Aytekin Kaan

Ex aequo.

Category: Beğendiğim yazılar

Türk Devrimi ve İslam – José Carlos Mariátegui

Çeviri: Aytekin Kaan Kurtul
Mariategui

Çağımızda (liberal) demokrasi, devrimcilerin sabırsızlığına karşı, Evrim Teorisi’nin doğa için belirlediği aşamalılık kuralını toplumsal yapının evrimini açıklamak için kullanmakta. Bununla birlikte, araştırmalarımız ve deneyimlerimiz bize toplum bilimlerinde aşamalılığın mutlak bir kural olmadığını göstermektedir. Geldiğimiz noktada Evrim Teorisi’nin toplum bilimlerine bire bir uygulanmasına karşı çıkan tezler ağırlık kazanmaktadır. Öyle ki, (Birinci) Dünya Savaşı, diğer birçok krizle birlikte, toplum bilimlerindeki “evrimciliğin” krizini de beraberinde getirmiştir (hattâ eminim Darwin’in fikri böyle bir dönemde ortaya atılsa aynı ilgiyi görmezdi).

Söz konusu aşamacılığın geçerli olmadığına dair en güncel örnek, baş döndürücü hızla değişen Türkiye’dir. Türk hükümeti, sadece beş yılda Türkiye’nin kamusal yapısını, siyasi rotasını ve toplumsal zihniyetini radikal bir şekilde değiştirdi. Egemenliğin padişahtan ulusa (yazar burada Yunanca “Demos” kelimesini kullanıyor, ben “halk” veya “toplum”dan ziyade “ulus” kelimesinin uygun olduğunu düşündüm – K.) geçmesi ve teokrasinin yerini laik bir cumhuriyetin alması için beş yıl yetti. Böylelikle, eskiden Avrupalılarca sıradışı, egzotik ve kapalı bir ülke olarak görülen Türkiye, kültürel olarak Avrupa’ya yakınlaştı. Türk toplumunun hayatı, yeni bir nabız kazandı: Artık Türk toplumu Avrupa’nın bilimsel, felsefi ve siyasi gündeminin uzağında değil. Çağdaş Türk toplumu, Avrupa toplumunun endişelerini ve sorunlarını taşıyor; dolayısıyla Türkiye’de de toplumsal sorunlar gündeme geliyor. Başka bir deyişle, Avrupa’da olduğu gibi Türkiye’de de “komünizmin hayaleti dolaşıyor”. Aynı zamanda, medeni hukuk alanındaki reformlarla çokeşlilik tarihe karışıyor ve Türk toplumu Avrupa alfabesini öğreniyor. Özetlemek gerekirse Türkiye, herhangi bir dış baskının etkisinde kalmadan, ilerici bir öz iradeyle Avrupa kültürünü benimsiyor.

Tarihteki en hızlı toplumsal dönüşümlerden biriyle karşılaşmaktayız. Eski Türk toplumunun yapısı İslam ilkeleri üzerine inşa edilmişti. Bilindiği üzere İslam sadece dinî ve ahlaki öğretileri olan bir din değil, aynı zamanda siyasal ve toplumsal dayatmaları olan bir din. İslam dininin kutsal kitabı olan Kur’an, inananlara sadece soyut kavramlar değil; idari yapı, medeni hukuk ve hattâ bireysel temizlik konularında da zorunluluklar getiriyor. Başka bir deyişle Kur’an, kendini “evrensel” olarak tanımlayan ve bu şekilde kabul edilen bir kitap. Dolayısıyla bu öğretiye göre şekillenmiş Türk toplumu, Avrupa toplumundan çok farklı bir hayat tarzına sahipti. Avrupa toplumunun eğilimi pratik ve faydacıyken Müslüman Türk toplumunun eğilimi dindar ve dogmatikti. Bunun doğal bir sonucu olarak, Avrupa’daki hukuki kaynaklar ile Türkiye’deki hukuki kaynaklar arasında derin farklar söz konusuydu. Osmanlı Devleti’nde halife, aynı zamanda padişahtı. Din ve devlet işleri aynı kişi tarafından temsil ediliyordu. Diğer taraftan, 19. yüzyıldan itibaren imparatorluk sınırları içinde Avrupai fikirler, ya da monarşi yanlılarının tabiriyle “Batılı mikroplar” yayılmaya başladı. 1908 Devrimi, bu yayılmanın bir sonucuydu ve Osmanlı Devleti’ni liberalizme, bilime ve Avrupa kültürüne yaklaştırdı. Buna rağmen İslam dini, Türk toplumundaki otoritesini korumaktaydı. Osmanlı Devleti’nde “ilim sahibi” sayılan kişiler, “millet” kavramını dahi İslami bir algıyla ele alıyordu. Örneğin İstanbul Üniversitesi öğretim görevlisi Fatin Efendi (Davud? – K.), İslamcılığın yeni çağa ayak uydurmasının “ithal fikirlerle değil, bir iç evrimle gerçekleşeceğini” öngörüyordu. Doktor (Cenap) Şahabettin Bey ise kuramsal yetisi zayıf olan Türk toplumunun bundan ötürü “hiçbir zaman dinden kopamadığını” ifade ediyordu. Özetlemek gerekirse, Türk toplumunun ileri gelenleri Türk teokrasisinin geleceğinden emindi ve Avrupai düşüncelerin nüfuz etmesi, toplumsal düzen tartışmalarını beraberinde getirmiyordu.

Türk Devrimi’nin temel aşamalarını birlikte gözden geçirelim:

Öncelikle, (Birinci) Dünya Savaşı’ndan önce Türk toplumunun Avrupalılarca aşağılık, barbar bir toplum olarak görüldüğünü hatırlamak gerekir. Osmanlı Devleti’ne dayatılan meşhur kapitülasyon rejimi, Avrupalılara çeşitli vergi ayrıcalıkları ve yargısal ayrıcalıklar tanıyordu. Avrupalılar, Türk topraklarında kendi mahkemelerinin yetkisini genişletebilirken Türklere Avrupa’da böyle bir ayrıcalık tanımıyorlardı. Avrupalı, somut olarak, Osmanlı Devleti’nde İslam dininden daha fazla otoriteye sahipti. Ayrıca, Balkan Savaşları Osmanlı’nın gücünü zayıflatmış, egemenliğini ise neredeyse tamamen yok etmişti. Balkan Savaşları’nı (Birinci) Dünya Savaşı izledi ve Osmanlı Devleti, Avusturya-Macaristan ve Almanya ile birlikte İttifak Devletleri bloğunda yer aldı. İtilaf Devletleri’nin muzaffer olması, Osmanlı’nın yıkımını da beraberinde getirdi. Muzaffer ülkeler, Osmanlı Devleti’ni en ağır koşullara sokmak konusunda kararlıydı ve Osmanlı’yı kanlı savaşı uzatmakla suçluyorlardı. ABD Başkanı Wilson, liberal çerçevede “halkların kendi kaderini tayin hakkı”nı tasarlarken Türk toplumuna merhamet duymuyordu. Zihninin resmî Amerikan doktrini ve Hristiyan diniyle şekillenmiş olması, olaylara sadece Ermenilerin ve Yahudilerin penceresinden bakmasını mümkün kılıyordu. Wilson, Türk halkının Avrupa medeniyetine yabancı olduğuna ve bu kıtadan kovulması gerektiğine inanıyordu. Türk boğazlarının ve petrolünün kontrolünü elinde bulunduran İngiltere de doğal olarak bu teze destek veriyordu. Batı’da, Türkleri Asya’ya sürmek gerektiği fikri hâkimdi. İşgali meşrulaştırmak adına başkent İstanbul’da işgal kuvvetlerine sadık bir hükümet kuruldu. Bu hükümetin temel işlevi, Türkiye’nin paylaşılmasını kolaylaştırmaktı. Türk halkının uykudaki isyanı, işte böyle acılı bir dönemde uyandı. Anadolu’da ordu müfettişliği yapan Mustafa Kemal Paşa, işgale ve Osmanlı hükümetine karşı isyan etti. Başta Trabzon olmak üzere Doğu Anadolu ve Anadolu’nun diğer köşelerinde Müdafaa-i Hukuk Cemiyetleri kuruldu. İki kongreden sonra Ankara’da toplanan direnişçiler burada Büyük Millet Meclisi’ni kurdu. Sonrasında; Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti, Yeşil Ordu ve Türkiye Komünist Partisi gibi devrimci oluşumlar ülkenin kurtuluşunda etkin rol oynamaya başladılar. Bütün bu oluşumlar, işbirlikçi İstanbul hükümeti ve işgalci İtilaf Devletleri’ne karşı mücadelede hemfikirdi.

