Aytekin Kaan

Ex aequo.

Month: November, 2014

Avrupa’da Faşizm Tehlikesi, Sermaye ve Sol Tepki

Kuzey Ligi (Lega Nord) lideri Matteo Salvini ve Ulusal Cephe (Front National) lideri Marine Le Pen

Batı Avrupa siyasetini ve Karadeniz’in karşı kıyılarındaki gelişmeleri takip eden dostların bildiği üzere faşizm, farklı şekillerde Avrupa’nın her köşesinde yükselişte olan bir akım. Bu akımın bugünkü temsilcileri, her ne kadar tarihsel savunu mecburiyetinden kaçınmak amacıyla kendilerini “milliyetçi”, “muhafazakâr” veya “sosyal-sağcı” (yahut “korporatist”) olarak tanımlasa da semboller, hitap edilen kesim, söylemler ve belirlenen siyasi hedefler, söz konusu oluşumların hangi tarihsel çizginin devamı olduğunu belirgin kılıyor.

Aslına bakılırsa, gören göz için bu tehlike yeni bir durum değil. Sovyetler Birliği dağıldığından beri bize daha yakın bir coğrafya olan Doğu Avrupa’daki çatışmalar, faşizmin “sosyalizm düşmanı” özünün aslında ekonomik liberalizmi dünyaya dayatmaya çalışan küresel sermaye için ne kadar kullanışlı olduğunu gözler önüne sermişti. Özellikle, siyaset terminolojisine “Balkanlaşma” kavramını “kazandıran” Yugoslav İç Savaşı’nda sosyalistler tarafından “Ustaşe’nin (Tito’nun partizanlarına karşı savaşan Nazi işbirlikçisi Hırvat milliyetçileri) devamı” olarak nitelenen “Hırvat Ulusal Muhafızları”, başta Almanya olmak üzere birçok AB üyesi devlet tarafından desteklenmiş ve söz konusu ülkelerden İtalya ve Danimarka, Almanya ile birlikte Hırvatistan’ın bağımsızlığını savaş bitmeden ve BM kararını beklemeden tanımıştı. Benzer bir yaklaşım Kosova’da da yaşanmış ve uyuşturucu kaçakçılığıyla ün kazanan etnik milliyetçi UÇK (Kosova Kurtuluş Ordusu), NATO tarafından doğrudan, AB tarafından ise dolaylı olarak desteklenmişti. Bugün Hırvatistan’da devlet başkanlığının en güçlü adaylarından birinin eski NATO Genel Sekreter Asistanı olması ve Kosova’nın NATO ve AB tarafından yönetilen bir kukla devlet niteliğinde olması, emperyalizmin faşist ve faşizan gericilikle yaptığı işbirliğinin sonucudur.

Benzer bir kanlı senaryo bugünlerde Ukrayna’da sahneleniyor. George Soros’un ününe ün katan Turuncu “Devrim”in liberal “kahramanları”yla kol kola giren Svoboda ve Praviy Sektor gibi nazist oluşumlar, ABD ve AB tarafından muhatap alınmış ve darbenin başrol oyuncuları olmuştur. Gerçekleşen darbe ise söz konusu oluşumların tarihsel hedeflerini günümüze taşımalarına olanak sağlamış ve komünistler ile Rus azınlık hedef alınmıştır. Ukrayna Komünist Partisi liderine suikast girişiminde bulunulması, aynı partinin düzen partilerince illegalize edilmeye çalışılması ve Ukrayna ordusunun faşist milislerin de desteğiyle (“Azov Taburu” gibi) Rus azınlığın bağımsızlık ilan ettiği bölgelerde (“Novorossiya”) katliamlara girişmesi, Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra bu topraklardaki en büyük emperyalist müdahale olarak niteleyebileceğimiz politikaların sonucudur.

Buraya kadar bize yakın, sermaye merkezlerine uzak topraklarda gerçekleşen olaylardan bahsettik. Türkiye sosyalistleri olarak biz, Ortadoğu denen daha talihsiz bir coğrafyaya da yakın olduğumuzdan ötürü “bit yenikleri” üzerine kafa yormaya ve dahası, bu nevi tehlikeleri damarlarımızda hissetmeye alışkınız; Batı’daki yoldaşlarımızdan bizi ayıran en önemli fark bu olsa gerek.

