Aytekin Kaan

Ex aequo.

Category: Türkçe

Türk Devrimi ve İslam – José Carlos Mariátegui

Çeviri: Aytekin Kaan Kurtul
Mariategui

Çağımızda (liberal) demokrasi, devrimcilerin sabırsızlığına karşı, Evrim Teorisi’nin doğa için belirlediği aşamalılık kuralını toplumsal yapının evrimini açıklamak için kullanmakta. Bununla birlikte, araştırmalarımız ve deneyimlerimiz bize toplum bilimlerinde aşamalılığın mutlak bir kural olmadığını göstermektedir. Geldiğimiz noktada Evrim Teorisi’nin toplum bilimlerine bire bir uygulanmasına karşı çıkan tezler ağırlık kazanmaktadır. Öyle ki, (Birinci) Dünya Savaşı, diğer birçok krizle birlikte, toplum bilimlerindeki “evrimciliğin” krizini de beraberinde getirmiştir (hattâ eminim Darwin’in fikri böyle bir dönemde ortaya atılsa aynı ilgiyi görmezdi).

Söz konusu aşamacılığın geçerli olmadığına dair en güncel örnek, baş döndürücü hızla değişen Türkiye’dir. Türk hükümeti, sadece beş yılda Türkiye’nin kamusal yapısını, siyasi rotasını ve toplumsal zihniyetini radikal bir şekilde değiştirdi. Egemenliğin padişahtan ulusa (yazar burada Yunanca “Demos” kelimesini kullanıyor, ben “halk” veya “toplum”dan ziyade “ulus” kelimesinin uygun olduğunu düşündüm – K.) geçmesi ve teokrasinin yerini laik bir cumhuriyetin alması için beş yıl yetti. Böylelikle, eskiden Avrupalılarca sıradışı, egzotik ve kapalı bir ülke olarak görülen Türkiye, kültürel olarak Avrupa’ya yakınlaştı. Türk toplumunun hayatı, yeni bir nabız kazandı: Artık Türk toplumu Avrupa’nın bilimsel, felsefi ve siyasi gündeminin uzağında değil. Çağdaş Türk toplumu, Avrupa toplumunun endişelerini ve sorunlarını taşıyor; dolayısıyla Türkiye’de de toplumsal sorunlar gündeme geliyor. Başka bir deyişle, Avrupa’da olduğu gibi Türkiye’de de “komünizmin hayaleti dolaşıyor”. Aynı zamanda, medeni hukuk alanındaki reformlarla çokeşlilik tarihe karışıyor ve Türk toplumu Avrupa alfabesini öğreniyor. Özetlemek gerekirse Türkiye, herhangi bir dış baskının etkisinde kalmadan, ilerici bir öz iradeyle Avrupa kültürünü benimsiyor.

Tarihteki en hızlı toplumsal dönüşümlerden biriyle karşılaşmaktayız. Eski Türk toplumunun yapısı İslam ilkeleri üzerine inşa edilmişti. Bilindiği üzere İslam sadece dinî ve ahlaki öğretileri olan bir din değil, aynı zamanda siyasal ve toplumsal dayatmaları olan bir din. İslam dininin kutsal kitabı olan Kur’an, inananlara sadece soyut kavramlar değil; idari yapı, medeni hukuk ve hattâ bireysel temizlik konularında da zorunluluklar getiriyor. Başka bir deyişle Kur’an, kendini “evrensel” olarak tanımlayan ve bu şekilde kabul edilen bir kitap. Dolayısıyla bu öğretiye göre şekillenmiş Türk toplumu, Avrupa toplumundan çok farklı bir hayat tarzına sahipti. Avrupa toplumunun eğilimi pratik ve faydacıyken Müslüman Türk toplumunun eğilimi dindar ve dogmatikti. Bunun doğal bir sonucu olarak, Avrupa’daki hukuki kaynaklar ile Türkiye’deki hukuki kaynaklar arasında derin farklar söz konusuydu. Osmanlı Devleti’nde halife, aynı zamanda padişahtı. Din ve devlet işleri aynı kişi tarafından temsil ediliyordu. Diğer taraftan, 19. yüzyıldan itibaren imparatorluk sınırları içinde Avrupai fikirler, ya da monarşi yanlılarının tabiriyle “Batılı mikroplar” yayılmaya başladı. 1908 Devrimi, bu yayılmanın bir sonucuydu ve Osmanlı Devleti’ni liberalizme, bilime ve Avrupa kültürüne yaklaştırdı. Buna rağmen İslam dini, Türk toplumundaki otoritesini korumaktaydı. Osmanlı Devleti’nde “ilim sahibi” sayılan kişiler, “millet” kavramını dahi İslami bir algıyla ele alıyordu. Örneğin İstanbul Üniversitesi öğretim görevlisi Fatin Efendi (Davud? – K.), İslamcılığın yeni çağa ayak uydurmasının “ithal fikirlerle değil, bir iç evrimle gerçekleşeceğini” öngörüyordu. Doktor (Cenap) Şahabettin Bey ise kuramsal yetisi zayıf olan Türk toplumunun bundan ötürü “hiçbir zaman dinden kopamadığını” ifade ediyordu. Özetlemek gerekirse, Türk toplumunun ileri gelenleri Türk teokrasisinin geleceğinden emindi ve Avrupai düşüncelerin nüfuz etmesi, toplumsal düzen tartışmalarını beraberinde getirmiyordu.

Türk Devrimi’nin temel aşamalarını birlikte gözden geçirelim:

Öncelikle, (Birinci) Dünya Savaşı’ndan önce Türk toplumunun Avrupalılarca aşağılık, barbar bir toplum olarak görüldüğünü hatırlamak gerekir. Osmanlı Devleti’ne dayatılan meşhur kapitülasyon rejimi, Avrupalılara çeşitli vergi ayrıcalıkları ve yargısal ayrıcalıklar tanıyordu. Avrupalılar, Türk topraklarında kendi mahkemelerinin yetkisini genişletebilirken Türklere Avrupa’da böyle bir ayrıcalık tanımıyorlardı. Avrupalı, somut olarak, Osmanlı Devleti’nde İslam dininden daha fazla otoriteye sahipti. Ayrıca, Balkan Savaşları Osmanlı’nın gücünü zayıflatmış, egemenliğini ise neredeyse tamamen yok etmişti. Balkan Savaşları’nı (Birinci) Dünya Savaşı izledi ve Osmanlı Devleti, Avusturya-Macaristan ve Almanya ile birlikte İttifak Devletleri bloğunda yer aldı. İtilaf Devletleri’nin muzaffer olması, Osmanlı’nın yıkımını da beraberinde getirdi. Muzaffer ülkeler, Osmanlı Devleti’ni en ağır koşullara sokmak konusunda kararlıydı ve Osmanlı’yı kanlı savaşı uzatmakla suçluyorlardı. ABD Başkanı Wilson, liberal çerçevede “halkların kendi kaderini tayin hakkı”nı tasarlarken Türk toplumuna merhamet duymuyordu. Zihninin resmî Amerikan doktrini ve Hristiyan diniyle şekillenmiş olması, olaylara sadece Ermenilerin ve Yahudilerin penceresinden bakmasını mümkün kılıyordu. Wilson, Türk halkının Avrupa medeniyetine yabancı olduğuna ve bu kıtadan kovulması gerektiğine inanıyordu. Türk boğazlarının ve petrolünün kontrolünü elinde bulunduran İngiltere de doğal olarak bu teze destek veriyordu. Batı’da, Türkleri Asya’ya sürmek gerektiği fikri hâkimdi. İşgali meşrulaştırmak adına başkent İstanbul’da işgal kuvvetlerine sadık bir hükümet kuruldu. Bu hükümetin temel işlevi, Türkiye’nin paylaşılmasını kolaylaştırmaktı. Türk halkının uykudaki isyanı, işte böyle acılı bir dönemde uyandı. Anadolu’da ordu müfettişliği yapan Mustafa Kemal Paşa, işgale ve Osmanlı hükümetine karşı isyan etti. Başta Trabzon olmak üzere Doğu Anadolu ve Anadolu’nun diğer köşelerinde Müdafaa-i Hukuk Cemiyetleri kuruldu. İki kongreden sonra Ankara’da toplanan direnişçiler burada Büyük Millet Meclisi’ni kurdu. Sonrasında; Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti, Yeşil Ordu ve Türkiye Komünist Partisi gibi devrimci oluşumlar ülkenin kurtuluşunda etkin rol oynamaya başladılar. Bütün bu oluşumlar, işbirlikçi İstanbul hükümeti ve işgalci İtilaf Devletleri’ne karşı mücadelede hemfikirdi.