Türk halkının bu dirilişi İtilaf Devletleri’ni biraz olsun geriletti. Muzaffer devletler, Osmanlı Devleti’ni Sévres’de bir barış konferansına çağırarak İstanbul hükümetine topraklarının üçte ikisi karşılığında İstanbul ve Rumeli’nin bir bölümünde kısmi ve koşullu egemenlik önerdi. Bu antlaşmaya göre halifelik makamı da Osmanlı hanedanında kalacaktı. İstanbul hükümeti, bu antlaşmayı imzalamaktan başka bir çare göremiyordu. Mustafa Kemal ise, Ankara hükümetini temsilen, bu aşağılayıcı antlaşmayı reddetti. Kemal’e göre bu antlaşma, ancak ulusal direniş tamamen bastırılabilirse imzalanabilirdi.

Toplumsal çalkantıların daha nadir olduğu bir dönemde İtilaf Devletleri, Türkiye üzerine bütün askerî gücünü sürebilirdi. Ne var ki, Ekim Devrimi ile birlikte devrimci akımlar yoğunlaşmıştı. Batı’nın burjuva hükümetleri, savaşın yarattığı toplumsal hasarı onarmadan Mustafa Kemal ile doğrudan ilgilenemezdi. Dahası, Anadolu’da İngiliz çıkarlarıyla Fransız çıkarları çatışmaktaydı. Sevr Antlaşması’ndan pay koparan Yunanistan, bu koşullarda gerçek işgalcilerin iradesini dayatma işlevini üstlendi.

Türk-Yunan Savaşı, diplomatik gelgitlere sahne oldu. Gün geçtikçe momentumu ellerine geçiren Türk devrimcileri, karşılarındaki ittifak içinde çatırdamaların yaşanmasına sebep oldu. Önce İtalya, daha sonra da Fransa, Türk devrimcileriyle anlaşma yoluna gitti. Türk devrimcilerinin Sovyetler’le olan işbirliği yoğunlaştı. İsyan, batı bölgelerine kaydı. Bu başarılar, Türklerin moralini yükseltti ve mücadele ruhunu perçinledi. Nihayetinde Mustafa Kemal, Yunan ordusunun direncini kırdı ve işgalcileri Anadolu’dan kovdu. Kemalist birlikler, İtilaf Devletleri’nin işgali altında olan İstanbul’u geri almak için hazırlıklara başladı. İngiliz hükümeti, bir karşı hücum tasarladı fakat Emek Partili (Labour Party – K.) parlamenterler bu tasarıya karşı çıktı. Avrupalı işçi sınıfı, ülkelerindeki hâkim sınıfların “fetih” planlarına artık sessiz kalmıyordu. Türk Kurtuluş Savaşı, Sevr Antlaşması’nı iptal eden ve (Birinci) Dünya Savaşı sonrasında işgal edilen Türk topraklarında Türklerin egemenliğini tanıyan Lozan Antlaşması ile sonuçlandı. Türkler böylece Avrupa’daki varlığını Batı’ya kabul ettirdi. İstanbul, Türk halkının egemenliğine girdi.

Dış barış sağlandıktan sonra Türk devrimciler yeni bir toplumsal düzenin inşasına başladı. Türkiye, devrimci bir atmosfere büründü. Büyük Millet Meclisi, demokratik ve cumhuriyetçi bir anayasayı yürürlüğe soktu. İsyanın ve devrimin lideri Mustafa Kemal, genç Cumhuriyet’in ilk Cumhurbaşkanı oldu. Din ve devlet işleri birbirinden ayrıldı. Dinin siyasetteki yeri azaldı. Yeni hukuki yöntemler ve kavramlarla Kur’an’ın Türk toplumunun yaşamındaki otoritesine son verildi. Ne var ki, hilafet bir süre daha ayakta kaldı. Yeni halifenin etrafında gerici bir kümelenme oldu. Bu kümelenme, İngiliz ajanlarının İngilizlerin himayesinde bir hilafet makamı oluşturma emelleriyle paraleldi. Gericiler, Büyük Millet Meclisi’ne sızma girişiminde bulundu. Devrim, kendisini müthiş bir enerjiyle savundu ve karşı hücuma geçti. Nihayetinde, hilafet kaldırıldı ve devlet kurumları laikleştirildi.

Bugün Türkiye Cumhuriyeti, Batı tarzı anayasal düzene sahip bir ülkedir ve bu niteliği gün geçtikçe belirginleşmektedir. Devrimin yarattığı toplumsal ve siyasal koşullar yeni bir ekonominin gelişimine olanak sağlayacaktır. Teokratik monarşiye dönüş artık somut olarak imkânsızdır. Avrupa medeniyetinin ilkeleriyle İslam dininin ilkeleri uyuşmamaktadır.

“Devrim” kavramı, Türk toplumunun ruhuna kök saldı. Türkiye, yeni insanlara ve yeni fikirlere hayranlık duyuyor. Bugün, Kemalist Devrim’in en büyük düşmanları Türkler değil; örneğin, İngiliz kapitalistleridir. Londra’nın Times Gazetesi, kaldırılan hilafeti gözyaşlarıyla anarak “Türkiye’nin geçmiş ihtişamıyla doğrudan ilişkili bir kurum” olarak nitelemişti. Anlıyoruz ki, Batı burjuvazisi Doğu’nın Batılılaşmasını istememektedir. Bu efendilerin endişesi, öngördükleri fikirlerin ve kurumların yayılmasıyla ilgilidir. Söz konusu durum, Batı burjuvazisinin artık Batı medeniyetinin temel çıkarlarını temsil edemediğinin başka bir göstergesidir.

José Carlos Mariátegui kimdir?

José Carlos Mariátegui (1894-1930), Peru Komünist Partisi’nin kurucuları arasında yer almış Perulu Marksist gazeteci, tarihçi, feylesof. Latin Amerika’nın 20. yüzyılda yetiştirdiği en büyük sosyalist teorisyenlerden sayılan Mariátegui, Antonio Gramsci ve Maksim Gorki gibi dönemin önemli Marksistleriyle tanışma fırsatı bulmuş ve fikirleri gerek komünistler, gerekse yerli milliyetçiler tarafından benimsenmiştir. Hayatında “Günümüzün Manzarası” ve “Peru Gerçekliği Üzerine 7 Tez” isimli iki temel eser kaleme alan Mariátegui, aydın kimliğinin yanı sıra sendikacılık da yapmıştır. Mariátegui’nin eserlerine dahil etmediği yazıları, çocukları tarafından toplanmış ve kitaplaştırılmıştır.

Yukarıda tercümesi bulunan makale, “Günümüzün Manzarası” isimli eserden alınmıştır.

Advertisements

Mi dispiace, ma non mi commuovo per il Dalai Lama!

Un ottimo articolo del compagno Massimiliano Ay sulla questione tibetana.

Massimiliano Arif AY

LamaUn treno veloce collegherà a breve il Tibet al resto della Cina: l’arrivo della piena modernità agita chi coltiva progetti restauratori per quella regione del mondo in cui da cinquant’anni anche le donne finalmente vanno a scuola. C’è da constatare come a volte i fumi di certi incensi siano volti, più che alla purificazione dello spirito, all’annebbiamento della comprensione degli avvenimenti. Certo si è sempre contro violenza e repressione, ma che cosa è successo in Tibet? Gruppi di nazionalisti tibetani hanno assaltato non i luoghi del potere politico, ma i negozi dei commercianti cinesi. Morti e feriti si sono verificati tra tibetani e cinesi. Può tutto questo essere ricondotto alla solita tesi dei cattivi cinesi e dei poveri monaci? Credo di no! Siamo tutti d’accordo nel chiedere al governo cinese moderazione nella gestione dell’emergenza, ma l’isteria del “Free Tibet” spopola sui media occidentali facendo passare informazioni palesemente distorte per abituare…

View original post 913 more words

Marxist FAQ: Dictatorship of the Proletariat

Marximus Talks

There has been much confusion among non-Marxists when the phrase “dictatorship of the proletariat” is mentioned. Most people believe that this means dictatorship in the modern sense of an oppressive system led from the top down by one leader or a small group of leaders and they point to the use of the word “dictatorship” as proof. However I am here to clear up that confusion. The phrase “dictatorship of the proletariat” was coined at a time before the rise of the modern dictatorship and as such has lost the contextual meaning that the phrase meant when the phrase was coined in the 19th century. When the phrase began to be used “dictatorship” meant absolute leadership. Thus the phrase “dictatorship of the proletariat” meant the absolute leadership of the proletariat. In practice however I think that the modern equivalent phrase should be “proletarian democracy” and I will use that phrase…

View original post 465 more words

A Preliminary Investigation into the Political Economy of Lao People’s Democratic Republic

“Kürtlerin Kudüs’ü” Kerkük’te – Allan Kaval (Le Monde Diplomatique, Temmuz 2014)

Çeviri: Aytekin Kaan Kurtul

Irak’taki krizden kazançlı çıkan bir taraf varsa, bu taraf Kürtler olabilir: Kuzey Irak’ta süren çatışmalardan faydalanan Kürtler, bu sayede tarihsel başkentleri kabul ettikleri Kerkük’ü ele geçirdi. Bununla birlikte, kendilerini bölgedeki kargaşadan uzak tutamadıklarından dolayı birleşik bir devlet hayalleri şimdilik uzak gözüküyor – ve bölgenin diğer ülkelerinde olduğu gibi Irak’ta da bölünmüş durumdalar.