Öyleyse, siyaseten bugünü dünden ayıran nedir? Yanıt basit: Bizim hissettiğimiz tehlikeleri Batı Avrupa’daki “herhangi birinin” de artık belli ölçüde hissedebiliyor olması. Bunda, başta bahsettiğimiz “faşist diriliş”in rolü büyük; buradayız.

“Batı Avrupa’da faşizm neden dirildi?” sorusuyla başlayacak olursak, konuya bilimsel bir giriş yapmış oluruz. Her ne kadar her ülkenin toplumsal yapısına özgü birçok yan sebep olsa da temel sebepler dört başlıkta özetlenebilir: a) Ortak pazarın sürdürülemez hale gelmesi b) Artan işsizlik c) Faşist oluşumların AB ve göçmen karşıtı bir politika izlemesi, merkez sağın gerilemesi d) Merkez solun sermayeyi pervasızca temsil etmesi ve radikal soldaki revizyonist tahakküm.

İlk madde aslında kapitalizmin yapısal bozukluklarının sonucu fakat “hızlandırılmış entegrasyon”, bu bozukluklara karşı daha çabuk ve şiddetli tepkileri doğurmuş oldu. Farklı ekonomik yapılara sahip ülkelerin aynı para birimini basması ve ortak pazarın oluşturulması sonucu finansal ve endüstriyel altyapıları daha ileri seviyede olan ülkelerin “alacaklı”, söz konusu altyapıları zayıf olan ülkelerin “borçlu” konumuna gelmesi, bugün AB üyesi ülkelerde halkların pazara duyduğu güvensizliğin en önemli sebebi. Söz konusu güvensizlik, Draghi’nin mizahi sayılabilecek çabalarına rağmen (“reflasyon” gibi) yavaş yavaş uçuruma doğru ilerleyen fiyat artışlarını ve tüketimdeki düşüşü açıklıyor ve ikinci maddeye giriş yapmamızı sağlıyor.

Artan işsizlik, belirttiğim üzere, birinci maddeden bağımsız bir şekilde incelenebilecek bir madde değil. Üretilenin satılamadığı ve kâr marjının ivmeli bir şekilde düştüğü bir ekonomik durumda işsizliğin artması, üretim safhasındaki en doğal sonuç. En iyi bildiğim örneği kullanacak olursam İtalya’da toplu taşıma ücretleri son üç yılda yaklaşık %50 artarken aynı süre zarfında temel gıda fiyatlarında da ciddi bir artış gözlemlendi. Bunun yanına genelde %13’e, gençlerdeyse %45’e varan işsizlik oranlarıyla birlikte İtalyan hükümetinin Avrupa’nın en ilerici işçi yasalarından birini değiştirme çabalarını koyduğumuzda toplumsal durumun vehameti belirginleşiyor – ki Yunanistan, Portekiz ve İspanya gibi ülkelerin daha iyi durumda olmadığını biliyoruz.

Son iki paragrafı özetleyecek olursak, AB’nin yanlış politikalar izlediği ve artan işsizliğin birçok ülkede ciddi bir sorun olduğu herkesin malumu. İşte bu noktada faşist oluşumların önerileri göze çarpıyor: Ortak pazardan çıkmak, ulusal para birimlerine dönüş ve “göç kontrolü” adı altında göçmenlerin kovulması.

İlk iki öneri marksist-leninist sol tarafından da kabul görse de üçüncü öneri, faşizmin asıl benliğini göstermesi olarak betimlenebilir; zira işsizliği “ülkeyi işgal eden kanunsuz yabancılar”a bağlayarak bu “yabancıların” yokluğunda “doğru işleyen” bir kapitalist mülkiyet düzeni kurulabileceği iddiasında bulunmak, faşistlerin AB politikalarından ve AB politikalarını savunan geleneksel (merkez) sağdan soğuyan kitleleri kendine çekmek amacıyla kullandığı etkili bir siyaset niteliğindedir. Dahası; kitlelerin bu eğilimi, AB ülkelerindeki ana akım medya tarafından (özellikle Fransa ve İtalya’da) beslenenmekte ve neo-faşist oluşumlara propaganda için verimli bir ortam oluşturulmaktadır. Sonuç ise gittikçe artan ırkçılık ve sistem tarafından ustalıkla kullanılan “siyasi tehdit” korkusudur – başka bir deyişle, AB’nin ilerici bir alternatifinin olmadığı algısının dayatılmasıdır. Bu bağlamda faşizm, dün olduğu gibi bugün de büyük sermayeye hizmet etmektedir.