Türk halkının bu dirilişi İtilaf Devletleri’ni biraz olsun geriletti. Muzaffer devletler, Osmanlı Devleti’ni Sévres’de bir barış konferansına çağırarak İstanbul hükümetine topraklarının üçte ikisi karşılığında İstanbul ve Rumeli’nin bir bölümünde kısmi ve koşullu egemenlik önerdi. Bu antlaşmaya göre halifelik makamı da Osmanlı hanedanında kalacaktı. İstanbul hükümeti, bu antlaşmayı imzalamaktan başka bir çare göremiyordu. Mustafa Kemal ise, Ankara hükümetini temsilen, bu aşağılayıcı antlaşmayı reddetti. Kemal’e göre bu antlaşma, ancak ulusal direniş tamamen bastırılabilirse imzalanabilirdi.

Toplumsal çalkantıların daha nadir olduğu bir dönemde İtilaf Devletleri, Türkiye üzerine bütün askerî gücünü sürebilirdi. Ne var ki, Ekim Devrimi ile birlikte devrimci akımlar yoğunlaşmıştı. Batı’nın burjuva hükümetleri, savaşın yarattığı toplumsal hasarı onarmadan Mustafa Kemal ile doğrudan ilgilenemezdi. Dahası, Anadolu’da İngiliz çıkarlarıyla Fransız çıkarları çatışmaktaydı. Sevr Antlaşması’ndan pay koparan Yunanistan, bu koşullarda gerçek işgalcilerin iradesini dayatma işlevini üstlendi.

Türk-Yunan Savaşı, diplomatik gelgitlere sahne oldu. Gün geçtikçe momentumu ellerine geçiren Türk devrimcileri, karşılarındaki ittifak içinde çatırdamaların yaşanmasına sebep oldu. Önce İtalya, daha sonra da Fransa, Türk devrimcileriyle anlaşma yoluna gitti. Türk devrimcilerinin Sovyetler’le olan işbirliği yoğunlaştı. İsyan, batı bölgelerine kaydı. Bu başarılar, Türklerin moralini yükseltti ve mücadele ruhunu perçinledi. Nihayetinde Mustafa Kemal, Yunan ordusunun direncini kırdı ve işgalcileri Anadolu’dan kovdu. Kemalist birlikler, İtilaf Devletleri’nin işgali altında olan İstanbul’u geri almak için hazırlıklara başladı. İngiliz hükümeti, bir karşı hücum tasarladı fakat Emek Partili (Labour Party – K.) parlamenterler bu tasarıya karşı çıktı. Avrupalı işçi sınıfı, ülkelerindeki hâkim sınıfların “fetih” planlarına artık sessiz kalmıyordu. Türk Kurtuluş Savaşı, Sevr Antlaşması’nı iptal eden ve (Birinci) Dünya Savaşı sonrasında işgal edilen Türk topraklarında Türklerin egemenliğini tanıyan Lozan Antlaşması ile sonuçlandı. Türkler böylece Avrupa’daki varlığını Batı’ya kabul ettirdi. İstanbul, Türk halkının egemenliğine girdi.

Dış barış sağlandıktan sonra Türk devrimciler yeni bir toplumsal düzenin inşasına başladı. Türkiye, devrimci bir atmosfere büründü. Büyük Millet Meclisi, demokratik ve cumhuriyetçi bir anayasayı yürürlüğe soktu. İsyanın ve devrimin lideri Mustafa Kemal, genç Cumhuriyet’in ilk Cumhurbaşkanı oldu. Din ve devlet işleri birbirinden ayrıldı. Dinin siyasetteki yeri azaldı. Yeni hukuki yöntemler ve kavramlarla Kur’an’ın Türk toplumunun yaşamındaki otoritesine son verildi. Ne var ki, hilafet bir süre daha ayakta kaldı. Yeni halifenin etrafında gerici bir kümelenme oldu. Bu kümelenme, İngiliz ajanlarının İngilizlerin himayesinde bir hilafet makamı oluşturma emelleriyle paraleldi. Gericiler, Büyük Millet Meclisi’ne sızma girişiminde bulundu. Devrim, kendisini müthiş bir enerjiyle savundu ve karşı hücuma geçti. Nihayetinde, hilafet kaldırıldı ve devlet kurumları laikleştirildi.

Bugün Türkiye Cumhuriyeti, Batı tarzı anayasal düzene sahip bir ülkedir ve bu niteliği gün geçtikçe belirginleşmektedir. Devrimin yarattığı toplumsal ve siyasal koşullar yeni bir ekonominin gelişimine olanak sağlayacaktır. Teokratik monarşiye dönüş artık somut olarak imkânsızdır. Avrupa medeniyetinin ilkeleriyle İslam dininin ilkeleri uyuşmamaktadır.

“Devrim” kavramı, Türk toplumunun ruhuna kök saldı. Türkiye, yeni insanlara ve yeni fikirlere hayranlık duyuyor. Bugün, Kemalist Devrim’in en büyük düşmanları Türkler değil; örneğin, İngiliz kapitalistleridir. Londra’nın Times Gazetesi, kaldırılan hilafeti gözyaşlarıyla anarak “Türkiye’nin geçmiş ihtişamıyla doğrudan ilişkili bir kurum” olarak nitelemişti. Anlıyoruz ki, Batı burjuvazisi Doğu’nın Batılılaşmasını istememektedir. Bu efendilerin endişesi, öngördükleri fikirlerin ve kurumların yayılmasıyla ilgilidir. Söz konusu durum, Batı burjuvazisinin artık Batı medeniyetinin temel çıkarlarını temsil edemediğinin başka bir göstergesidir.

José Carlos Mariátegui kimdir?

José Carlos Mariátegui (1894-1930), Peru Komünist Partisi’nin kurucuları arasında yer almış Perulu Marksist gazeteci, tarihçi, feylesof. Latin Amerika’nın 20. yüzyılda yetiştirdiği en büyük sosyalist teorisyenlerden sayılan Mariátegui, Antonio Gramsci ve Maksim Gorki gibi dönemin önemli Marksistleriyle tanışma fırsatı bulmuş ve fikirleri gerek komünistler, gerekse yerli milliyetçiler tarafından benimsenmiştir. Hayatında “Günümüzün Manzarası” ve “Peru Gerçekliği Üzerine 7 Tez” isimli iki temel eser kaleme alan Mariátegui, aydın kimliğinin yanı sıra sendikacılık da yapmıştır. Mariátegui’nin eserlerine dahil etmediği yazıları, çocukları tarafından toplanmış ve kitaplaştırılmıştır.

Yukarıda tercümesi bulunan makale, “Günümüzün Manzarası” isimli eserden alınmıştır.

Advertisements

Kısaca, Yeniden Anadilde Eğitim ve Ulusal Sorun Üzerine

Aslında bu konu üzerinde epey yazıldı, çizildi ama Aydemir Güler’in son dönemde yazdığı bir yazıdan hareket ederek bir bakış açısında gördüğüm hatanın üzerinde biraz durmam gerektiği kanısına vardım.