Daha yeni bölgesel Kürt yönetiminin eline geçen Kerkük’ün yakınlarında bulunan ve birkaç gündür Irak Şam İslam Devleti (IŞİD) bayrağının dalgalandığı Havice kasabasında Kürt askerî konvoyunun cipi sert bir geri dönüş yapmak zorunda kaldı. Dikkatsizlik sonucu son Kürt kontrol noktasını atlayarak bu kasabaya giren cipin şoförü, “düşman” mevzilerinin bir kilometre yakınına kadar geldiğinde bu hatasını fark etmişti.

Kürtlerle IŞİD arasındaki sınır yeni kuruldu: Eski Irak güvenlik güçlerinin betondan karakolları işgalciler değiştikçe el değiştiriyor. Genç peşmergeler, güneş ışığı ve tozdan dolayı muğlaklaşsa da halen görülebilen Irak bayrağının yanında kendi bayraklarını, Kürdistan bayrağını dalgalandırıyorlar. Birkaç yüz metre ötede yol, geçilmemesi gereken hattı belirleyen köprünün altından geçiyor; zira hattın ötesi IŞİD militanlarının kontrolünde. İki günden sonra kaderi kışkırtmaya gerek olmadığı anlaşılıyor. Silahlar hafif, askerler yorgun. Bugün çatışma yok.

Bölgede konuşlanmış Kürt kuvvetlerini komuta eden General Şerko Fatih, “Biz Irak ordusunun boşalttığı Kürt topraklarının güvenliğini sağlamak için buradayız; bu durum bizim için iç savaşın içinde olmak anlamına gelmiyor.” açıklamasında bulunuyor. Körfez Savaşı’ndan (1990-1991) beri Bağdat’ın fiili otoritesinin dışında olan ve Saddam Hüseyin’in devrilmesinden sonra anayasal statüye kavuşan Irak Kürdistanı, Şii partilerin hakimiyetindeki merkezî yönetimin ülkenin kuzeyindeki otoritesini yitirmesinden sonra tarihsel bölgelerini geri kazanmayı amaçlayan bir atılım gerçekleştiriyor.

Heterojen bir yapıya sahip olan ve IŞİD bayrağı altında toplanan İslamcı, radikal Sünni ve eski Baasçı kuvvetlerin Musul’a ve Sünni ağırlıklı bölgelere gerçekleştirdiği saldırılarda Irak Silahlı Kuvvetleri ciddi bir bozguna uğradı. Irak ordusu, geri çekilirken arkasında karargahlarını, silahlarını ve peşmergelerin “ihtilaf bölgesi”ndeki varlığını pekiştiren bir güvenlik boşluğu bıraktı. Irak’taki Kürt siyasetinin önde gelen oluşumları Kürdistan Demokrat Partisi (PDK) ve Kürdistan Yurtseverler Cephesi (YNK), 2003 yılından beri merkezî hükümetle söz konusu bölgenin kontrolü için mücadele ediyordu.

Bununla birlikte, yeni Irak savaşının asıl yüzünü başka yerde aramak gerekiyor; yani, Sünni örgüt IŞİD tarafından ele geçirilen bölgelerde. IŞİD militanları, ülkenin kontrolü için ülkenin en büyük Şii otoritesi olan Ayetullah Ali El-Sistani’nin cihat çağrısına katılan milisler ve gönüllülerle çatışıyor. Kürtler ise, bu mezhepsel çatışma çerçevesinde kazanımlarını sağlamlaştırıyor. Bin beş yüz kilometrelik bu yeni cephe İran sınırından, 2012’den beri PKK’nin Suriye kolu PYD’nin kontrolünde olan Suriye’nin Kürt bölgesine kadar uzanıyor.

Irak’ı kuzeybatı-güneydoğu ekseninde bölen ve üzerinde çeşitli kontrol noktalarının bulunduğu bir hat, Kürdistan ve Sünni isyancılar arasındaki sınırı belirliyor. Bu hat üzerinde zaman zaman çatışmalar gerçekleşse de, bu çatışmalar gerçek anlamda bir savaşa işaret edecek nitelikte değil. Çatışmalarda bulunan grupları iyi tanıyan eski bir Kerküklü Baasçıya göre: “Kürtlerin ve Sünni Arapların (IŞİD) ortak düşmanı olan Şii merkezî hükümet, ülkenin kuzeyindeki otoritesini yitirmiş durumda. Bu bağlamda, iyi komşuluk ilişkilerini muhafaza etmek hem Kürtlerin, hem de Sünni Arapların (IŞİD) çıkarına.

Petrol İhracatı Türkiye’den Geçiyor

Irak’taki mezhep ayrışmasının doruk noktasına ulaşması, ilginç hesapları da gündeme getiriyor: IŞİD’in önemli bir kısmını oluşturan Sünni Arap milliyetçileri, Kürtlerle anlaşmanın gerekliliğini vurguluyorlar. IŞİD’e yakın bir “aktivist”in dediğine göre: “Kanlı çatışmalar olabilir fakat Sünni tarafında oluşacak zaiyatın temel sebebi Sünni hareketin (IŞİD) etkili bir önderlik mekanizmasına sahip olmaması ve örgütsel yapının bütünlük teşkil etmemesi. Bununla birlikte en yüksek mertebede zarar bir şekilde atlatılıyor“. Bu kafa karıştırıcı durum, Irak’taki Kürt hareketinin nihai bölgesel hedefini gerçekleştirmesi için uygun bir ortam yaratıyor; başka bir deyişle, milliyetçilerin “Kürtlerin Kudüs’ü” dediği Kerkük şehrinin ve ilinin Kürtler tarafından ele geçirilmesini mümkün kılıyor. Kerkük’teki iki önemli azınlığın Araplar ve Türkmenler olduğundan da bahsetmek gerekiyor: 2005’ten beri Kürdistan’daki bu azınlıkların kaderi, özerk Kürdistan’a bağlanma durumunda azınlıkların onayını belirleyen bir referendumu öngören -ve hiçbir zaman uygulanmayan- Irak anayasasının 140. maddesine bağlıydı.

Merkezî hükümete bağlı güvenlik güçlerinin Kerkük’ten çekilmesinin birincil yansıması, Kürtlerin bölgedeki hakimiyetini pekiştirmesi oldu. Amerikan işgalinden beri Kürtler, bölgede boşta kalan silahları ele geçirdiler, kamusal güce sahip oldular ve merkezî hükümetin karşı hamlelerine karşılık verebilecek askerî güce eriştiler.

Böylece, Erbil ve Bağdat arasındaki otorite bölüşümünü sağlayan yargı ve idare kurumlarının etkisi muğlaklaştı. 2008’de Kerkük’teki büyük petrol kaynaklarının bir kısmını ele geçiren Kürtler, artık söz konusu kaynakların tamamından faydalanabilir konumda. Kürdistan Özerk Yönetimi Doğal Kaynaklardan Sorumlu Bakanı Aşti Avrami, yaptığı açıklamada özerk yönetimin kontrolünde olan bölgeden petrol çıkarılabildiğini ve söz konusu bölgede petrolün işlenebildiğini ifade etti. Bu açıklamadan anlaşılabileceği üzere, Kürt bölgesinden uluslararası pazarlara yapılacak petrol ihracatı ancak Türkiye’nin lojistik desteğiyle hayata geçirilebilecek. Irak Kürdistanı, böylece 21 Haziran 2014 tarihinde ilk ihracatı gerçekleştirdi: Türkiye’deki Ceyhan Limanı’ndan İsrail’deki Aşkalon Limanı’na. Bununla birlikte Irak hükümetinin tüm Irak üzerindeki egemenliği, hâlâ uluslararası projelerce tanınıyor; ki bu da merkezî hükümetin lehine.

Kürdistan Bölgesel Yönetimi, Başbakan Neçirvan Barzani’nin ifadesine göre, Musul etrafında bir Sünni Arap (IŞİD) otoritesinin kurulmasından yana. Ne var ki, özerk bir varlık olarak yetkisi, ulusal çerçevedeki oyunda var olabilmesini mümkün kılıyor. Bu durumda, Bağdat’ın otoritesi Kuzey Irak’ı etkileyen unsurlardan sadece biri: diğer iki otorite ise bölgede fiili etkisi olan Tahran (ki Tahran’ın Irak’ın Şii nüfusu üzerindeki etkisi son derece önemli) ve Ankara. Yine de Kürt elitlerinin sınırların muğlaklaşması ve siyaset sahnesindeki öznelerin çoğalmasıyla Irak siyasetine oynaması kazançlı bir yaklaşım olabilir.

