Avrupa’da Faşizm Tehlikesi, Sermaye ve Sol Tepki

by aytekinkaankurtul

Kuzey Ligi (Lega Nord) lideri Matteo Salvini ve Ulusal Cephe (Front National) lideri Marine Le Pen

Batı Avrupa siyasetini ve Karadeniz’in karşı kıyılarındaki gelişmeleri takip eden dostların bildiği üzere faşizm, farklı şekillerde Avrupa’nın her köşesinde yükselişte olan bir akım. Bu akımın bugünkü temsilcileri, her ne kadar tarihsel savunu mecburiyetinden kaçınmak amacıyla kendilerini “milliyetçi”, “muhafazakâr” veya “sosyal-sağcı” (yahut “korporatist”) olarak tanımlasa da semboller, hitap edilen kesim, söylemler ve belirlenen siyasi hedefler, söz konusu oluşumların hangi tarihsel çizginin devamı olduğunu belirgin kılıyor.

Aslına bakılırsa, gören göz için bu tehlike yeni bir durum değil. Sovyetler Birliği dağıldığından beri bize daha yakın bir coğrafya olan Doğu Avrupa’daki çatışmalar, faşizmin “sosyalizm düşmanı” özünün aslında ekonomik liberalizmi dünyaya dayatmaya çalışan küresel sermaye için ne kadar kullanışlı olduğunu gözler önüne sermişti. Özellikle, siyaset terminolojisine “Balkanlaşma” kavramını “kazandıran” Yugoslav İç Savaşı’nda sosyalistler tarafından “Ustaşe’nin (Tito’nun partizanlarına karşı savaşan Nazi işbirlikçisi Hırvat milliyetçileri) devamı” olarak nitelenen “Hırvat Ulusal Muhafızları”, başta Almanya olmak üzere birçok AB üyesi devlet tarafından desteklenmiş ve söz konusu ülkelerden İtalya ve Danimarka, Almanya ile birlikte Hırvatistan’ın bağımsızlığını savaş bitmeden ve BM kararını beklemeden tanımıştı. Benzer bir yaklaşım Kosova’da da yaşanmış ve uyuşturucu kaçakçılığıyla ün kazanan etnik milliyetçi UÇK (Kosova Kurtuluş Ordusu), NATO tarafından doğrudan, AB tarafından ise dolaylı olarak desteklenmişti. Bugün Hırvatistan’da devlet başkanlığının en güçlü adaylarından birinin eski NATO Genel Sekreter Asistanı olması ve Kosova’nın NATO ve AB tarafından yönetilen bir kukla devlet niteliğinde olması, emperyalizmin faşist ve faşizan gericilikle yaptığı işbirliğinin sonucudur.

Benzer bir kanlı senaryo bugünlerde Ukrayna’da sahneleniyor. George Soros’un ününe ün katan Turuncu “Devrim”in liberal “kahramanları”yla kol kola giren Svoboda ve Praviy Sektor gibi nazist oluşumlar, ABD ve AB tarafından muhatap alınmış ve darbenin başrol oyuncuları olmuştur. Gerçekleşen darbe ise söz konusu oluşumların tarihsel hedeflerini günümüze taşımalarına olanak sağlamış ve komünistler ile Rus azınlık hedef alınmıştır. Ukrayna Komünist Partisi liderine suikast girişiminde bulunulması, aynı partinin düzen partilerince illegalize edilmeye çalışılması ve Ukrayna ordusunun faşist milislerin de desteğiyle (“Azov Taburu” gibi) Rus azınlığın bağımsızlık ilan ettiği bölgelerde (“Novorossiya”) katliamlara girişmesi, Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra bu topraklardaki en büyük emperyalist müdahale olarak niteleyebileceğimiz politikaların sonucudur.

Buraya kadar bize yakın, sermaye merkezlerine uzak topraklarda gerçekleşen olaylardan bahsettik. Türkiye sosyalistleri olarak biz, Ortadoğu denen daha talihsiz bir coğrafyaya da yakın olduğumuzdan ötürü “bit yenikleri” üzerine kafa yormaya ve dahası, bu nevi tehlikeleri damarlarımızda hissetmeye alışkınız; Batı’daki yoldaşlarımızdan bizi ayıran en önemli fark bu olsa gerek.