“Anadilde eğitim”, bir ilke olarak Türkiye sosyalistlerinin çoğunluğu tarafından kabul edilen bir kavram. Bu kavramın tam olarak tanımı -çoğunluk tarafından, elbette- henüz yapılamamış ve kavramın tanımı üzerinden yürütülen tartışmalar fraksiyonlaşma sebebi olmaya kadar varmışsa da kavramın ilkeselliği üzerinden esaslı bir tartışmaya rastlamak mümkün değil. Zaten söz konusu kavramın ilkesel niteliği, marksist-leninist olma iddiasındaki özneler (ben dahil) tarafından tartışma konusu olarak değerlendirilmiyor.

Tartışılması gereken ve tartışılmayan husus, kanımca, söz konusu ilkenin uygulanması ve sosyalizm davasındaki konumu. Sol içi iletişim kopukluğu ve bol yakıştırmalı söylemlerin çözümü de, bu bağlamda, konunun bu iki açıdan değerlendirilmesinde yatıyor.

Öncelikle “anadilde eğitim”in, sosyalist literatürde, “ulusların kendi kaderini tayin hakkı” ile ilişkili olduğunu belirtmek gerekir; zira “ulusal eğitim” meselesi, 20. yüzyılın ilk çeyreğinde sosyalistlerin “ulusların kendi kaderini tayin hakkı” çerçevesinde en çok tartıştığı konulardan biriydi. Lenin’in Bundistler, Ukraynalı milliyetçiler ve Yahudi kimlikçileriyle olan tartışmaları ile Sultangaliyev’e yöneltilen eleştiriler, buzdağının sadece görünen kısmı. Yeri gelmişken, Lenin’in “her etnik gruba ayrı eğitim verilmesi”ne karşı çıktığını ve Sultangaliyev’in “kimlikçilik yapmakla” eleştirildiğini hatırlamak isabetli olur. (bkz. Lenin’den “Ulusal Sorun Üzerine Eleştirel Tespitler” , Stalin’in VII. Parti Kongresi’nde yaptığı konuşma, Halit Kakınç’tan “Sultangaliyev ve Millî Komünizm”, İngilizce bilenlere Rudolf Schlesinger’den “The Nationalities Problem and Soviet Administration”)

Konudan fazla sapmadan, sunduğumuz temelde, başlangıç noktamızın “ulusların kendi kaderini tayin hakkı” olması gerektiği sonucuna varırız. Bu ifadeyi irdelemeye de “ulus” kelimesinden başlanmalı.

Öncelikle “ulus nedir?” sorusunu soralım. Bu soru üzerine ciltlerce kitap yazılabilir, literatürümüzün dışından (özellikle de Weber’den) alıntı yapılabilir ama kısa tutmak adına meseleyi marksist bakış açısıyla güzel bir şekilde özetleyen Stalin’e başvuracağız: “Ulus, tarihsel olarak ortak dil, toprak, iktisadi yaşam ve ortak kültür biçiminde şekillenen psikolojik bir yapı üzerinde kurulmuş insan topluluğudur.” (“Ulusal Soruna Dair Sosyal Demokrasinin Görüşü”)

Alıntıladığım tanımdaki isabet, burjuva toplumunun oluşumundaki kültürel ve demografik olgularla sabittir. Feodalizmi ve “asil” sınıfı mağlup eden burjuvazi, ticaret ve üretim faaliyetlerini kolaylaştırmak ve emek arzını kâr edebileceği düzeye getirmek amacıyla; feodal toprak sahiplerinin feodusunda yaşayan “yerel” toplumun küllerinden, şehirlerde yoğunlaşmış, baskın kültürün daha yaygın olduğu çağdaş toplumu yaratmıştır. Bu süreçte merkezileşen nüfus, çoğunluğun kullandığı dilin daha da yaygınlaşmasına olanak sağlamış ve “ulusal diller”, “ulusal kültürler”in bir alt kümesi olarak toplumsal bir olgu niteliğine kavuşmuştur. Hattâ “ulus” kavramının burjuva toplumuyla olan bu ilişkisi, Rosa Luxemburg’un “ulus” kavramına düşmanca yaklaşımının ve “ulus meselesinin komünist mücadelede yeri olmadığı”nı savunan tezinin en temel sebebidir. (“Ulusal Sorun”)

Sadeleştirecek olursak, çağdaş “ulus” kavramı (bizde Osmanlı’dan kalma “millet” ifadesinin yarattığı kafa karışıklığı, meselenin bilimsel temelde tartışılmasının önündeki engellerden biridir) burjuva devriminin bir getirisidir ve anayasal tanım ve burjuva hükümetlerinin izlediği politikalardan öte bir toplumsal olguya işaret etmektedir. (bu noktada haklı bir şekilde Türkiye’de burjuva devriminin Batı Avrupa’daki örneklerden daha özgün bir yol izlediğini ifade eden arkadaşlara 20’li yıllarda “Kürdistan işçi sınıfı”ndan bahseden Hikmet Kıvılcımlı’nın sol cenahta en çok eleştirilen kemalist politikalardan biri olan “Arkadaş Türkçe Konuş” kampanyasını savunduğu “Cumhuriyet Bayramı Nedir?” başlıklı makalesi önerilir, ben daha ayrıntıya girmek istemiyorum)

Kürt toplumunu bu veriler ışığında değerlendirmek şüphesiz “ırkçılık v. kimlikçilik” tartışmasından daha faydalı olacaktır.

Öyleyse soru: Kürt toplumunun ortak dili var mıdır?
Yanıt: Hayır, hattâ birkaç ay önce Yazılama Yayınevi’nden çıkan Kurmancî-Zazaki sözlüğü bu sorunun giderilmesi adına olumlu bir adımdır.

Soru: Kürt toplumunun toprak bütünlüğü var mıdır?
Yanıt: Hayır, Kürt toplumu esasen dört farklı ülkenin sınırları içinde yaşamaktadır.

Soru: Kürt toplumunun ortak iktisadi yaşamı var mıdır?
Yanıt: Hayır, esas olarak dört farklı ülkenin sınırları içinde yaşayan bir toplumun ortak iktisadi yaşamından söz edilemez; kaldı ki Türkiye Kürtleri, burjuva devrimini Türkiye’nin diğer halklarıyla birlikte yaşadığından dolayı Türkiye halkıyla ortak bir iktisadi yaşam kurmuştur.

Soru: Kürt toplumunun ortak bir kültürü var mıdır?
Yanıt: Evet, önemli ölçüde vardır fakat bölgenin diğer toplumlarıyla, özellikle de yaşadığı ülkenin toplumlarıyla ortak paydaları olduğu bir gerçektir.

Soru: Kürt toplumunun ortak bir tarihi var mıdır?
Yanıt: Evet; fakat Türkiye Kürtleri, daha önce belirttiğimiz üzere, burjuva devrimiyle birlikte Türkiye’nin diğer halklarıyla ortak bir iktisadi yaşam oluşturmuştur ve söz konusu gelişmeden beri Türkiye’nin diğer halklarıyla ortak bir tarihe sahiptir.