Ankara ve Tahran Arasında Paylaşılamayan

Ayrıca, Kürtlerin ortak bir program üretebilecek, uyumlu bir siyasi yapıya sahip oldukları da söylenemez. PDK ve YNK, ayrı müttefikleri olan, ayrı bölgeler üzerinde kamusal güç sahibi olan, ayrı silahlı kuvvetleri olan ve adeta ayrı devletler gibi davranan siyasi unsurlar görünümünde. Örneğin; PDK’nin hidrokarbon sektörünü elinde tutması, bölgedeki enerji kaynaklarına hakim olmak isteyen Ankara’nın diplomatik çizgisine yakın olmasını sağlıyor. YNK ise İran ile iyi ilişkilere sahip ve PDK’nin Türkiye’deki ve Suriye’deki Kürtler üzerinde hakim güç olmasını istemiyor; yani, bir anlamda PKK’ye daha yakın.

Her ne kadar iki tarafın yöneticileri de farklılıklarını asgariye indirmeye çalışsa da, Irak’a hakim olan kaos bu farklılıkları besliyor. Bölgesel Kürt Yönetimi’nin peşmergelerden sorumlu bakanlığının genel sekreteri Cabbar Yavar’a göre, YNK halen Irak sınırının onlarca kilometre ötesinde olan Irak ordusuyla işbirliği yapıyor ve dahası, Irak ordusunu yönlendiriyor. Irak’ın kuzeybatısına egemen olan PDK, Sünni hareketin (IŞİD) bazı bileşenleri ile ortak bir dilde konuşmaya daha meyilli. Bunun ötesinde; eğer Kerkük, tüm kaynakları ve askerî üsleriyle, Arapların ve Kürtlerin egemen oldukları bölgeler arasında bir sınır oluşturuyorsa, aynı zamanda PDK ve YNK’nin etki alanları arasında da bir sınır oluşturuyor. Amerikan işgalinden sonra YNK’nin egemenliği altında olan Kerkük, Irak güvenlik güçlerinin bölgeden çekilmesiyle birlikte, tekrar PDK ve YNK arasında ihtilaf konusu olmuş durumda.

Oluşan Yeni Sınır, Belirgin Bir Hat Değil

Böylece Bağdat’ta eskiden beri ihtilaf konusu olan ve birçok etnik ve dinsel grubun yaşadığı bölgelerin paylaşılması ihtimali kuvvetleniyor. Ayrışma, Irak’taki ana etnik gruplar olan Araplar, Kürtler ve Türkmenlerle sınırlı kalmıyor, mezhepsel ayrımlar da göze çarpıyor; zira bu üç ana etnik grup, kendi içlerinde Sünniler ve Şiiler olarak ayrılıyor. Kuzey Irak’ta PDK ve YNK’nin etki alanları arasında kalan boşluklarda, biri diğerinin “ötekisi” olan milis grupları türüyor. Bu gruplar, Kürtlerle birlikte, eskiden Irak güvenlik güçlerinin üstlendiği işlevi üstleniyor ve eski güvenlik görevlilerini bir araya getiriyorlar.

Dolayısıyla; Kuzey Irak artık belirgin bir sınıra sahip olmayan, çeşitli kontrol noktalarıyla korunan, yıkılmış ve yeri geldikçe çatışan, işbirliği yapan veya birbirlerini umursamayan silahlı otoritelerce bölünmüş bir bölge. Kerkük şehir merkezinin yaklaşık on kilometre ötesinde, savaşa ortamında günlük hayatın devam ettiği Taza kasabasında yaşayan Şii Türkmenler, bu gerçekliğin resmini çiziyorlar. Taza kasabasının yakınındaki bir Şii Türkmen köyü olan Beşir, 1986 yılında Saddam’ın Sünni milisleri tarafından ele geçirilmiş ve bu egemenlik 2003 yılında milisler Türkmen köylüler tarafından kovulana kadar sürmüş. Sünni Araplar, IŞİD istilası sayesinde komşularının topraklarına ve mallarına tekrar el koyma fırsatı yakalamış ve Beşir köyünde bu fırsatı değerlendirmiş. Bugünlerde ise, Taza kasabasının sessiz sokaklarında gençler silah kuşanıyor ve Beşir’in fethi için fetva veren El Sistani yanlısı imamın vaazını dinlemek üzere camiye gidiyor.

Avluda bulunan ve daha önce İran’da sürgün hayatı yaşamış Şii El-Dava Partisi mensupları, İran Devrim Muhafızları tıraşıyla göze çarpıyor. Mensuplar, altı aydır hükümet için savaşan Şii milislerle birlikte mücadele etmek için Bedr milisleri komutanları ile görüşmeye hazırlanıyorlar. Birkaç kilometre ötede, YNK tarafından Amerikan işgali sonrasında ele geçirilmiş bir eski Sovyet tankı ve birkaç panzer, sayısı yüzlerle ifade edilebilecek Kürt milisleriyle birlikte Taza’yı Sünni kuvvetlerden (IŞİD) ayıran hat üzerinde konuşlanmış durumda. Şiiler ve Kürtler, ucu karşı kuvvetlerin elinde olan köprüyü kontrol ediyorlar. PKK’nin yolladığı bir delegasyon, örgütün lideri Abdullah Öcalan’ın resminin bulunduğu bayrağın önünde duruyor.

Dahası, birkaç metre uzunluğundaki çayın ucunda bulunan BM İnsan Hakları Yüksek Komiserliği’nin mülteciler için kurduğu çadırda ergenlik çağında silah kuşanmış gençler (Hz.) Ali’nin resminin olduğu bir bayrağın gölgesi altında dinleniyor. 2003 yılında muhtemelen 10 yaşında olmayan bir genç, omzunda bir Amerikan tüfeğine benzeyecek şekilde modifiye edilmiş bir kaleşnikof taşıyor. Askeri kıyafetlerle birlikte sahte bir Olympique Lyon forması giyen genç, sıcağa aldırmadan El-Sistani’nin IŞİD’e karşı cihat çağrısına kulak veren eski bir polis ile fotoğraf çektirirken uzaktan, bilinmeyen bir hedefe atılan birkaç el kurşunun sesi geliyordu.

Ulusu Olmayan Sınırlar – Vicken Cheterien (Le Monde Diplomatique, Temmuz 2014)

Çeviri: Fatma Şahindal


Ortadoğu’nun hayali devletleri

Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra, Osmanlı İmparatorluğu’nun yıkıntıları üzerinde ortaya çıkan devletler, 100 yıl sonra çürümeye yüz tutuyorlar. Geleceğin Ortadoğu haritasının nasıl şekilleneceği ise bilinmiyor.

Beyrut’ta bir gazeteci arkadaşım‚ yeni bir Sykes-Picot haritasının hazırlanmış olup olmadığını sormuştu. Bu soru, Mayıs 1916 yılında Fransa ve İngiltere arasında imzalanmış olan gizli antlaşmaya ithafen sorulmuş bir soruydu.

Meslektaşım iki varsayımdan yola çıkmıştı: İlki; Birinci Dünya Savaşındaki doğu siyasi sisteminin çökmesi; ikincisi ise Avrupa’nın bölgede yeni bir siyasi sistem kurma hayali ve gücü.

Irak, Suriye, Lübnan, Türkiye ve Yemen devletlerinin mevcut haritalarının gerçeklikle ile alakası yok diyebileceğimiz kadar yanıltıcıdır. Suriye’yi ele alırsak; 2012 yılından bu yana bir Suriye-Irak sınırından bahsetmek mümkün değil. Irak ve Şam İslam Devleti bölgede Anbar ve Felluce’nin büyük bir bölümünde hüküm sürerken, yakın zamanda Musul’u ele geçirdi. Suriye’nin kuzeyine kadar uzanan bölge, Ebu Kemal’dan Halep’e, IŞİD’in denetimi altında. Hiç bir güç, IŞİD’i durduramıyor gibi. Muhalifler; Mayıs 2014’te Kalamun’daki son operasyonların ardından Suriye-Lübnan sınırının Suriye ordusunun kontrolü altına geçmesine değin, sınırda istedikleri gibi rahatça dolaşıyorlardı. Anlaşılacağı üzere, buradaki sınırlar da muhalifleri engellemeye yetmedi. Aslına bakılırsa Suriye-Lübnan sınırı, Suriye’nin 1976 yılında Lübnan İç Savaşı esnasında müdahale etmesinden bu yana yok sayılabilir.