AB’nin ilerici bir alternatifinin olmadığı algısının yaygınlaşmasını kolaylaştıran unsurlardan biri de merkez solun sistemle tam bir uyum içinde olması ve radikal solun 70’lerin ikinci yarısından berigelen “avrokomünizm” revizyonizminin tahakkümünde olmasıdır. Merkez solun içinde bulunduğu durumu anlamak için Tony Blair’den beri AB üyesi ülkelerde önemli siyasi görevlere getirilmiş merkez sol siyasetçilere bakmak yeterli – ki bugün François Hollande ve Matteo Renzi bu “yeni geleneği” layıkıyla temsil ediyor, görüyoruz. Radikal sol ise Berlin Duvarı’nın yıkılmasını kutlayan Die Linke ve Partito della Rifondazione Comunista gibi partilerden Pentagon’da “Atlantik ittifakına zarar vermeyeceği”ni ifade eden SYRIZA ve eski şovenist çizgisinden ödün vermeyen Fransız Komünist Partisi’ne kadar müthiş bir kafa karışıklığına batmış durumda. Ayrıca, gerek merkez solun, gerekse radikal solun Avrupa merkezli bakış açısından kurtulamamış olması da AB politikalarından şikâyetçi olan Avrupa halklarının sola yönelmesinin önündeki engellerden biri.

Bütün bu ihanet ve kafa karışıklığı içinde faşist oluşumların AB’ye karşı Rus çıkarlarını savunması, olayı daha da karmaşık hale getiriyor; zira söz konusu Ukrayna olduğunda anti-faşist bir söylem kullanan Rus siyaseti, Fransa’da Marine Le Pen’i (Ulusal Cephe), İtalya’da Matteo Salvini’yi (Kuzey Ligi) ve Yunanistan’da (“Rus McCain’i” Aleksandr Dugin aracılığıyla) Nikolaos Mikaloliakos’u (Altın Şafak) muhatap almaktan çekinmiyor. Sonuç olarak faşist oluşumlar, Rusya’nın çıkarları ABD ve AB’ninkilerle çatıştığında kendilerini meşru kılmak için bir söylem daha kazanmış oluyor ve sol düşünce, toplumun belli bir kesimi tarafından AB ile özdeşleştiriliyor.

Çizdiğim tablo pek iç açıcı gözükmüyor olabilir ama marksist-leninist solun hâlâ Avrupa’da önemli bir siyasi güç olduğu da yadsınamayacak bir gerçek. Özellikle Portekiz Komünist Partisi, Bohemya ve Moravya Komünist Partisi, Yunanistan Komünist Partisi ve Belçika İşçi Partisi tarafından ortaya konan bütünlüklü sosyalist çizgi ve siyasi istikrar, sadece marksist-leninist solun nicel anlamda marjinalize olduğu kimi Batı Avrupa ülkelerindeki yoldaşlar için değil, devrimci mücadelenin daha gündemde olduğu sermaye çevresi ülkelerindeki sosyalistler için de bir umut kaynağı. Umudumuz, gerileyen avrokomünizmin boşalttığı alanı marksist-leninist solun doldurmasından yana.

Peki biz Türkiye’nin sosyalistleri olarak bu tabloyu değiştirmek için ne yapabiliriz? Elbette, öncelikle daha yoğun olan Türkiye ve Ortadoğu gündeminde sosyalist bir siyaset izlemek için elimizden geleni yapmalıyız; fakat bunu yaparken mücadelemizin enternasyonal bir mücadelenin bir halkası olduğu gerçeğini unutmamalı ve Avrupa’yı değerlendirirken (Avrupalı yoldaşların Ortadoğu konusunda sıkça yaptığı hataları tekrarlamayarak) öncelikle Avrupalı yoldaşlarımıza danışmalı, ona göre tavır almalıyız. Aksi takdirde yüzeysel bir milliyetçiliğe savrulmamız ve ortak düşmanımız olan küresel sermayeyi unutmamız olasıdır.