Bu yanıtlardan varacağımız sonuç şudur: Bir toplumun “ulus” olduğunu ifade etmesi söz konusu toplumu “ulus” yapmaz ve Kürt toplumu bir “ulus” teşkil etmemektedir. Bunu tespit etmek için Kürt toplumuna Türklüğü dayatmak veya “‘Davarı sürdün mü?’ diyerek ticaret kanunu yazamazsınız” gibi şovenist argümanlarla Kürt kültürünü hor görmek gerekmez, ya da söz konusu tespit siyaseten bir “sağa sapma” niteliği taşımaz. Aynı şekilde, söz konusu tespit, Kürt toplumunun hiçbir zaman uluslaşamayacağı anlamına da gelmez. (bu noktada; İskoçya’nın bağımsızlık referandumuyla, aynı olmasa da benzer bir tartışmanın yaşandığı Britanya solunda, marksist-leninistlerin meseleyi yukarıda örneğini vermeye çalıştığım yaklaşımla tartışarak ezici çoğunlukla İskoçya’nın bağımsızlığına karşı çıktığını, hattâ en anti-revizyonist partilerden biri olan Büyük Britanya Komünist Partisi (Marksist-Leninist)’in referandum öncesinde yayımladığı bir manifestoda İskoç halkının “Britanya ulusunun bir parçası olduğunu” ifade ettiğini belirtmek faydalı olacaktır)

Peki, “anadilde eğitim” kavramını “ulusların kendi kaderini tayin hakkı”ndan bağımsız ele alabilir miyiz? Elbette alabiliriz; zira çağdaş anlamda ulus teşkil etmeyen toplumlar da “ulusal dil” dışında bir anadile sahip olabilirler – fakat bu noktadan hareketle Kürt dillerinin Türkiye coğrafyasında konuşulan diğer dillerden farklı bir toplumsal niteliğe sahip olmadığı sonucuna varırız. Yani, bugünkü siyasal çerçevede sadece Kürt dilleri üzerinden yürütülen “anadilde eğitim” tartışmaları aslında Lazca, Çerkezce, Arapça, Gürcüce, Boşnakça, Arnavutça ve “Lozan dilleri” kapsamına girmeyen diğer Türkiye dilleri için de geçerli olmalıdır.

Böylelikle tekrardan “anadilde eğitim” ilkesinin uygulamasına gelmiş oluyoruz. Bir yandan, Lenin’in de belirttiği üzere, her etnik azınlığa ayrı bir eğitim programı hazırlamanın imkansızlığı; diğer yandan etnik azınlıkların kendi dillerinde eğitim alma hakkı.

Bu sorunun çözümü, kanımca, ilkeleri sıraya koymaktan geçer. Sosyalistlerin hedefi, emekçi kitleleri örgütlemek ve aydınlatmak ise bu eylem, en etkili ve ucuz şekilde, çağdaş Türk dilinde gerçekleştirilebilir; zira bu toplumları bir arada tutan dil, çağdaş Türk dilidir. Diğer yandan sosyalistler, etnik azınlıkların kültürel gelişimlerini garanti altına almalı ve etnik azınlıkların dillerinde de eğitim yapılması için gereken toplumsal talebin oluşabilmesi adına söz konusu dillerin kamusal alanda kullanılmasını kolaylaştırmalıdır. Sosyalist aydınlanma, ancak bu koşullarda gerçekleşebilir.

Aydınlanma demişken, bugün gericiliğin çağdaş Türkçeyi hedef alması ve Kürt milliyetçilerinin bu duruma önemli ölçüde sessiz kalması bu bağlamda tesadüf değildir. “Demokratik İslam Kongresi” gibi saçmalıklarla uğraşan ve gericilikle “müzakere” yapmaktan kaçınmayan bir siyasi odaktan zaten esaslı bir aydınlanma savunusu beklenemez. Öyleyse sosyalistler, Kürt dillerinde eğitim yapılabilmesinin bir aydınlanma meselesi olduğunun ve aydınlanmanın da çağdaş Türkçeyi savunmaktan geçtiğinin altını bir kez daha çizmelidirler.

Sözün özü, “aydınlanma için anadilde eğitim” diyorsak, önce çağdaş Türkçeyi savunacağız ve çağdaş Türkçeyi savunmaktan çekinen gerici odaklarla aramızdaki sınırı belirginleştireceğiz. Bunu “ulusalcı”, “kemalist” vb. yaftalamalarından çekinmeden yapacağız.

Avrupa’da Faşizm Tehlikesi, Sermaye ve Sol Tepki

Kuzey Ligi (Lega Nord) lideri Matteo Salvini ve Ulusal Cephe (Front National) lideri Marine Le Pen

Batı Avrupa siyasetini ve Karadeniz’in karşı kıyılarındaki gelişmeleri takip eden dostların bildiği üzere faşizm, farklı şekillerde Avrupa’nın her köşesinde yükselişte olan bir akım. Bu akımın bugünkü temsilcileri, her ne kadar tarihsel savunu mecburiyetinden kaçınmak amacıyla kendilerini “milliyetçi”, “muhafazakâr” veya “sosyal-sağcı” (yahut “korporatist”) olarak tanımlasa da semboller, hitap edilen kesim, söylemler ve belirlenen siyasi hedefler, söz konusu oluşumların hangi tarihsel çizginin devamı olduğunu belirgin kılıyor.

Aslına bakılırsa, gören göz için bu tehlike yeni bir durum değil. Sovyetler Birliği dağıldığından beri bize daha yakın bir coğrafya olan Doğu Avrupa’daki çatışmalar, faşizmin “sosyalizm düşmanı” özünün aslında ekonomik liberalizmi dünyaya dayatmaya çalışan küresel sermaye için ne kadar kullanışlı olduğunu gözler önüne sermişti. Özellikle, siyaset terminolojisine “Balkanlaşma” kavramını “kazandıran” Yugoslav İç Savaşı’nda sosyalistler tarafından “Ustaşe’nin (Tito’nun partizanlarına karşı savaşan Nazi işbirlikçisi Hırvat milliyetçileri) devamı” olarak nitelenen “Hırvat Ulusal Muhafızları”, başta Almanya olmak üzere birçok AB üyesi devlet tarafından desteklenmiş ve söz konusu ülkelerden İtalya ve Danimarka, Almanya ile birlikte Hırvatistan’ın bağımsızlığını savaş bitmeden ve BM kararını beklemeden tanımıştı. Benzer bir yaklaşım Kosova’da da yaşanmış ve uyuşturucu kaçakçılığıyla ün kazanan etnik milliyetçi UÇK (Kosova Kurtuluş Ordusu), NATO tarafından doğrudan, AB tarafından ise dolaylı olarak desteklenmişti. Bugün Hırvatistan’da devlet başkanlığının en güçlü adaylarından birinin eski NATO Genel Sekreter Asistanı olması ve Kosova’nın NATO ve AB tarafından yönetilen bir kukla devlet niteliğinde olması, emperyalizmin faşist ve faşizan gericilikle yaptığı işbirliğinin sonucudur.

Benzer bir kanlı senaryo bugünlerde Ukrayna’da sahneleniyor. George Soros’un ününe ün katan Turuncu “Devrim”in liberal “kahramanları”yla kol kola giren Svoboda ve Praviy Sektor gibi nazist oluşumlar, ABD ve AB tarafından muhatap alınmış ve darbenin başrol oyuncuları olmuştur. Gerçekleşen darbe ise söz konusu oluşumların tarihsel hedeflerini günümüze taşımalarına olanak sağlamış ve komünistler ile Rus azınlık hedef alınmıştır. Ukrayna Komünist Partisi liderine suikast girişiminde bulunulması, aynı partinin düzen partilerince illegalize edilmeye çalışılması ve Ukrayna ordusunun faşist milislerin de desteğiyle (“Azov Taburu” gibi) Rus azınlığın bağımsızlık ilan ettiği bölgelerde (“Novorossiya”) katliamlara girişmesi, Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra bu topraklardaki en büyük emperyalist müdahale olarak niteleyebileceğimiz politikaların sonucudur.

Buraya kadar bize yakın, sermaye merkezlerine uzak topraklarda gerçekleşen olaylardan bahsettik. Türkiye sosyalistleri olarak biz, Ortadoğu denen daha talihsiz bir coğrafyaya da yakın olduğumuzdan ötürü “bit yenikleri” üzerine kafa yormaya ve dahası, bu nevi tehlikeleri damarlarımızda hissetmeye alışkınız; Batı’daki yoldaşlarımızdan bizi ayıran en önemli fark bu olsa gerek.