Bir diğer yandan, Türkiye’nin sınırlarında da durum farklı değil. Suriye’nin muhalif örgütleri Türkiye-Suriye sınırında istedikleri gibi dolaşmakla kalmayıp, yaralılarını Antakya’ya veya Gaziantep’e sevk edebiliyorlar. Türkiye kuşku ile; PKK ile organik bağı olan PYD’nin Suriye’deki yükselişini izlemek ile yetiniyor. Türkiye’de çatışmaların alevlenmesinden dolayı her iki taraf 2013’de ateşkes ilan etmişlerdi. Haritada bulunmayan de facto bir Kürt devleti var, Kuzey Irak Kürt Bölgesel Yönetimi, Bağdad Hükümetini devre dışı bırakarak, Türkiye’ye petrol ihraç edebiliyor. Kerkük’ü ele geçiren Peşmergeler şimdilerde daha zengin Petrol yataklarına el koymuş durumda.

Ortadoğu’da sınırlar; ilk kez 1975 Lübnan iç savaşında ulus-devletlerin çökmesi ile birlikte silinip yeniden şekil almaya başladı. Irak’ın 2003 yılındaki ABD işgali, sadece Saddam Hüseyin rejimini indirmekle kalmamış, aynı zamanda devlet kurumlarını da tahrip etmiştir. İşgalden sonra, ülke neredeyse sürekli şiddet ve iç savaştan nefes alamaz hale geldi. 2011 yılında, ABD askerlerinin çekilmesinden bu yana, hiçbir parti düzeni sağlamak için işleyen bir siyasi sistem inşa edemedi.

Yeniden başlayan petrol üretimi ve devlet hazinesine akıtılan milyarlarca dolara rağmen, Irak’ta siyasi karmaşa bitmek bilmiyor. 2011 yılında yoksulluk ve yolsuzluğa karşı ilk şiddet içermeyen gösteriler sözkonusuydu. Ancak 2013’te benzeri gösteriler güvenlik güçleri tarafından engellendi. Bu olaylar IŞİD’in sahneye çıkmasının bir nevi fitili oldu.

Uluslararası sınırlar göç dalgasına engel teşkil etmiyor. Bugün dünya genelinde, 2 milyon Iraklı ve hemen hemen 2 milyon sekiz yüz bin Suriyeli mülteci komşu ülkelere sığınmış durumdalar.  Ayrıca, 6,5 milyon (halkın 40%’ı) Suriyeli yerlerinden yurtlarından edilmiş insanlar.

Mültecilerin bu sorunu iki şeye bağlanabillir. Birincisi; toprakların etnisiteye göre dağılımı ikincisi ise azınlıklıkların zamanla birlikte kaybolmasıdır. 1914’te Orta Doğu nüfusunun yüzde  20’sini oluşturan Hristiyanlar bugün sadece yüzde 5’ini oluşturmakta.

Ortadoğu’da yaşanan krize neden olarak sadece emperyalist güçler (Fransa ve İngiltere) tarafından 1918 yılında dayatılan bölgesel düzenin çöküşü gösterilemez. Bugün Ortadoğu’da modern ulus-devletin yetersizliği ile karşı karşıyayız. Uzmanlar kriz nedeni olarak genellikle din güdümlü siyaset, yada dış müdahaleleri göstermeye meyillidirler. Basın ise; Sünnilerin ve Şiilerin arasındaki çatışma ya da bölgeyi istikrarsızlaştırmak, ‘’kendi çıkarına kullanmak isteyen büyük güçlerin niyetleri’’ olarak gündemine taşır.

Dışarıdan dayatılan askeri müdahaleler, mevcut ulus-devletlerin kuruluşuna neden olmuş ve bölgesel düzeni her zaman etkilemiştir. Tarihi Sykes-Picot antlaşması, bölge halklarının iradesi dışında, İngilizler ve Fransızlar tarafından uygulanmaya kondu.

Yapay uluslar

Arap devletlerinin başarısızlığına katkıda bulunmuş olan iç nedenleri göz ardı etmemek gerekir.  Örneğin; Arap Baharı uzun süredir sosyal ve ekonomik gerginliklere sahne olan bir çok ülkeyi içten yıktı. Bir yandan hızla artan nüfus ve gençlerin istihdam sorunu, diğer yandan ülkedeki zenginliğin toplumun belli bir kesiminin elinde olması.

Genellikle yapılan siyasi analizlerde dış güçlerin etkisi abartılır. Söz konusu abartı, bugüne özgü değil tabii. Osmanlı İmparatorluğu da yıkılmasının asıl sebeplerinden dış güçleri sorumlu tutuyordu. Rusya ve İngiltere ile rekabet içerisinde, Batı karşıtı, Hristiyan karşıtı olmuş ve bunun sonucunda ise tebaasındakilere  korkunç uygulamalarda bulunmuştu.

“Hasta adam” Osmanlı 19. yüzyılda hayatta kalmasını, İmparatorluğu  almak isteyen Avrupalılara borçluydu. Unutmayalım ki; Mısır Hükümdarı Kavalalı Mehmet Ali Paşa 1831 ve 1840 yılında İstanbul’a doğru ilerlerken, Osmanlı’nın yardımına Rusların önderliğinde Avrupalılar koşmuştur. Keza Kırım Savaşında da, Avrupalılar, Rusya’ya karşı Osmanlı İmpartorluğu’nun yanında yer almıştır.

Osmanlı İmparatorluğu’nun çöküşünü kendi iç dinamiklerine bakarak anlayabiliriz.

19. Yüzyılda bir dizi reform  (1839 Tanzimat Fermanı, 1856 Islahat Fermanı ve 1876 anayasal monarşi) devletin modernleşme ve yenileşme döneminin başlamasına, Osmanlıların vatandaşlık niteliğini kazanmasına neden olmuştur.Bugün Ortadoğu’da sanılanın aksine, Osmanlının yıkılış sebebi dış güçler değil, Jön Türklerin Devrimi ve Almanya ile birlikte 1. Dünya Savaşına katılması ile yenilgiye uğramasıdır.

Modern Arap Devletleri, Osmanlı İmpartorluğu’ndan birçok çelişkiyi miras edindiler. Müslüman olmayanlara verilen millet kavramı, idari ve hukuki bir yapıya sahipti. Azınlıklar devletin yönetiminde destek olmuşlar ve kendilerine büyük bir özerk yönetim hakkı tanınmıştı. Yeniçeri ocaklarına bakıldığında, katılanların büyük bir çoğunluğunun devşirme Hristiyanlar olduğunu görüyoruz. 19 yüzyılın ikinci yarısında gerçekleşen Balkan Savaşları ile birlikte toprak kaybeden Osmanlı İmpartorluğu’nun nüfüsunun artık sadece 25%’ini Hristiyanlar oluşturuyordu. II. Sultan Abdülhamid, İslam politikasının genel çerçevesini çizerek, Millet’i, yani Hristiyanları hedef aldı.

Fransa, Millet sistemini Lübnan’da hayata geçirdi. Çeşitli dini topluluklar bağımsızlıklarını korurken, devlet işlerinde de belli bir oranda temsil ediliyorlardı. En büyük iki dini cemaati olan Sünni Müslümanlar ve Hıristiyan Marunîler arasında yapılan ve dini grupların devlet içinde dengeli bir biçimde temsil edilmesi sağlanmıştı. Her ne kadar  yazılı bir yasa olmasa da,  Başkan Maruni, Meclis Başkanı Şii, Başbakan ise Sünnidir. Lübnan İkinci Dünya Savaşından sonra  Arap Milliyetçiliği ve muhafazakar monarşilerin arasında sıkışmışsa da, bu sistem her zaman bir istisna olarak kalmıştır.

Arap Milliyetçiliği, bölgede birleştirici bir güç olmanın aksine, ulus devletlerin meşruyetini sarsan asıl nedendir. Arap Birliğini savunan Suriye, 1963 Baas Partisinin öncülüğünde gerçekleştirilen darbede, devlet olarak kendi meşruyetini yitirmesine neden olmuştur. Suriye’nin iç işlerindeki ve toplumdaki farklılıkarı görmezden gelerek bir siyasi fikirbirliği kurmakta başarılı olamadı.

Suriye’nin yanı sıra, Mısır, Libya ve Yemen’de de ‘’Cumhuriyet’’ hanedanları iktidara gelseler de; Krallık sistemine dayalı Ürdün, Fas ve Körfez ülkeleri ile aralarında pek bir fark görüldüğü söylenemezdi.

Bir diğer önemli sorun ise şehirli orta sınıfın zayıf kalarak,  Irak, Suriye ve Mısır gibi ülkelerde özerk bir politik alanın ortaya çıkmasını engellemesiydi. Bunu fırsat bilen askeri güçler; Filistin’in Kurtuluşu, Arap Birliği, sosyal adalet propagandası ile yönetimi devraldı. Son 30 yılda, askeri kurumların ve hükümetlerin yeni sorunlarla başa çıkamayacağı kanıtlanmıştır.