Advertisements

I terroristi dell’ISIS a Kobanê (Ayn al-Arab). Israele sostiene l’idea di un “Kurdistan” indipendente!

Pubblicato su sinistra.ch il 10 ottobre 2014.

Il mondo sta guardando la scena con timore: un gruppo di tagliateste creato per ricambiare il gioco sanguinoso nella periferia del mondo – detta Medio Oriente – assedia una piccola città siriana di nome Ayn al-Arab che, nel 2012 era stata conquistata dalle milizie separatiste curde del PYD (il braccio siriano del PKK di Abdullah Öcalan) e che da quel punto in poi viene chiamata Kobanê soprattutto nei media occidentali.

Le immagini sono straordinarie: gli islamici stuprano le donne, uccidono i bambini, le donne resistono con le armi e il popolo curdo combatte il nemico che i loro compatrioti arabi e turcomanni combattevano da anni. A questo punto si realizza l’ipocrisia: la Sinistra occidentale (ormai davvero “sinistrata”) che taceva quando i turcomanni iracheni venivano massacrati dagli stessi mostri dello Stato Islamico o quando l’esercito siriano combatteva quasi tutti i gruppi salafiti nella regione, sono diventati “i sostenitori della resistenza curda” contro “un prodotto turco” (come dire che i fascisti di Pravij Sektor siano un “prodotto ucraino”, negando il burattinaio che li manovra). Una vittoria della disinformazione, forse?

È una domanda complicata, lo so. Poi quando si parla del Medio Oriente gli affari politici sono sempre complicati e spesso sporchi. Per fare un esempio: se una forza anti-imperialista come l’Iran si allea con i peshmerga (le milizie di Massud Barzani), i suoi ex-rivali filo-statunitensi, per poter sconfiggere lo Stato Islamico prima che intervenissero “i campioni della democrazia”, allora la situazione è davvero strana! In ogni caso, dobbiamo notare il successo dell’imperialismo statunitense: quando si pensava che l’Impero fosse morto, lo stesso Impero è riuscito a vincere in due fronti – ma questa è una questione più ampia.

In sintesi, si vede che l’ignoranza occidentale sulle questioni che riguardano il Medio Oriente è stata risuscitata con l’incursione dell’ISIS e più particolarmente con l’assedio di Ayn al-Arab/Kobanê. Una cosa da sottolineare: qui il motivo non è quello di sottovalutare lo sforzo di un popolo che lotta per la sopravvivenza, ma quello di indicare quanto è efficace la disinformazione in Occidente, soprattutto quando si parla delle figure politiche curde come Barzani ed Öcalan.

La minaccia che legittima la balcanizzazione

La frenesia dello Stato Islamico ha avuto inizio con la caduta della città di Mosul in Iraq a giugno. Nello stesso periodo, c’è stato un “cessate il fuoco” assai strano tra l’ISIS e il governo autonomo curdo ad Erbil (come evidenziato anche da note riviste di geopolitica come “Le Monde Diplomatique“) e queste due forze si sono unite di fatto nell’opposizione al governo centrale iracheno, il quale era decisamente filo-iraniano. Questo evento è stato seguito da una dichiarazione molto sincera da parte di Benjamin Netanyahu, il primo ministro israeliano, che ha affermato apertamente che “il Kurdistan deve essere indipendente se vogliamo combattere l’ISIS”. Poi, noti ex-diplomatici israeliani hanno commentato che l’Israele dovrebbe “convincere i turchi che questa mossa è più anti-iraniana che anti-turca”, ma si vedeva che il regime di Tayyip Erdoğan in Turchia non aveva bisogno di una tale convinzione: infatti, la prima esportazione ufficiale di petrolio del governo autonomo curdo è stato realizzato proprio grazie alla Turchia e l’importatore non era altro che …Israele!