Öyleyse, siyaseten bugünü dünden ayıran nedir? Yanıt basit: Bizim hissettiğimiz tehlikeleri Batı Avrupa’daki “herhangi birinin” de artık belli ölçüde hissedebiliyor olması. Bunda, başta bahsettiğimiz “faşist diriliş”in rolü büyük; buradayız.

“Batı Avrupa’da faşizm neden dirildi?” sorusuyla başlayacak olursak, konuya bilimsel bir giriş yapmış oluruz. Her ne kadar her ülkenin toplumsal yapısına özgü birçok yan sebep olsa da temel sebepler dört başlıkta özetlenebilir: a) Ortak pazarın sürdürülemez hale gelmesi b) Artan işsizlik c) Faşist oluşumların AB ve göçmen karşıtı bir politika izlemesi, merkez sağın gerilemesi d) Merkez solun sermayeyi pervasızca temsil etmesi ve radikal soldaki revizyonist tahakküm.

İlk madde aslında kapitalizmin yapısal bozukluklarının sonucu fakat “hızlandırılmış entegrasyon”, bu bozukluklara karşı daha çabuk ve şiddetli tepkileri doğurmuş oldu. Farklı ekonomik yapılara sahip ülkelerin aynı para birimini basması ve ortak pazarın oluşturulması sonucu finansal ve endüstriyel altyapıları daha ileri seviyede olan ülkelerin “alacaklı”, söz konusu altyapıları zayıf olan ülkelerin “borçlu” konumuna gelmesi, bugün AB üyesi ülkelerde halkların pazara duyduğu güvensizliğin en önemli sebebi. Söz konusu güvensizlik, Draghi’nin mizahi sayılabilecek çabalarına rağmen (“reflasyon” gibi) yavaş yavaş uçuruma doğru ilerleyen fiyat artışlarını ve tüketimdeki düşüşü açıklıyor ve ikinci maddeye giriş yapmamızı sağlıyor.

Artan işsizlik, belirttiğim üzere, birinci maddeden bağımsız bir şekilde incelenebilecek bir madde değil. Üretilenin satılamadığı ve kâr marjının ivmeli bir şekilde düştüğü bir ekonomik durumda işsizliğin artması, üretim safhasındaki en doğal sonuç. En iyi bildiğim örneği kullanacak olursam İtalya’da toplu taşıma ücretleri son üç yılda yaklaşık %50 artarken aynı süre zarfında temel gıda fiyatlarında da ciddi bir artış gözlemlendi. Bunun yanına genelde %13’e, gençlerdeyse %45’e varan işsizlik oranlarıyla birlikte İtalyan hükümetinin Avrupa’nın en ilerici işçi yasalarından birini değiştirme çabalarını koyduğumuzda toplumsal durumun vehameti belirginleşiyor – ki Yunanistan, Portekiz ve İspanya gibi ülkelerin daha iyi durumda olmadığını biliyoruz.

Son iki paragrafı özetleyecek olursak, AB’nin yanlış politikalar izlediği ve artan işsizliğin birçok ülkede ciddi bir sorun olduğu herkesin malumu. İşte bu noktada faşist oluşumların önerileri göze çarpıyor: Ortak pazardan çıkmak, ulusal para birimlerine dönüş ve “göç kontrolü” adı altında göçmenlerin kovulması.

İlk iki öneri marksist-leninist sol tarafından da kabul görse de üçüncü öneri, faşizmin asıl benliğini göstermesi olarak betimlenebilir; zira işsizliği “ülkeyi işgal eden kanunsuz yabancılar”a bağlayarak bu “yabancıların” yokluğunda “doğru işleyen” bir kapitalist mülkiyet düzeni kurulabileceği iddiasında bulunmak, faşistlerin AB politikalarından ve AB politikalarını savunan geleneksel (merkez) sağdan soğuyan kitleleri kendine çekmek amacıyla kullandığı etkili bir siyaset niteliğindedir. Dahası; kitlelerin bu eğilimi, AB ülkelerindeki ana akım medya tarafından (özellikle Fransa ve İtalya’da) beslenenmekte ve neo-faşist oluşumlara propaganda için verimli bir ortam oluşturulmaktadır. Sonuç ise gittikçe artan ırkçılık ve sistem tarafından ustalıkla kullanılan “siyasi tehdit” korkusudur – başka bir deyişle, AB’nin ilerici bir alternatifinin olmadığı algısının dayatılmasıdır. Bu bağlamda faşizm, dün olduğu gibi bugün de büyük sermayeye hizmet etmektedir.

AB’nin ilerici bir alternatifinin olmadığı algısının yaygınlaşmasını kolaylaştıran unsurlardan biri de merkez solun sistemle tam bir uyum içinde olması ve radikal solun 70’lerin ikinci yarısından berigelen “avrokomünizm” revizyonizminin tahakkümünde olmasıdır. Merkez solun içinde bulunduğu durumu anlamak için Tony Blair’den beri AB üyesi ülkelerde önemli siyasi görevlere getirilmiş merkez sol siyasetçilere bakmak yeterli – ki bugün François Hollande ve Matteo Renzi bu “yeni geleneği” layıkıyla temsil ediyor, görüyoruz. Radikal sol ise Berlin Duvarı’nın yıkılmasını kutlayan Die Linke ve Partito della Rifondazione Comunista gibi partilerden Pentagon’da “Atlantik ittifakına zarar vermeyeceği”ni ifade eden SYRIZA ve eski şovenist çizgisinden ödün vermeyen Fransız Komünist Partisi’ne kadar müthiş bir kafa karışıklığına batmış durumda. Ayrıca, gerek merkez solun, gerekse radikal solun Avrupa merkezli bakış açısından kurtulamamış olması da AB politikalarından şikâyetçi olan Avrupa halklarının sola yönelmesinin önündeki engellerden biri.

Bütün bu ihanet ve kafa karışıklığı içinde faşist oluşumların AB’ye karşı Rus çıkarlarını savunması, olayı daha da karmaşık hale getiriyor; zira söz konusu Ukrayna olduğunda anti-faşist bir söylem kullanan Rus siyaseti, Fransa’da Marine Le Pen’i (Ulusal Cephe), İtalya’da Matteo Salvini’yi (Kuzey Ligi) ve Yunanistan’da (“Rus McCain’i” Aleksandr Dugin aracılığıyla) Nikolaos Mikaloliakos’u (Altın Şafak) muhatap almaktan çekinmiyor. Sonuç olarak faşist oluşumlar, Rusya’nın çıkarları ABD ve AB’ninkilerle çatıştığında kendilerini meşru kılmak için bir söylem daha kazanmış oluyor ve sol düşünce, toplumun belli bir kesimi tarafından AB ile özdeşleştiriliyor.

Çizdiğim tablo pek iç açıcı gözükmüyor olabilir ama marksist-leninist solun hâlâ Avrupa’da önemli bir siyasi güç olduğu da yadsınamayacak bir gerçek. Özellikle Portekiz Komünist Partisi, Bohemya ve Moravya Komünist Partisi, Yunanistan Komünist Partisi ve Belçika İşçi Partisi tarafından ortaya konan bütünlüklü sosyalist çizgi ve siyasi istikrar, sadece marksist-leninist solun nicel anlamda marjinalize olduğu kimi Batı Avrupa ülkelerindeki yoldaşlar için değil, devrimci mücadelenin daha gündemde olduğu sermaye çevresi ülkelerindeki sosyalistler için de bir umut kaynağı. Umudumuz, gerileyen avrokomünizmin boşalttığı alanı marksist-leninist solun doldurmasından yana.

