Kısaca, Yeniden Anadilde Eğitim ve Ulusal Sorun Üzerine

Aslında bu konu üzerinde epey yazıldı, çizildi ama Aydemir Güler’in son dönemde yazdığı bir yazıdan hareket ederek bir bakış açısında gördüğüm hatanın üzerinde biraz durmam gerektiği kanısına vardım.

“Anadilde eğitim”, bir ilke olarak Türkiye sosyalistlerinin çoğunluğu tarafından kabul edilen bir kavram. Bu kavramın tam olarak tanımı -çoğunluk tarafından, elbette- henüz yapılamamış ve kavramın tanımı üzerinden yürütülen tartışmalar fraksiyonlaşma sebebi olmaya kadar varmışsa da kavramın ilkeselliği üzerinden esaslı bir tartışmaya rastlamak mümkün değil. Zaten söz konusu kavramın ilkesel niteliği, marksist-leninist olma iddiasındaki özneler (ben dahil) tarafından tartışma konusu olarak değerlendirilmiyor.

Tartışılması gereken ve tartışılmayan husus, kanımca, söz konusu ilkenin uygulanması ve sosyalizm davasındaki konumu. Sol içi iletişim kopukluğu ve bol yakıştırmalı söylemlerin çözümü de, bu bağlamda, konunun bu iki açıdan değerlendirilmesinde yatıyor.

Öncelikle “anadilde eğitim”in, sosyalist literatürde, “ulusların kendi kaderini tayin hakkı” ile ilişkili olduğunu belirtmek gerekir; zira “ulusal eğitim” meselesi, 20. yüzyılın ilk çeyreğinde sosyalistlerin “ulusların kendi kaderini tayin hakkı” çerçevesinde en çok tartıştığı konulardan biriydi. Lenin’in Bundistler, Ukraynalı milliyetçiler ve Yahudi kimlikçileriyle olan tartışmaları ile Sultangaliyev’e yöneltilen eleştiriler, buzdağının sadece görünen kısmı. Yeri gelmişken, Lenin’in “her etnik gruba ayrı eğitim verilmesi”ne karşı çıktığını ve Sultangaliyev’in “kimlikçilik yapmakla” eleştirildiğini hatırlamak isabetli olur. (bkz. Lenin’den “Ulusal Sorun Üzerine Eleştirel Tespitler” , Stalin’in VII. Parti Kongresi’nde yaptığı konuşma, Halit Kakınç’tan “Sultangaliyev ve Millî Komünizm”, İngilizce bilenlere Rudolf Schlesinger’den “The Nationalities Problem and Soviet Administration”)

Konudan fazla sapmadan, sunduğumuz temelde, başlangıç noktamızın “ulusların kendi kaderini tayin hakkı” olması gerektiği sonucuna varırız. Bu ifadeyi irdelemeye de “ulus” kelimesinden başlanmalı.

Öncelikle “ulus nedir?” sorusunu soralım. Bu soru üzerine ciltlerce kitap yazılabilir, literatürümüzün dışından (özellikle de Weber’den) alıntı yapılabilir ama kısa tutmak adına meseleyi marksist bakış açısıyla güzel bir şekilde özetleyen Stalin’e başvuracağız: “Ulus, tarihsel olarak ortak dil, toprak, iktisadi yaşam ve ortak kültür biçiminde şekillenen psikolojik bir yapı üzerinde kurulmuş insan topluluğudur.” (“Ulusal Soruna Dair Sosyal Demokrasinin Görüşü”)