E questo che cosa c’entra con il PKK, che è un’entità diversa dal governo autonomo curdo in Iraq? Innanzitutto, è un dato di fatto che il PKK è stata la prima fazione ad avvantaggiarsi dall’autonomia curda in Iraq, considerando il fatto che il loro quartier generale sta a Monte Qandil che si trova proprio nella zona amministrata dall’attuale governo autonomo. Un’organizzazione che non ha sparato neanche una volta agli invasori statunitensi, il PKK è sempre stato di fatto protetto dalle azioni degli Stati Uniti nella regione, come appunto la dichiarazione di una “no-fly zone” dopo la Guerra del Golfo e l’opposizione degli Stati Uniti ad un’operazione militare turca nella zona amministrata dai curdi nel 2008 (la quale è stata seguita da una simile opposizione ad un’operazione militare iraniana più recente). Peraltro, il PKK e il governo autonomo curdo in Iraq sono alleati ufficiali contro l’ISIS e godono dell’appoggio degli Stati Uniti. Si può dedurre la densità di questa alleanza anche dall’ultima lettera di Öcalan a Barzani. Due condottieri che lottano per il proprio “Kurdistan”, anche se non hanno delle ideologie molto diverse – è una storia che si può sentire in qualsiasi periodo di caos, ma di questo parleremo dopo.

L’ordine del giorno: negoziare

Non è un fatto ben conosciuto in Occidente ma il regime di Erdoğan in Turchia e il PKK negoziano apertamente dal 2013 e ultimamente è stata emanata una legge che agevola i negoziati tra le parti. Infatti tali negoziati sono stati il primo motivo con cui il movimento separatista curdo decise di ritirarsi dalle proteste di massa contro Erdoğan partite dal Gezi Park nell’estate 2013, dichiarando addirittura che “abbiamo visto dei manifestanti che volevano realizzare un colpo di stato e rovesciare il governo, perciò ci siamo allontanati da Gezi Park”. Anche oggi vediamo che sia il regime turco che il PKK si minacciano vicendevolmente di “cessare i negoziati” quando l’altra parte non accetta le sue condizioni. In altre parole, mentre la Turchia rischia di diventare una nuova Jugoslavia e i cittadini coraggiosi della Siria combattono le orde jihadiste, questi “rappresentanti” dei propri popoli agiscono come se tutto questo fosse un gioco di poker in cui “è all-in: o si vince tutto o si perde tutto”. Da non dimenticare che parliamo di un’organizzazione il cui leader si era definito chiaramente come un “subappaltatore” degli altri, possiamo davvero aspettare una minima sensibilità?

Un “leader” in fuga

Quando c’è una lotta, i leader rimangono con i loro seguaci per guidarli: questa è la regola generale. Ciò comunque non vale nel caso della resistenza ad Ayn al-Arab/Kobanê, siccome il leader del PKK siriano, Salih Müslim, è scappato in Danimarca circa una settimana fa per “fare dei colloqui”. È una storia strana ma non finisce qui: dopo aver fatto i “colloqui”, Müslim è venuto in Turchia per dialogare con l’intelligence turca (il cosiddetto MİT) e il primo ministro turco Ahmet Davutoğlu (come ha riportato il settimanale “soL”, organo del Partito Comunista (KP) di Turchia). La notizia è stata confermata da una fonte filo-governativa, il quotidiano “Sabah”, la quale ha sottolineato che Müslim ha promesso di “NON collaborare con l’esercito siriano” (contro l’ISIS) in cambio dell’aiuto turco. Più recentemente, lo stesso Müslim ha commentato, riferendosi ai suoi incontri in Turchia, quanto segue: “collaboriamo anche con il Libero Esercito Siriano per combattere lo Stato Islamico […] la Turchia dovrebbe sostenerci nella nostra lotta, è uno dei punti sui quali abbiamo raggiunto un accordo […] saremmo favorevoli ad una soluzione che include anche la Turchia”. A questo punto sarebbe opportuno ricordare che il PYD, ossia la sezione siriana del PKK, aveva collaborato col Libero Esercito Siriano prima di dichiararsi neutrale, e in seguito aveva cominciato a collaborare con l’Esercito Nazionale Siriano (guidato dal Presidente Bashar al-Assad e sostenuto dal Partito Comunista Siriano) solo dopo aver visto che quest’ultimo stava vincendo.

Una forza progressista?

