlili yapmakta fayda var.

Öncelikle şunu belirtmeliyim: Partimizin son dönemde ortaya koyduğu Batı Asya Birliği Projesi, Türkiye’de olası bir devrimin finansmanının önündeki en büyük engel olan enerji sorununu çözmesi açısından son derece isabetlidir. Söz konusu projenin, İran’ın pazar sıkıntısını ortadan kaldırması, Azerbaycan’ın alternatif bir rekabet metodu aramasını engellemesi ve bölgede güvenlik için işbirliğinin sıkılaşması açısından bölgenin diğer büyük devletinin (İran) çıkarına olacağı da açıktır.

Bununla birlikte, bu projeye en az İsrail kadar muhalif olacak bir devlet varsa, o da Rusya’dır; zira Rusya’nın gözünde Türkiye bir “garanti pazar”dır ve Batı Asya Birliği Projesi, Azerbaycan’ın Kafkasya’daki Rus üssü niteliğindeki Ermenistan’a karşı elini güçlendirecek bir projedir.

Biri ekonomik, diğeri jeopolitik olan bu iki sebebin birincisi, Erdoğan-Putin ilişkisinin pürüzlere rağmen olumlu seyretmesinin temel sebebidir. İkincisiyse, bugün, bu projenin yokluğunda, Azerbaycan’ın İsrail’e yakınlaşma ve ABD-Rusya arasında denge siyaseti uygulama zorunluluğu hissetmesinin temel sebebidir.

Dolayısıyla:

a) Dugin’in öngördüğü “Avrasya” (hattâ Putin’in öngördüğü “Avrasya” bile), Partimizin önerdiği Batı Asya Birliği Projesi ile çelişmektedir ve Türkiye’nin çıkarlarına aykırıdır.
b) Rusya için temel çıkarlarını zedelemediği ve doğalgaz talebi olduğu sürece Erdoğan Hükümeti/Rejimi bir sıkıntı yaratmaz.
c) Rusya’ya birinci ve ikinci maddelerde belirttiğim veriler ışığında yaklaşılmalıdır; yani, emperyalizmin saldırısına uğradığı (Ukrayna gibi) ve emperyalizmin saldırısına uğrayan diğer devletlere destek verdiği (Suriye gibi) zaman desteklenmeli fakat bu destek mutlak nitelikte olmamalıdır. Rusya ile özellikle Kafkasya ve Kıbrıs’ta hesaplarımız farklıdır ve Rusya’daki hakim güçler, bizimle aynı ideolojiye sahip değildir. Kaldı ki, Rusya’nın Gürcistan müdahalesinde izlediği etnik bölücü politika, bölgemiz için zararlı bir örnektir ve Saakaşvili’nin Atlantikçi olduğu gerçeğiyle meşrulaştırılamaz.

4) Parti, sola güvenmelidir: Partimiz, anladığım kadarıyla, MDD çizgisini “evrenselleştirmek” adına dünyada “anti-emperyalist” veya “Atlantik karşıtı” olarak algıladığı güçlerle, ideolojik eğilimine bakmaksızın işbirliği yapma eğilimlidir. Bu algılarda kimi zaman yanılgıya düşüldüğü gibi bu yanılgılar partimizi uluslararası alanda yalnızlaştırmaktadır. Bundan dolayı, Avrupa’daki samimi sosyalistlerin (PKK’yi desteklemeyenlerden bahsediyorum) önemli kısmı TKP’yi Türkiye’deki en büyük sosyalist parti sanmaktadır.

TKP’nin işlevsizliği bir kenara, partimiz için Uluslararası Avrasya Birliği’nde bir gelecek yoktur. Bu durum, bulunduğumuz kıtada gelişen ülkeler kümesini niteleyen “Avrasya” için bir gelecek olmadığını ifade etmez; daha ziyade Dugin ile ittifakın çıkmaz yol olduğunu ifade eder. Öyle ki, “Avrasya Birliği”ni telaffuz eden Rusya Federasyonu Komünist Partisi, Belarus Komünist Partisi, Kazakistan Komünist Partisi, Letonya Sosyalist Partisi gibi örgütler Dugin ve gerici çevresinden uzak durmakla birlikte sosyalist bir Avrasya fikrinde birleşmektedirler.

Bundan öte, dünyada Partimiz gibi MDD’yi savunan sosyalist partiler de mevcuttur. Bu partilerin en başında Güney Afrika Komünist Partisi (ki programının adı dahi “National Democratic Revolution”dır) ve Rusya Federasyonu Komünist Partisi (her ne kadar programını bu şekilde adlandırmasa da esasen MDD’yi savunur) gelmektedir. Bu iki partinin haricinde Partimizin Küba Komünist Partisi ve Kore İşçi Partisi gibi devrim partileriyle iyi ilişkiler kurabildiği açıktır.

Dolayısıyla:

a) Partimiz “kimlikçilik” ve “avrokomünizm”den çekinmeden, MDD çizgisinde olan partiler ve samimi olduğu partilerle birlikte olmalı, yani Dünya İşçi ve Komünist Partileri Toplantısı’na katılma talebinde bulunmalıdır.
b) Batı ülkelerinde sosyalist partilerin bir ideolojik izmihlal içinde olması, bu partiler içinde samimi sosyalistler olduğu gerçeğini görmezden gelmemize ve gericilerle işbirliği yapmamıza yol açmamalıdır.
c) Genel olarak Partimiz, yaptığı jeopolitik tahlillerde mutlakçılıktan kaçınmalı ve Avrasya devletlerinin ezici çoğunluğunun kapitalist (emperyalist demiyorum!) olduğu gerçeğini göz önünde bulundurmalıdır.

A Preliminary Investigation into the Political Economy of Lao People’s Democratic Republic

jucheireland.wordpress.com/

Korean Friendship Association Ireland

Marxism Today

A Fresh Look at Everything

The Weekly Bolshevik

Another world is inevitable

Marximus Talks

Opinions on daily events and thoughts on the world's problems

Calcio Turco

Tutto il Calcio in Turchia

Wisconsin Bail Out the People Movement

Bail Out People, Not Banks!

Elsässers Blog

Meine nächsten Auftritte: 25.11, COMPACT-Konferenz, Leipzig: konferenz.compact-shop.de

Savaşan Yazılar

Gün akşamlıdır devletlûm

Blog di Aris Della Fontana

Constanter et non trepide

Partito Comunista - Moesano ☭

I comunisti del Moesano - ascoltarti e progettare

5 soru 5 yanıtta dünya gündemi

Dış Haberler Masası

ilcomunista.it

Se ci manca la bussola osserviamo il cielo e studiamo la terra

The Espresso Stalinist

Wake Up to the Smell of Class Struggle ☭

Centro Studi Anna Seghers

Via Grasselli 4, 20137 Milano (Italia) - annaseghers@libero.it

Red Youth

Each one, teach one!

Sinistra.ch

Blog di informazione e critica sociale della Svizzera Italiana

Aytekin Kaan

Ex aequo.