Alıntıladığım tanımdaki isabet, burjuva toplumunun oluşumundaki kültürel ve demografik olgularla sabittir. Feodalizmi ve “asil” sınıfı mağlup eden burjuvazi, ticaret ve üretim faaliyetlerini kolaylaştırmak ve emek arzını kâr edebileceği düzeye getirmek amacıyla; feodal toprak sahiplerinin feodusunda yaşayan “yerel” toplumun küllerinden, şehirlerde yoğunlaşmış, baskın kültürün daha yaygın olduğu çağdaş toplumu yaratmıştır. Bu süreçte merkezileşen nüfus, çoğunluğun kullandığı dilin daha da yaygınlaşmasına olanak sağlamış ve “ulusal diller”, “ulusal kültürler”in bir alt kümesi olarak toplumsal bir olgu niteliğine kavuşmuştur. Hattâ “ulus” kavramının burjuva toplumuyla olan bu ilişkisi, Rosa Luxemburg’un “ulus” kavramına düşmanca yaklaşımının ve “ulus meselesinin komünist mücadelede yeri olmadığı”nı savunan tezinin en temel sebebidir. (“Ulusal Sorun”)

Sadeleştirecek olursak, çağdaş “ulus” kavramı (bizde Osmanlı’dan kalma “millet” ifadesinin yarattığı kafa karışıklığı, meselenin bilimsel temelde tartışılmasının önündeki engellerden biridir) burjuva devriminin bir getirisidir ve anayasal tanım ve burjuva hükümetlerinin izlediği politikalardan öte bir toplumsal olguya işaret etmektedir. (bu noktada haklı bir şekilde Türkiye’de burjuva devriminin Batı Avrupa’daki örneklerden daha özgün bir yol izlediğini ifade eden arkadaşlara 20’li yıllarda “Kürdistan işçi sınıfı”ndan bahseden Hikmet Kıvılcımlı’nın sol cenahta en çok eleştirilen kemalist politikalardan biri olan “Arkadaş Türkçe Konuş” kampanyasını savunduğu “Cumhuriyet Bayramı Nedir?” başlıklı makalesi önerilir, ben daha ayrıntıya girmek istemiyorum)

Kürt toplumunu bu veriler ışığında değerlendirmek şüphesiz “ırkçılık v. kimlikçilik” tartışmasından daha faydalı olacaktır.

Öyleyse soru: Kürt toplumunun ortak dili var mıdır?
Yanıt: Hayır, hattâ birkaç ay önce Yazılama Yayınevi’nden çıkan Kurmancî-Zazaki sözlüğü bu sorunun giderilmesi adına olumlu bir adımdır.

Soru: Kürt toplumunun toprak bütünlüğü var mıdır?
Yanıt: Hayır, Kürt toplumu esasen dört farklı ülkenin sınırları içinde yaşamaktadır.

Soru: Kürt toplumunun ortak iktisadi yaşamı var mıdır?
Yanıt: Hayır, esas olarak dört farklı ülkenin sınırları içinde yaşayan bir toplumun ortak iktisadi yaşamından söz edilemez; kaldı ki Türkiye Kürtleri, burjuva devrimini Türkiye’nin diğer halklarıyla birlikte yaşadığından dolayı Türkiye halkıyla ortak bir iktisadi yaşam kurmuştur.

Soru: Kürt toplumunun ortak bir kültürü var mıdır?
Yanıt: Evet, önemli ölçüde vardır fakat bölgenin diğer toplumlarıyla, özellikle de yaşadığı ülkenin toplumlarıyla ortak paydaları olduğu bir gerçektir.

Soru: Kürt toplumunun ortak bir tarihi var mıdır?
Yanıt: Evet; fakat Türkiye Kürtleri, daha önce belirttiğimiz üzere, burjuva devrimiyle birlikte Türkiye’nin diğer halklarıyla ortak bir iktisadi yaşam oluşturmuştur ve söz konusu gelişmeden beri Türkiye’nin diğer halklarıyla ortak bir tarihe sahiptir.