Peki biz Türkiye’nin sosyalistleri olarak bu tabloyu değiştirmek için ne yapabiliriz? Elbette, öncelikle daha yoğun olan Türkiye ve Ortadoğu gündeminde sosyalist bir siyaset izlemek için elimizden geleni yapmalıyız; fakat bunu yaparken mücadelemizin enternasyonal bir mücadelenin bir halkası olduğu gerçeğini unutmamalı ve Avrupa’yı değerlendirirken (Avrupalı yoldaşların Ortadoğu konusunda sıkça yaptığı hataları tekrarlamayarak) öncelikle Avrupalı yoldaşlarımıza danışmalı, ona göre tavır almalıyız. Aksi takdirde yüzeysel bir milliyetçiliğe savrulmamız ve ortak düşmanımız olan küresel sermayeyi unutmamız olasıdır.

Radikal Bir Gerici: Aleksandr Dugin (ya da “Dugin Eleştirisi”)

Bu eleştiri, temmuz ayında, bendeniz İşçi Partisi’nden ayrılmadan önce İşçi Partisi Uluslararası İlişkiler Bürosu’na sunulmuştur.

Aleksandr Dugin, ABD ve AB’ye karşı tutumundan ve Avrasya’yı, Atlantik’in -ekonomik anlamda- gelişmekte olan ülkeler üzerindeki hegamonyasına karşı bir jeopolitik alternatif olarak sunmasından ötürü partimizce bir “siyasi ortak” olarak sunulan bir “siyaset teorisyeni”. Kendisinin Moskova’da belli bir nüfuza sahip olduğuna dair iddialar da (resmiyette “Duma Başkanı Sergey Narişkin’in danışmanı” sıfatını taşıyor) bu sunumu yaygınlaştırıyor. Büro üyelerinin bu konuda benden daha bilgili olduğundan eminim.

Emin olmadığım konu ise, Dugin’in siyasi ortağımız olması için kendisinde aramamız gereken fikirsel nitelik ve potansiyel siyasi gücün iyi hesap edilmiş olması. Sonraki satırlarda daha ayrıntılı bir şekilde değineceğim üzere, Dugin’in açıkça gerici ideolojisi (ki bunu kapitalizm, sosyalizm ve faşizmden sonra gelen bir “dördüncü siyasi teori” olarak sunmaktan geri kalmıyor) ve küresel çapta sınırlı nüfuza sahip olması (ki nüfuz alanındaki siyasi figürlerin genelde aşırı sağdan veya Alain de Benoist önderliğinde küçük bir hareket olan “Yeni Sağ”dan olması), kanımca Partimizin Dugin önderliğindeki “Avrasya Hareketi”nden çekilip ideolojik olarak daha yakın olduğu Dünya İşçi ve Komünist Partileri Toplantısı’na düzenli olarak katılması için (ki bu konuda Rusya Federasyonu Komünist Partisi, Küba Komünist Partisi, Kore İşçi Partisi gibi zaten iyi ilişkilere sahip olduğumuz partilerin desteği alınabilir) yeterli bir sebep.

Eleştirimi basit ve vurgulu kılmak adına maddelendireceğim.

1) Aleksandr Dugin, radikal bir gericidir: Aslında bunu uygun bir şekilde kendisine sorsanız, eminim kendisini bu şekilde tanımlayacaktır. Son ifademden de anlaşıldığı üzere Dugin, radikal bir gericidir ve “radikal” sıfatı, önemli ölçüde, fikirlerinin gerici niteliğini saklamamasından dolayıdır.

Bu yaklaşımının özünü felsefi yaklaşımında bulabilmek mümkündür:

Aleksandr Dugin, her zaman ifade ettiği üzere Giulio Evola ve Martin Heidegger hayranıdır. Öyle ki, fikirsel hegamonyası altındaki “Uluslararası Avrasya Hareketi”nin önde gelen isimleri bu filozofların söylemlerini sloganlaştırmıştır (“çağdaş dünyaya isyan edin” (Evola) ve “varlığın özü” (Dasein, Heidegger) için “çağdaş dünyanın dayatmalarının reddi”). Giulio Evola, felsefe tarihine ilgi duyanların bildiği üzere, kendi tabiriyle “materyalist iştahlara” karşı çıkmış ve çağdaş toplumun eşitlikçi temelini reddederek ezoterik ve “mantık-ötesi” üzerine çalışmalara yönelmiş, sonuçta da idealini “Roma toplumu”nda bulmuştur. Evola, ayrıca “Irk Doktrini’nin Sentezi” yapıtıyla Faşist İtalya’daki ırk yasalarına ilham vermiştir. Heidegger ise, gerici düşüncelerini Nazi Partisi’ne üye olarak somutlaştırmıştır.

Dugin’de bu iki düşüncenin sentezi, hedefi daha belirgin bir fikre dönüşüyor. Hedefteki “olumsuzluk”, hoşumuza gideceği üzere “konsümerizm” yahut “kozmopolitizm” değil, “progresizm”, yani Türkçemizdeki karşılığıyla ilericiliktir. Dugin, “Sınırsız Özne” başlıklı makalesinde bu karşıtlığını şu şekilde ifade eder (alıntı içindeki tırnak işaretleri Dugin’e ait):

“Geleneksel birey, ‘Aydınlanma’ öncesi çağda şiddeti bir prensip olarak benimsemiş ve dönemsel karşıtlıkları bu düzleme oturtmuştur. Bu bağlamda, şiddetin meşrulaştırılması öznel bir niteliğe sahip olmuştur. ‘Aydınlanma’ sonrasında insan merkezli düşünce, insan hakları, mantıksallık ve pozitivizm gibi ‘ilerici’ akımlar ise geleneksel toplumun yapısına aykırı olarak şiddetin meşrulaştırılmasını nesnelleştirme yoluna gitmiş ve şiddet prensibini ortadan kaldırmıştır. […] Metafiziksel meşruiyetini yitiren şiddet, barbar bir şekle bürünmüş ve bireyin özü her ne kadar değiştirilemese de, meşruiyetin kaynağı ‘öz savunma’ olmuş ve şiddet, prensip olarak yasaklanmıştır. […] Bu noktadan sonra ‘güvenlik’ ve ‘insan hakları’, para gibi soyut materyallerle ölçülmeye başlamıştır.”

Görüldüğü üzere Dugin, biraz Marinettivari bir yaklaşımla, şiddetin evrensel ilkelere bağlı bir şekilde kullanılmasının “geleneksel bireyi” yozlaştırdığını savunmakta ve şiddetin kendisinin bir ilke olduğunu ifade etmektedir. Aynı makalenin devamında (“Terörizmin Metafiziksel Yaratılışı” başlığı altında) “günümüz liberalizmi”ni oluşturan unsurlar arasında “kadınların oy verme hakkı, devletin mekanizmasının zayıflatılması, ‘insan hakları’ savunuculuğu”nu gösteren Dugin’in liberalizm eleştirisinin ileriden değil, Neanderthaller zamanından geldiği aşikardır.

Dugin, bu bağlamda, sosyalizm karşıtıdır.

Öyle ki, “Dördüncü Siyasi Teori’nin Avrupa’da Yaygınlaşması İhtimalleri Üzerine Öneriler” başlıklı makalesinde -Marx ve Engels’in “Komünist Manifesto”nun ikinci bölümünde (“Proleterler ve Komünistler”) her ülkenin kendine özgü yöntemlerle sosyalizme ulaşacağını ifade ettiği gerçeğini görmezden gelerek- sosyalizmi “liberal modernitenin bir ürünü olan, ön-modernitenin uç noktadaki (крайний, extreme) dinsel genişlemesi” olarak tanımlamakta ve sosyalizmi “gnostisizm” ile ilişkilendirmektedir.