Öyleyse, siyaseten bugünü dünden ayıran nedir? Yanıt basit: Bizim hissettiğimiz tehlikeleri Batı Avrupa’daki “herhangi birinin” de artık belli ölçüde hissedebiliyor olması. Bunda, başta bahsettiğimiz “faşist diriliş”in rolü büyük; buradayız.

“Batı Avrupa’da faşizm neden dirildi?” sorusuyla başlayacak olursak, konuya bilimsel bir giriş yapmış oluruz. Her ne kadar her ülkenin toplumsal yapısına özgü birçok yan sebep olsa da temel sebepler dört başlıkta özetlenebilir: a) Ortak pazarın sürdürülemez hale gelmesi b) Artan işsizlik c) Faşist oluşumların AB ve göçmen karşıtı bir politika izlemesi, merkez sağın gerilemesi d) Merkez solun sermayeyi pervasızca temsil etmesi ve radikal soldaki revizyonist tahakküm.

İlk madde aslında kapitalizmin yapısal bozukluklarının sonucu fakat “hızlandırılmış entegrasyon”, bu bozukluklara karşı daha çabuk ve şiddetli tepkileri doğurmuş oldu. Farklı ekonomik yapılara sahip ülkelerin aynı para birimini basması ve ortak pazarın oluşturulması sonucu finansal ve endüstriyel altyapıları daha ileri seviyede olan ülkelerin “alacaklı”, söz konusu altyapıları zayıf olan ülkelerin “borçlu” konumuna gelmesi, bugün AB üyesi ülkelerde halkların pazara duyduğu güvensizliğin en önemli sebebi. Söz konusu güvensizlik, Draghi’nin mizahi sayılabilecek çabalarına rağmen (“reflasyon” gibi) yavaş yavaş uçuruma doğru ilerleyen fiyat artışlarını ve tüketimdeki düşüşü açıklıyor ve ikinci maddeye giriş yapmamızı sağlıyor.

Artan işsizlik, belirttiğim üzere, birinci maddeden bağımsız bir şekilde incelenebilecek bir madde değil. Üretilenin satılamadığı ve kâr marjının ivmeli bir şekilde düştüğü bir ekonomik durumda işsizliğin artması, üretim safhasındaki en doğal sonuç. En iyi bildiğim örneği kullanacak olursam İtalya’da toplu taşıma ücretleri son üç yılda yaklaşık %50 artarken aynı süre zarfında temel gıda fiyatlarında da ciddi bir artış gözlemlendi. Bunun yanına genelde %13’e, gençlerdeyse %45’e varan işsizlik oranlarıyla birlikte İtalyan hükümetinin Avrupa’nın en ilerici işçi yasalarından birini değiştirme çabalarını koyduğumuzda toplumsal durumun vehameti belirginleşiyor – ki Yunanistan, Portekiz ve İspanya gibi ülkelerin daha iyi durumda olmadığını biliyoruz.

Son iki paragrafı özetleyecek olursak, AB’nin yanlış politikalar izlediği ve artan işsizliğin birçok ülkede ciddi bir sorun olduğu herkesin malumu. İşte bu noktada faşist oluşumların önerileri göze çarpıyor: Ortak pazardan çıkmak, ulusal para birimlerine dönüş ve “göç kontrolü” adı altında göçmenlerin kovulması.

İlk iki öneri marksist-leninist sol tarafından da kabul görse de üçüncü öneri, faşizmin asıl benliğini göstermesi olarak betimlenebilir; zira işsizliği “ülkeyi işgal eden kanunsuz yabancılar”a bağlayarak bu “yabancıların” yokluğunda “doğru işleyen” bir kapitalist mülkiyet düzeni kurulabileceği iddiasında bulunmak, faşistlerin AB politikalarından ve AB politikalarını savunan geleneksel (merkez) sağdan soğuyan kitleleri kendine çekmek amacıyla kullandığı etkili bir siyaset niteliğindedir. Dahası; kitlelerin bu eğilimi, AB ülkelerindeki ana akım medya tarafından (özellikle Fransa ve İtalya’da) beslenenmekte ve neo-faşist oluşumlara propaganda için verimli bir ortam oluşturulmaktadır. Sonuç ise gittikçe artan ırkçılık ve sistem tarafından ustalıkla kullanılan “siyasi tehdit” korkusudur – başka bir deyişle, AB’nin ilerici bir alternatifinin olmadığı algısının dayatılmasıdır. Bu bağlamda faşizm, dün olduğu gibi bugün de büyük sermayeye hizmet etmektedir.