Bu yanıtlardan varacağımız sonuç şudur: Bir toplumun “ulus” olduğunu ifade etmesi söz konusu toplumu “ulus” yapmaz ve Kürt toplumu bir “ulus” teşkil etmemektedir. Bunu tespit etmek için Kürt toplumuna Türklüğü dayatmak veya “‘Davarı sürdün mü?’ diyerek ticaret kanunu yazamazsınız” gibi şovenist argümanlarla Kürt kültürünü hor görmek gerekmez, ya da söz konusu tespit siyaseten bir “sağa sapma” niteliği taşımaz. Aynı şekilde, söz konusu tespit, Kürt toplumunun hiçbir zaman uluslaşamayacağı anlamına da gelmez. (bu noktada; İskoçya’nın bağımsızlık referandumuyla, aynı olmasa da benzer bir tartışmanın yaşandığı Britanya solunda, marksist-leninistlerin meseleyi yukarıda örneğini vermeye çalıştığım yaklaşımla tartışarak ezici çoğunlukla İskoçya’nın bağımsızlığına karşı çıktığını, hattâ en anti-revizyonist partilerden biri olan Büyük Britanya Komünist Partisi (Marksist-Leninist)’in referandum öncesinde yayımladığı bir manifestoda İskoç halkının “Britanya ulusunun bir parçası olduğunu” ifade ettiğini belirtmek faydalı olacaktır)

Peki, “anadilde eğitim” kavramını “ulusların kendi kaderini tayin hakkı”ndan bağımsız ele alabilir miyiz? Elbette alabiliriz; zira çağdaş anlamda ulus teşkil etmeyen toplumlar da “ulusal dil” dışında bir anadile sahip olabilirler – fakat bu noktadan hareketle Kürt dillerinin Türkiye coğrafyasında konuşulan diğer dillerden farklı bir toplumsal niteliğe sahip olmadığı sonucuna varırız. Yani, bugünkü siyasal çerçevede sadece Kürt dilleri üzerinden yürütülen “anadilde eğitim” tartışmaları aslında Lazca, Çerkezce, Arapça, Gürcüce, Boşnakça, Arnavutça ve “Lozan dilleri” kapsamına girmeyen diğer Türkiye dilleri için de geçerli olmalıdır.

Böylelikle tekrardan “anadilde eğitim” ilkesinin uygulamasına gelmiş oluyoruz. Bir yandan, Lenin’in de belirttiği üzere, her etnik azınlığa ayrı bir eğitim programı hazırlamanın imkansızlığı; diğer yandan etnik azınlıkların kendi dillerinde eğitim alma hakkı.

Bu sorunun çözümü, kanımca, ilkeleri sıraya koymaktan geçer. Sosyalistlerin hedefi, emekçi kitleleri örgütlemek ve aydınlatmak ise bu eylem, en etkili ve ucuz şekilde, çağdaş Türk dilinde gerçekleştirilebilir; zira bu toplumları bir arada tutan dil, çağdaş Türk dilidir. Diğer yandan sosyalistler, etnik azınlıkların kültürel gelişimlerini garanti altına almalı ve etnik azınlıkların dillerinde de eğitim yapılması için gereken toplumsal talebin oluşabilmesi adına söz konusu dillerin kamusal alanda kullanılmasını kolaylaştırmalıdır. Sosyalist aydınlanma, ancak bu koşullarda gerçekleşebilir.

Aydınlanma demişken, bugün gericiliğin çağdaş Türkçeyi hedef alması ve Kürt milliyetçilerinin bu duruma önemli ölçüde sessiz kalması bu bağlamda tesadüf değildir. “Demokratik İslam Kongresi” gibi saçmalıklarla uğraşan ve gericilikle “müzakere” yapmaktan kaçınmayan bir siyasi odaktan zaten esaslı bir aydınlanma savunusu beklenemez. Öyleyse sosyalistler, Kürt dillerinde eğitim yapılabilmesinin bir aydınlanma meselesi olduğunun ve aydınlanmanın da çağdaş Türkçeyi savunmaktan geçtiğinin altını bir kez daha çizmelidirler.

Sözün özü, “aydınlanma için anadilde eğitim” diyorsak, önce çağdaş Türkçeyi savunacağız ve çağdaş Türkçeyi savunmaktan çekinen gerici odaklarla aramızdaki sınırı belirginleştireceğiz. Bunu “ulusalcı”, “kemalist” vb. yaftalamalarından çekinmeden yapacağız.