Arap Baharı, bitap düşmüş cumhuriyetçi hükümetlerin sonu oldu. Monarşiler açısından durum farklıydı. Onlar Siyasi İslam’ın yükselişinden epey memnun kalmışlardı. Bugün Monarşilerin 1950’li 1969’lı yıllara göre daha istikrarlı olduklarını söyleyebiliriz.

İslam’ın geçmişte kalan evrenselliği

İslam eski çağlardan beri birleştirici bir güç oldu. Hz. Muhammed’in önderliğinde büyük göçebe kabileler birleşmişti. İslam; Arap olmayanları da birleştirmiştir. Orta Asya’da Samaniler ve Selçukular gibi farklı halklar da İslam’ın çevresinde birleştiler. Gayri Müslimler bile İslam’ın korumasına tabii tutulup, bütünleştiler.

Bugün siyasi İslam, dini evrenselliğini eskilerde bırakmıştır. İslam ülkelerinin siyasi yelpazesi muhafazakar monarşiden, gerici, silahlı cihad ideolojisine kadar uzanmaktadır. Suriye’de Şii mücahidler (Lübnan Hizbullahı ve Iraklı Asaib Ahl Al-Haq örgütü) Sünni mücahidler ile savaşıyorlar. Irak’taki Ürdün asıllı El Kaide lideri Ebu Musab Zerkavi, Irak’ta 2004’te verdiği biat sözüne rağmen, Usame Bin Ladin’e hep mesafesini korudu.

El Kaide’ye bağlı El Nusra Cephesi Ebu Muhammed El Jaulani öncülüğünde 2012’de kuruldu. Bir diğer yandan Ebu Bekir El Bağdadi, Iraklı mücahit örgütü IŞİD’ın kuruluşu ilan etti. IŞİD’İN kuruluşibu iki cihadist eğilimli grup arasındaki şiddetli savaşı etkiledi ve El Nusra IŞİD’e savaş ilan etti. El-Kaide lideri Eymen el-Zevahiri devreye girerek IŞİD’in dağıldığını açıkladı. Şubat ayında iki grup arasındaki güç müdalesini sonlandırmak isteyen Zevhari; ‘’elçisi’’  Ebu Halid El Suri’yi, Suriye’ye gönderdi. IŞİD’in arkasında bulunduğu tahmin edilen suikastte, El Suri Halep’te öldürüldü..İki örgütün güç savaşı sonunda 100’lerce kişi öldürüldüğü biliniyor.

Dini evrenselliğin sonu

Dini ve etnik gruplar arasındaki çatışmalar; devletin sosyal ve siyasi parçalanmasına neden oldu. “Irak’ta hiçbir ulusal vizyon kalmadı” diyen Kürt Bölgesel Yönetimi’nin Dışişleri Bakanı Mustafa Bakir; “Artık Şiiler Şiilere, Sünniler Sünnilere, Kürtler de Kürtlere oy verecektir’’ açıklamasında bulundu.

Ortadoğu’daki çatışmalar her ne kadar dinsel-etnik çizgide gelişmiş olsa da, aslında bu çatışmaları motive eden dini veya etnik sorunlar değildir. Bu bağlamda çatışmanın boyutlarını abartmamak gerekir. Örneğin Suriye’deki çatışmaları mezhepsel temelde ele alacak olursak, Sünnilere karşı bir Alevi-Şii ittifakının mücadelesini görmek mümkün olabilir. Bu açıdan bakıldığında, Beşar Esad muhtemelen küçük bir Alevi devleti ile yetinebilirdi.

Askeri mücadeleye bakıldığında ise, sadık Suriye Ordusunun birliklerinin güneyde Deraa’da doğuda Deyrizor,  kuzeyde Kamışlı’da, yani her yerde etkin olduğunu görmekteyiz. Sonuç olarak şunu çıkartabiliriz: Esad sadece küçük bir Alevi Devleti için mücadele etmiyor, o Suriye’nin genelini kontrol altında tutmak istiyor. Aynı bakış açısından baktığımız zaman, Sünni bir muhalefetten söz etmek, gerçekliğe aykırıdır. Çünkü Sünnilerde de bir birlik söz konusu değildir.

Tahminlere göre Esad’a biçilen süre 2011 ya da 2012 idi. Ancak iddiaların ve öngörülerin aksine, Suriye rejimi, uyguladığı kitlesel şiddete rağmen başarılı oldu. Suriye yönetimi ve muhalifleri arasında bir siyasi birleşme, konsensüs olmadığı süreci, şiddet araç olarak kalmaya devam edecektir.

Esad ve onun askeri gücünün başarısının asıl nedeni muhalefetten kaynaklanmaktadır.

Başar Esad; süreci laik, ilerici, Arap milliyetçiliği ile fanatik İslamcılar arasında yaşanılan bir savaş olarak göstermeyi başarmıştır. İktidarda olması gerçeğinin yanı sıra, dünyayı da iktidardan indirilirse Selefi güçlerin tahtı kapacağına inandırmış olmasıdır.

Asimetrik Savaş

Rejim destekçileri ve isyancılar arasındaki savaş, silahların niteliği ve niceliğini bir tarafa bırakırsak, asimetriktir. Merkezi komuta yapısı, değişken, kırılgan ittifaklarının asimetrik olduklarını söyleyebiliriz. Suriye Ordusu, ne zaman ve nerde rakiplerine savaş açacağını iyi biliyor olabilir, ancak elde ettiği toprakları elinde tutmakta da bir o kadar başarısız.

Bütün bu çatışmalar siyasi sistemlerin ideolojik temelini büyük bir oranda sarstı. Pan-Arap milliyetçisi Suriye Baas Partisi, İran ile birlikte; Körfez ülkeleri ama özellikle de Suudi Arabistan tarafından desteklenen, iç muhalefete karşı savaşıyorlar.

Bir zamanlar, Arap Milliyetçiliğinin kutsal davası olan ‘’Filistinlilerin mücadelesi’’ anlamını yitirmiş durumda. Unutulmaya başlanan Filistin, Arap rejimleri, İslamcı hareketler tarafından kullanıldı ve istismar edildi.

Ortadoğu’da birbirleriyle savaşan güçler, ulus-devletin mirası için savaşıyorlar. Ancak ulus devletçiliğin alternatifi yok. Bölgede çatışanlar, ne Irak, ne Suriye, ne de Lübnan için savaşıyor. Bu güçler şiddeti araç olarak kullanıp, bölgesel, mezhepsel ve aşiret çıkarları için, savaşıyorlar. Bütün bu kargaşalar son bulduğunda, Ortadoğu’nun siyasi haritası kim bilir nasıl olacak?

Osmanlı Nasıl Paramparça Oldu? – Henry Laurens (Le Monde Diplomatique, Nisan 2003 ve Temmuz 2014)

Çeviri: Hazal Saral


1914 yılında Osmanlı İmparatorluğu’nun Arap bölgeleri, Avrupa güçlerinin nüfuzu altındaydı. 1908’den beri iktidarı elinde bulunduran Jön Türkler Avrupa etkisinden kurtulmanın yollarını arıyordu. Ancak bu çözüm arayışı, otoriter merkeziyetçiliğe sebep olacak, Avrupa desteğini de arkalarına alan Arapları özerklik hareketinin içine itecekti.

Fransa, iktisadi yatırımları, eğitim ve kültürdeki nüfuzu sayesinde Suriye’deki en baskın kuvvetti. Öyle ki bu bölgeye “Doğu’daki Fransa” deniyordu. 1882’den beri Mısır’ı işgal altında tutan İngilizler bile –gönülsüzce de olsa- bu nüfuzu kabullenmişlerdi.

1914 Kasım’ında savaşa girerken, Osmanlılar özerk bölgelerin ellerinden kayıp gittiğini farketti. 1915’in başından itibaren seçkin Arap siyaset adamlarının üzerindeki baskı şiddetlenmeye başladı. Bir kısmı darağacına, bir kısmı da Anadolu’ya sürgüne yollandı. Lübnan’daki hristiyanları kıtlık vururken, Ermeniler ve Anadolu Hristiyanları yerlerinden edilip öldürüldüler. Sömürgeci Fransız ve İngiliz imparatorluklarının güdümündeki Müslüman güçleri zayıflatmak isteyen Osmanlılar cihat çağrısı yaptı. İngilizler, ilk olarak Süveyş kanalı yöresinde savunmaya çekildi. Öte yandan İngiliz ve Hintli güçlerden oluşan bir ordu da Basra’dan Irak’a, zorlu bir fetihe girişti.