AB’nin ilerici bir alternatifinin olmadığı algısının yaygınlaşmasını kolaylaştıran unsurlardan biri de merkez solun sistemle tam bir uyum içinde olması ve radikal solun 70’lerin ikinci yarısından berigelen “avrokomünizm” revizyonizminin tahakkümünde olmasıdır. Merkez solun içinde bulunduğu durumu anlamak için Tony Blair’den beri AB üyesi ülkelerde önemli siyasi görevlere getirilmiş merkez sol siyasetçilere bakmak yeterli – ki bugün François Hollande ve Matteo Renzi bu “yeni geleneği” layıkıyla temsil ediyor, görüyoruz. Radikal sol ise Berlin Duvarı’nın yıkılmasını kutlayan Die Linke ve Partito della Rifondazione Comunista gibi partilerden Pentagon’da “Atlantik ittifakına zarar vermeyeceği”ni ifade eden SYRIZA ve eski şovenist çizgisinden ödün vermeyen Fransız Komünist Partisi’ne kadar müthiş bir kafa karışıklığına batmış durumda. Ayrıca, gerek merkez solun, gerekse radikal solun Avrupa merkezli bakış açısından kurtulamamış olması da AB politikalarından şikâyetçi olan Avrupa halklarının sola yönelmesinin önündeki engellerden biri.

Bütün bu ihanet ve kafa karışıklığı içinde faşist oluşumların AB’ye karşı Rus çıkarlarını savunması, olayı daha da karmaşık hale getiriyor; zira söz konusu Ukrayna olduğunda anti-faşist bir söylem kullanan Rus siyaseti, Fransa’da Marine Le Pen’i (Ulusal Cephe), İtalya’da Matteo Salvini’yi (Kuzey Ligi) ve Yunanistan’da (“Rus McCain’i” Aleksandr Dugin aracılığıyla) Nikolaos Mikaloliakos’u (Altın Şafak) muhatap almaktan çekinmiyor. Sonuç olarak faşist oluşumlar, Rusya’nın çıkarları ABD ve AB’ninkilerle çatıştığında kendilerini meşru kılmak için bir söylem daha kazanmış oluyor ve sol düşünce, toplumun belli bir kesimi tarafından AB ile özdeşleştiriliyor.

Çizdiğim tablo pek iç açıcı gözükmüyor olabilir ama marksist-leninist solun hâlâ Avrupa’da önemli bir siyasi güç olduğu da yadsınamayacak bir gerçek. Özellikle Portekiz Komünist Partisi, Bohemya ve Moravya Komünist Partisi, Yunanistan Komünist Partisi ve Belçika İşçi Partisi tarafından ortaya konan bütünlüklü sosyalist çizgi ve siyasi istikrar, sadece marksist-leninist solun nicel anlamda marjinalize olduğu kimi Batı Avrupa ülkelerindeki yoldaşlar için değil, devrimci mücadelenin daha gündemde olduğu sermaye çevresi ülkelerindeki sosyalistler için de bir umut kaynağı. Umudumuz, gerileyen avrokomünizmin boşalttığı alanı marksist-leninist solun doldurmasından yana.

Peki biz Türkiye’nin sosyalistleri olarak bu tabloyu değiştirmek için ne yapabiliriz? Elbette, öncelikle daha yoğun olan Türkiye ve Ortadoğu gündeminde sosyalist bir siyaset izlemek için elimizden geleni yapmalıyız; fakat bunu yaparken mücadelemizin enternasyonal bir mücadelenin bir halkası olduğu gerçeğini unutmamalı ve Avrupa’yı değerlendirirken (Avrupalı yoldaşların Ortadoğu konusunda sıkça yaptığı hataları tekrarlamayarak) öncelikle Avrupalı yoldaşlarımıza danışmalı, ona göre tavır almalıyız. Aksi takdirde yüzeysel bir milliyetçiliğe savrulmamız ve ortak düşmanımız olan küresel sermayeyi unutmamız olasıdır.

Advertisements