Dugin’in Marx cehaleti/aymazlığı bununla da sınırlı değildir. “Marx’ta olmayan” orta sınıf kavramını sanki Marx hiç ele almamış gibi burjuva devrimlerinin getirisi olan ulusçuluk ile ilişkilendiren Dugin, “bir ulusçu için ulusun dışında ulusal ve toplumsal risk vardır” ifadesiyle devrimler tarihi konusunda ne kadar “bilgili” olduğunu ortaya koymuştur. Dugin ayrıca, Marx’ın iktisadi tahlillerini son derece kaba ve yüzeysel bir şekilde ele alarak “proleter devrim” kavramını “mesih beklemekle” ilişkilendirmekte ve daha sonra da değineceğim “Faşizmin Dördüncü Siyasi Teori Açısından Eleştirisi” başlıklı makalesinde “ancak Marksistlerin aptalca materyalizmleri ve mekanik determinizmleriyle birlikte sonu geldiğinde neo-Nazileri yenebiliriz” gibi bir akıl tutulması ürününü ortaya koyabilmektedir.

Böylece Dugin’in bilimsel metotlara yaklaşımını da netleştirmiş olduk. Peki Dugin, “modern dünya”nın yerine ne koymak istiyor?

Yanıt basit: Bir Rus İmparatorluğu ve “gelenek” üzerine kurulu toplum yapısı.

İlkinden başlayalım: “Rus İmparatorluğu” ya da “Büyük Rusya”, Dugin’in fikrinde bazen açık, bazen kapalı bir şekilde ifade edilen ve “Avrasyacılık” kavramının içine işlenmiş bir kavram.

Kısa bir örnek verecek olursak, “Putin ve İmparatorluk” başlıklı makalesi kullanılmaya elverişlidir. Dugin, söz konusu makalede kullandığı, “Bugün Avrasya içinde dirilen Büyük Rusya, bağımsız bir yeni İmparatorluk niteliğini taşıyor. Bu bir Sovyet dirilişi değil, bu fikir (sosyalizm) öldüğünden dolayı; fakat  etnik olarak Rus da değil zira ortak bir dinsellik yok. Avrasyalılığın önerdiği, Rus İmparatorluğu ve Sovyetler Birliği’nden kalan Büyük Alan’da yeni bir imparatorluk kurmaktır.” ifadesiyle Avrasya’yı “yeni bir Rus İmparatorluğu” ya da “yeni bir Büyük Rusya”nın yapıtaşı olarak gördüğünü gösteriyor. Bunun felsefi açıdan sosyalizmle alakası olmadığı aşikardır; onu geçtim, sosyalist niteliği olmayan bir “Rus İmparatorluğu” fikri, enerjiye ihtiyaç duyan ülkemizin Kafkasya ve Batı Asya’daki çıkarlarına aykırıdır. Buraya sonra geleceğim.

Çağdaş ulus toplumuna karşı olan Dugin’in önerdiği topluma gelirsek: Çok inançlı ve her etnik grubun ve inanç grubunun kendini yönettiği mikro grupçuklardan oluşan bir büyük imparatorluk. Bunun için “Dördüncü Siyasi Teori Programı”nı okumak yeterli. Bir örnek verecek olursak: “Her toplum, ruhanilik ve materyalizm arasındaki dengeyi kendisi kurmalıdır. […] Yine de güç, ‘demokratik prosedürlerle’ belirlenenlerin elinde değil, en zekilerin, en yeteneklilerin, en ruhanilerin elinde olmalıdır.”

Özetle, Dugin’deki “Avrasya” kavramı, Partimizin önerdiği “gelişen kamucu uygarlık”tan öte, esası “ruhani” olan bir “Büyük Rusya” ideali üzerine kuruludur.

Başka bir ifadeyle Dugin, genişlemeci ve gerici yaklaşımıyla Partimizden hem teorik olarak, hem de pratik olarak uzaktır.

2) Aleksandr Dugin, açıkça faşist örgütlerle işbirliği yapmaktadır: Bu yönü partililerce pek bilinmez ama Aleksandr Dugin, bilhassa Avrupa’da, açıkça faşist örgütlerle işbirliği yapmaktan çekinmeyen bir siyasi figürdür. Bu durum, Avrupa’daki sosyalist partilerle (ki, ne olursa olsun, ideolojik olarak bize Dugin’den daha yakındır) ilişkilerimizin gelişmesi önünde önemli bir engeldir (ileriki satırlarda ayrıntılandıracağım).

Bu örgütler arasında şüphesiz en çok göze çarpan, Yunanistan’ın Altın Şafak Partisi’dir. İstanbul’un, İzmir’in ve Trabzon’un “tekrar fethi”ni öngören bu parti, “Megali İdea”nın diriltilmesinden yanadır ve geçtiğimiz yıl Selanik’te bulunan Atatürk’ün eski evinin önünde yaptığı ırkçı, Türk düşmanı eylemle gündeme gelmiştir.

Bu örgütün Dugin’le ilişkisi, yeni ve belirgin. 2013 yılının kasım ayında, Altın Şafak Partisi’ne bağlı bir internet sitesinde (ki bu daha sonra Foreign Affairs’e de konu oldu) Aleksandr Dugin ile Altın Şafak Partisi Genel Sekreteri Nikolaos Mikaloliakos’un mektuplaştığı ve bu mektuplaşmada “Atlantik Cephesi karşısında ortak tavır alınabileceği” konusunda görüş birliğine varıldığı gibi Aleksandr Dugin’in, Altın Şafak yöneticilerini Moskova’ya davet ettiği belirtildi. Bu haberin doğruluğu, bir Altın Şafak heyetinin geçtiğimiz mayıs ayında Moskova’da Dugin’i ziyaret etmesiyle kanıtlandı. Söz konusu buluşmada taraflar “Ortodoks değerleri” üzerinde bir “mücadele alanı” oluşturmaya karar vermiş ve Altın Şafak kendisini “Rusya’nın doğal müttefiki” olarak nitelemiştir.

Dugin’in işbirliği yaptığı ikinci büyük faşist oluşum, kendini “Turancı” olarak niteleyen Macar Jobbik örgütüdür. Jobbik’in Türkiye’de Milliyetçi Hareket Partisi’yle (MHP, NATO yanlısı olmasına “rağmen”) bağları olduğu gibi (ki Jobbik’in lideri Gabor Vona, geçtiğimiz yıl Sakarya Üniversitesi’nde bir konuşma yapmış ve MHP’lilerle bir araya gelmiştir) Macaristan’daki göçmenlere ve Romanlara karşı “radikal” politikalar öngördüğü de bir sır değildir. Dugin’in önderliğindeki Uluslararası Avrasya Hareketi’ne dahil olan Jobbik, söz konusu hareketin dergisi olan “Avrasya İlişkileri Dergisi”ne (“Journal of  Eurasian Affairs”) de sıkça katkıda bulunmaktadır (bu derginin varlığından haberdar olan var mı?).

Dugin’in bu iki büyük örgüt haricinde Fransa’da Alain de Benoist önderliğindeki “Yeni Sağ” (ki bu oluşum Dugin’e benzer bir Marx cehaletine/aymazlığına sahiptir) ve İtalya’da post-faşist Claudio Mutti ile işbirliği yapan Dugin, her ne kadar 70’lerin sonlarında Türkiye’ye gelip Genel Başkan Doğu Perinçek ile tanıştığını iddia eden (bir yıl öncesine kadar hocalığını yaptığı Komünist Yeniden Kuruluş Partisi üyesi Yoldaş Gabriele Repaci’den öğrendiğim kadarıyla), geçtiğimiz aylarda kaybettiğimiz Costanzo Preve gibi samimi Marksistlerle yakınlaşabilse de, ağırlıklı olarak aşırı sağla işbirliği yapmıştır.