Ancak cihat, Fransızların yönetimindeki Kuzey Afrika’yı, kara kıtanın bir kısmını ve Britanya Hindistan’ını tehdit ediyordu. Böylece Fransızlar ve İngilizler savunma konumuna geçtiler. Eski egemenliklerini sürdürebilmeleri için hassas bir formüle ihtiyaçları vardı. Osmanlı Devleti’nin merkezi yönetimini zayıflatarak fiili bir sömürge kurmanın planını yaptılar. Çanakkale’ye saldırırken rakipleri Rusların İstanbul üzerindeki taleplerini kabul etmeye, bölgeyi Ruslarla paylaşmaya mecbur kaldılar.  Müttefikler,  Çanakkale’de uğradıkları bozguna rağmen planlarını sürdürmekte kararlıydılar. Mekke Emiri Şerif Hüseyin’e isyan örgütleterek cihat tehdidini savuşturmak, Osmanlı’ya yeni bir cepheden saldırmaya karar verdiler. Britanya’nın Mısır’daki Yüksek Komiseri Mc Mahon, güç bela Şerif Hüseyin’e ulaştı. Amacı Mekke Emiri’ni isyana teşvik etmekti. Ancak  pek de anlaşılır olmayan yazışmalar, çevirideki aksaklıklar ve anlam karmaşaları sebebiyle iş iyice karmaşık bir hâl aldı.

Öte yandan Kahire entelijensiyası tarafından bir Arap rönesansı fikri ortaya atıldı. Bu fikrin mimarlarının en önde geleni, sonradan Arabistanlı Lawrence olarak tanınacak olan T.E. Lawrence’tı. Sözkonusu rönesans hayalinin temelinde, yozlaşan Osmanlı’yı bir bedevi otantizmi, frankofon bir doğu uygarlığı ile değiştirmek yatıyordu. Şerif Hüseyin’in önderliğindeki bedeviler (Haşimi hanedanlığındaki prensler), bu “iyi niyetli” Britanya vesayetini ikiletmeden kabul ettiler. Londra, onlara bağımsız bir “Arabistan” sözü vermişti. Öte yandan Fransızlar ise “Doğu’daki Fransa”nın kepenklerini indirerek, kendi sözünden çıkmayacak, frankofon bir Suriye inşa etmek peşindeydi.

Peki ya İngilizlerin büyük Arabistan’ı ile Fransızların Suriyesi arasında uyum nasıl sağlanacaktı? Müzakerelere Fransa’dan François George Picot, Britanya’dan Mark Sykes katıldı. Fransa’nın Londra büyükelçisi Paul Cambon ile Dış İşleri sekreteri Edward Grey arasında mektuplar takas edildi ve bu birkaç aylık müzakere süreci 1916’nın Mayıs ayında sonuçlandı. Anlaşmaya göre Fransızlar Suriye kıyılarından Anadolu’ya uzanan bölgeyi; İngilizler ise Basra’daki Irak bölgesi ile Hayfa civarındaki Filistin topraklarını doğrudan yönetecekti. Filistin’e uluslararası bölge statüsü (1) verilecek, Haşimilere bağlı bağımsız Arap devletleri ise kuzeydekiler Fransa’ya, güneydekiler Britanya’ya paylaştırılmak üzere ikiye ayrılacaktı. Sykes Picot adı verilen bir hat Orta Doğu’yu ikiye bölecek, aynı zamanda Bağdat’tan Hayfa’ya uzanacak bir demiryolunun inşaat hattını belirleyecekti. Bu anlaşmaya Ruslar ve İtalyanlar da onay verdiler. Haşimiler ise konu hakkında üstü kapalı, yarım yamalak bilgilendirildiler.

1917 yılına gelindiğinde Britanya Filistin’i işgal etti. Birleşik Devletler ise doğrudan Müttefikler’in safına katılmadı; ancak Nisan ayında Almanya’ya karşı Fransa ve Büyük Britanya ile “ortak” olarak savaşa girdi.

Savaşın artan yoğunluğu, Fransa ve Britanya’da önemli bir farkındalık yarattı: Petrole bağımlılıkları. Nitekim, 1918’de Müttefiklere savaşı kazandıracak olan da bu “petrol seli” oldu.

Başkan Woodrow Wilson ise yürütülen bu gizli anlaşmalara mesafeli yaklaştı. Halkların özyönetim hakkını savunma görevini üstlenmişti. Ancak bunun Araplar ve Asya ırkları için uygulanabilirliği konusunda kararsızdı.

Bu esnada Kahire’deki İngilizler, Suriye üzerine olmasa bile en azından Filistin konusunda anlaşmayı tekrar gözden geçirmeyi hedefliyordu. Bunun için Londra’da somut girişimlerde bulundular. Londra, Wilson retoriğini nasıl kullanacağını çok iyi biliyordu: Harabeye dönen Osmanlı İmparatorluğu’nun üzerinde Araplar, Kürtler, Ermeni ve Yahudiler “hayırsever koruyucu” İngiltere ile  işbirliği yapacaktı.

Sykes bu bağlamda siyonist hareketi kullandı. Sykes’in bu manevrası 2 Kasım 1917’de Balfour Deklarasyonu’nun yolunu açtı: Filistin’de bir Yahudi yerleşkesi kurulacaktı. Britanya stratejisi, Suriye’ye kadar ulaşacak –ancak Filistin’e uğramayacak- bir isyan dalgası sayesinde hakimiyeti korumak ve bölgede özerkliğin yolunu açmaktı.

Londra için halkların hakları İngiliz hakimiyetine girmelerine bağlıydı. Arap milliyetçileri bu hakimiyeti reddettiklerinde İngilizler tarafından küçük düşürücü sıfatlara layık görüldüler. Fransız yanlısı Hristiyan Araplar için de kullanılan “Levanten” sözcüğü de bunlardan biriydi.

1918’de, petrol meselesi gündeme geldi. Anlaşmaya göre Fransa, Musul petrolüne sahip olacaktı. İngilizler ise denetim  hakkını elinde bulunduracaktı. Georges Clemenceau ise üzerinde baskı kuran sömürge grubunu tatmin etmek istiyordu. Ancak Clemenceau’nun sınırları belliydi: Kutsal toprakları dışarıda bırakacak “işe yarar” bir Suriye ve petrol kaynaklarına kolay ulaşım esnekliği.  Toprakları haddinden fazla genişletmek bölgeden elde edilen gelire bakılmaksızın ağır yönetim  sorumlulukları yüklüyordu. Böylece “Büyük Suriye”(2) fikri bir kenara bırakıldı. Ateşkesin ertesi günü Clemenceau, Lloyd George’la masaya oturdu. Orta Doğu’nun paylaşılacağı bu görüşmede tanık dahi bulundurulmadı.

İngiltere kabine sekreteri Maurice Hankey, 11 Aralık 1920’de günlüğüne şu satırları düşüyordu: “Clemenceau ve Foch, ateşkesin ardından denizi aşıp geldiler. Onlar için büyük bir askeri resepsiyon düzenledik. Lloyd Geoge ve Clemenceau’ya Fransa büyükelçiliğine kadar eşlik edildi… İkisi başbaşa kaldıklarında… Clemenceau, “Pekala. Ne konuda konuşacağız?” diye sordu. Lloyd George “Mezopotamya ve Filistin hakkında” diye yanıtladı. “Ne istediğinizi söyleyin bana” diyen Clemenceau’ya Lloyd George’un cevabı “Musul’u istiyorum” oldu. “Öyleyse alırsınız” dedi Clemenceau. “Başka?” “Kudüs’ü de istiyorum” diye devam etti Lloyd George. “Onu da alırsınız” diye yanıtladı Clemenceau. “Ancak Pichon (3) Musul konusunda sorun çıkaracaktır.” Bu konuşma üzerine herhangi bir yazılı metin, andıç, vs. bulunmuyor… Ancak tarafların tüm baskılarına rağmen Clemenceau sözünden geri dönmedi. Zaten Lloyd George da ona hiçbir zaman sözünden cayma fırsatı tanımadı. Tarih de böylece yazılmış oldu.”

Fransızlar petrol için tüm paylaşım planlarını yoluna koymuşken, resmi müzakere dönemecine de girildi. Barış Konferansı’nın başlarından itibaren, Başkan Wilson Afrika ve Pasifik’teki eski Alman kolonilerinin İngiliz ve Fransız İmparatorlukları tarafından ilhakına karşı çıktı. Wilson bu kolonileri ileride kurulacak Milletler Cemiyeti’nin himayesine almak isiyordu. Lloyd George, zekice bir manevra yaparak Milletler Cemiyeti’ne bağlı manda yönetimleri kurmayı teklif etti. Bu manda rejimleri, ileride onları bağımsızlığa götürecek bir “medeni” güce kısa süreliğine devredilecekti. Bu teklifte bahsi geçen mandalar, Osmanlı İmparatorluğu’na bağlı Arap bölgeleriydi. Wilson bu öneriyi 1919 yılının Ocak ayında kabul etti.