Uno dei principali argomenti a favore del PKK è senza dubbio il “fatto” che esso è una “forza progressista” nella regione. Se il punto di riferimento è l’ISIS, allora anche Erdoğan potrebbe essere considerato progressista, ma per assolutizzare tale analisi ci vuole anche un approccio progressista generale. Mi pare che ci sia un po’ di confusione su questo punto. Infatti penso che nessuno sia venuto a sapere che il PKK usa una retorica assai islamista in Turchia e organizza eventi per promuovere una società “fedele alle tradizioni dei nostri popoli” per “combattere la modernità”. Uno di questi eventi era il “Congresso per un Islam democratico” in cui Öcalan è intervenuto con una lettera nella quale ha affermato “ritengo che dobbiamo incorporare la nostra lotta democratica e popolare nei principi della religione islamica contro lo statalismo rappresentato dai due grandi centri politici dell’Islam attuale: il nazionalismo arabo e lo sciismo iraniano […] è importante vedere che il concetto moderno dell’Umma (unità religiosa nella terminologia islamica) è multiculturale.” Inoltre si vede che il PKK si allontana sempre di più dal concetto del socialismo. Infatti, Öcalan non si considera più un marxista, definendosi come “un hegeliano” e riferendosi alla sua lotta come “una lotta contro la modernità rappresentata dal capitalismo e dagli stati nazionali” . Più recentemente, uno scrittore del giornale filo-PKK “Özgür Gündem”, ha “sviluppato” questa posizione di Öcalan dicendo che “il concetto dell’autonomia democratica è un concetto più progressista del socialismo”. Abbiamo visto un approccio simile, che però ha avuto anche un carattere provocatorio anche durante le ultime manifestazioni a favore della resistenza ad Ayn al-Arab/Kobanê, in cui i manifestanti affiliati al PKK hanno bruciato le statue di Mustafa Kemal Atatürk, il comandante anti-imperialista e amico dei Sovietici, nonché fondatore della Turchia laica e moderna.

Sul ruolo reazionario del PKK si possono dire tante cose, ci limitiamo ad affermare qui che la lotta per la sopravvivenza delle donne in Siria settentrionale non riflette l’ideologia dei personaggi che pretendono di essere i “rappresentanti” dei curdi.

Solidarietà e i vari toni di grigio

Come si può vedere, nel Medio Oriente, e più particolarmente in quest’ultimo assedio, non si può parlare di uno scontro tra nero e bianco, ma esistono i vari toni (scuri) di grigio. È vero che c’è una lotta orgogliosa da parte del popolo curdo contro le orde jihadiste create dall’imperialismo statunitense, ma è un dato di fatto che se le figure politiche curde non avessero “negoziato” con le forze reazionarie nella regione (come il Libero Esercito Siriano e il regime di Erdoğan) per balcanizzare la Siria, oggi lo Stato Islamico non avrebbe avuto la possibilità di massacrare il popolo curdo. In questa crisi politica ed umanitaria, un comunista dovrebbe opporsi a qualsiasi intervento militare dagli eserciti della NATO (e qui una parte della sinistra turca si è persa completamente), rimanere solidale con i popoli della Siria che resistono all’imperialismo, richiedere l’apertura dei confini per permettere ai contadini curdi di aiutare i loro parenti in Siria ed esigere che lo Stato turco smetta di fornire armi alle organizzazioni fondamentaliste e separatiste, lo Stato Islamico e il PYD in primis.

jucheireland.wordpress.com/

Korean Friendship Association Ireland

Marxism Today

A Fresh Look at Everything

The Weekly Bolshevik

Another world is inevitable

Marximus Talks

Opinions on daily events and thoughts on the world's problems

Calcio Turco

Tutto il Calcio in Turchia

Wisconsin Bail Out the People Movement

Bail Out People, Not Banks!

Elsässers Blog

Meine nächsten Auftritte: 19.9, Cotta bei Pirna, 20.9. Halle

Savaşan Yazılar

Gün akşamlıdır devletlûm

Blog di Aris Della Fontana

Constanter et non trepide

Partito Comunista - Moesano ☭

I comunisti del Moesano - ascoltarti e progettare

5 soru 5 yanıtta dünya gündemi

Dış Haberler Masası

ilcomunista.it

Se ci manca la bussola osserviamo il cielo e studiamo la terra

The Espresso Stalinist

Wake Up to the Smell of Class Struggle ☭

Centro Studi Anna Seghers

Via Grasselli 4, 20137 Milano (Italia) - annaseghers@libero.it

Red Youth

Each one, teach one!

Sinistra.ch

Blog di informazione e critica sociale della Svizzera Italiana

Aytekin Kaan

Ex aequo.