Fransa ve Britanya Yüzleşiyor

Arap tarafı, konu hakkında bilgilendirilmeden İtilaf Devletleri Yüksek Konseyi’nin (4) huzuruna çıkarıldı. Arap milliyetçileri, Fransa taraftarları ve siyonistler 1919’un Şubat ayında, dönen dolaplardan habersiz bir araya geldiler. Lloyd George, İngiliz temsilcilerinin Fransızlarla restleşmesine müsaade etti. Mesele, Orta Doğu’nun tek bir manda olarak mı yoksa ikiye bölünerek mi paylaşılacağıydı. Tek manda durumunda İngiliz himayesi kesindi. İkili paylaşımda Fransızlara da pay düşecekti. Fransız tarafı bu ikili plana sımsıkı sarıldı.

Wilson bezmiş vaziyetteydi. Nihayet bir komisyon kurma kararı alındı. Komisyonun görevi bölge halklarına manda yönetimi belirletmek olacaktı. Ancak İngilizler birdenbire durumun farkına vardılar: Filistin ve Irak halklarının İngiliz himayesini kabul etmeme ihtimali vardı. Fransız tarafında ise başka bir korku hakimdi: Suriyeliler’in kendilerine düşmanca yaklaşmasından ve Hristiyan çoğunluklu bir Lübnan Devleti’nin taleplerini kabul etmek zorunda kalmaktan korkuyorlardı. Böylece, bu iki Avrupalı güç komisyondan çekildiler. Komisyon artık yalnızca Amerikalılar tarafından yönetilecekti.

Son tahlilde, Filistinliler Siyonizm’i reddetti, Hristiyan Lübnanlılar Fransızları kabullendi, Suriyeliler ise bağımsızlıkta direttiler. Bu veriler Amerikalıları, yepyeni bir fikre götürdü: Amerikan mandası! Ancak artık çok geç kalınmıştı: Amerikan senatosu Versay Antlaşması’nı reddetti ve Amerikalılar, Müttefikler arasında yürütülen tüm konferanslardan çekildiler.

Böylece  Fransa ve Britanya baş başa kaldılar. Müstakbel sömürgelerde askeri varlık, Fransızların lehine dönmüştü. Londra seferberliğe son verirken Fransa hâla askeri mühimmat yığıyordu. Eylül 1919’daki Deauville Konferansı’ndan 1920 yılının Nisan ayındaki San Remo Konferansı’na kadar Sykes-Picot’ya kanaat eden Fransa’nın peşinde olduğu ikili manda seçeneği artık onaylanmıştı. Filistin sınırı birkaç kilometre kuzeye çekildi. Ürdün, Filistin’i Irak’a bağlayan bir koridor görevi üstlendi. Bu koridor, acil durumlarda İngiliz Hava Kuvvetleri’nin Hindistan’a geçişini temin edecek, orta vadede ise Irak’tan Akdeniz’e sevkiyatı sağlayacak bir petrol boru hattının tesisini sağlayacaktı. Petrolün denetimi yeni kurulacak bir konsorsiyuma devredilecek; petrolden elde edilen gelirin %23.75’i ise bu konsorsiyum tarafından Fransa’ya verilecekti.

Geriye bir tek, manda rejimlerinin empoze edilmesi için yapılacak güç gösterileri kalmıştı. Fransa ve Britanya, Filistin, Suriye ve Irak halklarını zapt etmek için operasyonlar yürüttüler.

Aslında Orta Doğu’nun birçok devlete bölüştürülmesi kınanacak bir tutum değildi. Haşimiler, bu işi en başından beri veliaht Hüseyin’in lehine tahayyül etmekteydiler. Ancak bu paylaşım planları bölge halklarının iradesine karşı çıkılarak, tüm özgürlük vaatlerini boşa çıkaracak şekilde güç kullanılarak yapıldı. Örneğin Osmanlı’nın son döneminde geçirdiği siyasi evrim, atama ve seçim sistemine geçiş düşünüldüğünde, İngilizler ve Fransızlar tarafından uygulanan otoriter rejimin bölgeyi uzun soluklu bir gerilemeye götürdüğü anlaşılıyor.

Bölgesel seviyede de paylaşım devam etmekteydi. Yeni kaynaklar ve onlara hakim sınıflar, bu yeni oluşan ülkelerde otoritelerini kurdular. Ancak 1919-1920 olayları yapılan tüm anlaşmaları alt üst etti. Elit Araplar yönetimi ellerinin arasından kaçırıverdiler. Arap milliyetçiliği iktidara geldiğinde ise bu sınıfların meşruiyetini reddederek, bölgedeki tüm acılara şifa verecek üniter devlet fikrini gündeme getirdi.

“Sykes-Picot”nun hayaleti bugün hala bölgede dolaşıyor. Orta Doğu’nun dış güçler tarafından paylaşılacağı fikri sık sık gündeme geliyor. İşte bu yüzden, Batı’nın bölgede demokrasinin ve özgürlükçülüğün savunucusu olma iddiası bir uğursuzluk, bir aldatmaca gibi görünüyor. Kimbilir belki de Batı , 1916-1920 yılları arasında yaptıklarının bedelini ödüyor.

 

  • Britanya ve Fransa’nın müşterek hakimiyeti
  • Bilad el Şam
  • Stephen Pichon* Dönemin Fransa Dış İşleri Bakanı
  • Onlar Konseyi

 

J.V. Stalin on Tsarism and Imperialism in the Russian Empire

The Espresso Stalinist

10377625_259101377606692_1310247587054211666_n

“In fact, Tsarist Russia was the home of oppression under every form, capitalist, colonial and militarist, of oppression in the most barbarous form. The omnipotence of capital was allied there with the despotism of Tsarism, the aggressiveness of nationalism with the most ferocious oppression of non-Russian peoples, the economic exploitation of whole regions of Turkey, Persia, and China, with the military conquest of these regions by Tsarism. Lenin was quite right in saying that Tsarism was ‘feudal-militarist imperialism!’ Tsarism was the quintessence of the most negative sides of imperialism.

Again, Tsarist Russia was an immense reserve force for European imperialism, not only because it freely gave entrance to foreign capital (which held such important branches of Russian economy as fuel and metallurgy), but also because it could furnish millions of soldiers to the imperialists of the West . Thus, during the war, twelve million Russian soldiers shed their blood on…

View original post 162 more words

La formazione morale dei comunisti

Dobbiamo ringraziare il compagno Alessio Arena per la traduzione di questo articolo illuminante.

Quella Turchia aperta al socialismo…

Massimiliano Arif AY

Il decesso di Suphi Karaman, uno dei generali che nel 1960, diede vita alla rivoluzione del 27 maggio.

rivoluzion196oturchiaE’ trascorso poco più di un anno dal giorno in cui i comunisti turchi subirono una grave perdita con il decesso dell’anziano vicepresidente del Partito dei Lavoratori Suphi Karaman. Karaman era uno dei generali dell’esercito che nel 1960, diede vita a quella che le masse lavoratrici tuche ricordano come la rivoluzione del 27 maggio: esso faceva parte infatti di un comitato di unione nazionale che prese il potere in Turchia con un colpo di stato contro il governo burattino degli Stati Uniti d’America, contestatissimo dalle organizzazioni operaie e dagli studenti.

La gioventù era l’avanguardia della lotta anti-governativa e in occasione di numerosi scioperi illegali e occupazioni si scontrò più volte sanguinosamente con la Polizia. L’esercito turco in quegli anni vedeva sempre di più il Paese allontanarsi dai principi della lotta di liberazione…

View original post 908 more words

jucheireland.wordpress.com/

Korean Friendship Association Ireland

Marxism Today

A Fresh Look at Everything

The Weekly Bolshevik

Another world is inevitable

Marximus Talks

Opinions on daily events and thoughts on the world's problems

Calcio Turco

Tutto il Calcio in Turchia

Wisconsin Bail Out the People Movement

Bail Out People, Not Banks!

Elsässers Blog

Meine nächsten Auftritte: 19.9, Cotta bei Pirna, 20.9. Halle

Savaşan Yazılar

Gün akşamlıdır devletlûm

Blog di Aris Della Fontana

Constanter et non trepide

Partito Comunista - Moesano ☭

I comunisti del Moesano - ascoltarti e progettare

5 soru 5 yanıtta dünya gündemi

Dış Haberler Masası

ilcomunista.it

Se ci manca la bussola osserviamo il cielo e studiamo la terra

The Espresso Stalinist

Wake Up to the Smell of Class Struggle ☭

Centro Studi Anna Seghers

Via Grasselli 4, 20137 Milano (Italia) - annaseghers@libero.it

Red Youth

Each one, teach one!

Sinistra.ch

Blog di informazione e critica sociale della Svizzera Italiana

Aytekin Kaan

Ex aequo.