Dugin’in bu yaklaşımı, Partimizin İtalya temsilcisi olarak görevimi icra etmemde çeşitli zorluklarla karşılaşmama yol açmıştır. Örnek verecek olursam: İtalyan Komünistleri Partisi’nin Uluslararası İlişkiler Bürosu (ki Rusya Federasyonu Komünist Partisi’nde bağlantıları vardır), Partimizle ilişki kurulmamasının sebepleri arasında Partimizin “faşist Dugin” ile olan ilişkilerini öne sürmüştü (yine de ben aynı partinin eğitim organı olan Kızıl Ev’deki yoldaşlarla ile iyi ilişkilere sahibim) ve aynı durum, Komünist Parti-Halkçı Sol’un Lazio Bölgesi gençlik önderleriyle ile olan görüşmemizde, her ne kadar siyasi “kibarlık” çerçevesinde olsa da, karşı-argüman kaynağı olmuştu.

Ölçmemiz gereken, Dugin’le birlikteliğin artılarının bahsettiğim eksileri karşılayıp karşılamadığıdır. Fikrimce herhangi bir artısı olmadığı için, eksilerin egemen olduğu kanısındayım. Kendimizi Dugin’in küçük ve gerici bağlantı ağının içine hapsetmemiz, büyük bir yanlıştır.

3) Dugin’in Avrasyacılığı Türkiye’nin ve sosyalizmin çıkarına değildir: Bu madde, belli ölçüde birinci madde ile ilişkili fakat bu noktada meseleyi ağırlıklı olarak iktisadi ve jeopolitik açıdan değerlendireceğim.

Dugin’de “Avrasyacılığın”, bir “Büyük Rusya” hedefine karşılık geldiğini ve bu “Büyük Rusya”nın sosyalist bir niteliği olmadığını daha önce ifade etmiştim.

Peki Dugin’in hayalindeki Rusya’nın genişlemek istediği “Büyük Alan” neye karşılık geliyor? Bu sorunun yanıtını kendisinin “magnum opus”u sayabileceğimiz “Jeopolitiğin Temelleri”, ya da Türkiye’deki adıyla “Rus Jeopolitiği” kitabında bulabiliriz (ben İngilizcesini okuduğum için alıntılardaki tercümeler bana aittir).

Birkaç alıntı yapacak olursak:

“Rusya’nın Kafkasya’daki geleneksel ve güvenilir müttefiki olan Ermenistan çok temel bir jeopolitik öneme sahip. Ermenistan, kuzeye ve doğuya yönelecek Türk saldırılarını püskürtmek için önemli bir stratejik üs niteliğindedir. Azerbaycan’ı da İran’la paylaşmak mantıklı olacaktır. Dolayısıyla Erivan-Moskova-Tahran ekseninin kurulması elzemdir. Bu bağlamda Türkiye içinde de jeopolitik şoklar yaratılmalıdır.” (sayfa 352)

“Eğer Azerbaycan Türk yanlısı politikalarını devam ettirirse o ‘ülke’ Ermenistan, Rusya ve İran arasında paylaşılmalıdır. Aynı şey, Kafkasya’nın diğer mikrobölgeleri olan Çeçenistan, Abhazya, Dağıstan vb. için de geçerlidir.” (sayfa 243)

“Avrasya projesinde Türkiye’ye ‘günah keçisi’ rolü biçilmelidir. Kürtler, Ermeniler ve diğer Türk azınlıkları isyana teşvik edilmelidir.” (sayfa 244)

“Çin, jeopolitik açıdan Rusya’nın güneydeki en tehlikeli komşusudur.” (sayfa 359, bu arada bu bölümün başlığı “Çin’in Çöküşü”)

“Avrasya, Çin’in dağılması ve bölge devletlerince idari-siyasi olarak paylaşılması için elinden geleni yapmalıdır.” (sayfa 360)

“Tibet-Şincan-Moğolistan-Mançurya ekseni, Rusya için bir güvenlik kemeri niteliğine sahip olmalıdır.” (sayfa 363)

Gördüğünüz üzere Dugin, Avrasya meselesine bir “anti-emperyalist” olarak değil, bir Rus şovenisti olarak yaklaşmaktadır. 2008 yılında, Genel Sekreterimiz Hasan Basri Özbey’in bir Star Gazetesi yazarına verdiği yanıtta Dugin’in Genel Başkan Doğu Perinçek ile görüştükten sonra “Türkiye ile ilgili bazı yanlış görüşlerini düzelttiği” (ki ülkemizi bölmeyi amaçladığından ötürü, kanımca Dugin’in söz konusu görüşlerinin tamamı yanlıştan öte tehlikelidir) ve bunu “Türkiye’nin Jeopolitiği” adlı kitabında belirttiği ifade edilmişti. “Türkiye’nin Jeopolitiği” isimli kitabı okumadığım için üzerinde yorum yapamam; fakat bu kitabın uluslararası kamuoyu ve Rus halkı tarafından neredeyse hiç bilinmediği ve siyasi çevrelerde (ki buna Dugin’in şürekası da dahildir) en çok konuşulan Dugin “eserinin” yukarıda alıntıladığım “Jeopolitiğin Temelleri” olduğu açık bir gerçektir. Bu durumun Dugin tarafından bilinmediği de düşünülemeyeceğine göre Dugin’in en iyi ihtimalle ikiyüzlü bir yaklaşım içinde olduğu çıkarımında bulunabiliriz. Kaldı ki, Dugin Çin ile ilgili görüşlerini çok az bir değişiklikle (ki bu değişikliği Genel Başkan Doğu Perinçek’ten ziyade Vladimir Putin’e bağlıyorum) halen savunmakta ve kendisine bağlı hareketin internet sitelerinde Çin bayrağı olarak Tayvan (Komintang) bayrağı kullanılmaktadır.

Üstelik Dugin’in “jeopolitik teorileri”nin ekonomik ve sosyal temellerden yoksun olduğu, ya da bu temellerin bilinçli olarak saklandığı aşikar. Şovenist bir imparatorluk fetişisti görüntüsü veren Dugin’in, olayın ekonomik boyutunu kavradığını varsayarak kısa bir “Büyük Rusya” tahlili yapmakta fayda var.

Öncelikle şunu belirtmeliyim: Partimizin son dönemde ortaya koyduğu Batı Asya Birliği Projesi, Türkiye’de olası bir devrimin finansmanının önündeki en büyük engel olan enerji sorununu çözmesi açısından son derece isabetlidir. Söz konusu projenin, İran’ın pazar sıkıntısını ortadan kaldırması, Azerbaycan’ın alternatif bir rekabet metodu aramasını engellemesi ve bölgede güvenlik için işbirliğinin sıkılaşması açısından bölgenin diğer büyük devletinin (İran) çıkarına olacağı da açıktır.

Bununla birlikte, bu projeye en az İsrail kadar muhalif olacak bir devlet varsa, o da Rusya’dır; zira Rusya’nın gözünde Türkiye bir “garanti pazar”dır ve Batı Asya Birliği Projesi, Azerbaycan’ın Kafkasya’daki Rus üssü niteliğindeki Ermenistan’a karşı elini güçlendirecek bir projedir.

Biri ekonomik, diğeri jeopolitik olan bu iki sebebin birincisi, Erdoğan-Putin ilişkisinin pürüzlere rağmen olumlu seyretmesinin temel sebebidir. İkincisiyse, bugün, bu projenin yokluğunda, Azerbaycan’ın İsrail’e yakınlaşma ve ABD-Rusya arasında denge siyaseti uygulama zorunluluğu hissetmesinin temel sebebidir.

Dolayısıyla:

a) Dugin’in öngördüğü “Avrasya” (hattâ Putin’in öngördüğü “Avrasya” bile), Partimizin önerdiği Batı Asya Birliği Projesi ile çelişmektedir ve Türkiye’nin çıkarlarına aykırıdır.
b) Rusya için temel çıkarlarını zedelemediği ve doğalgaz talebi olduğu sürece Erdoğan Hükümeti/Rejimi bir sıkıntı yaratmaz.
c) Rusya’ya birinci ve ikinci maddelerde belirttiğim veriler ışığında yaklaşılmalıdır; yani, emperyalizmin saldırısına uğradığı (Ukrayna gibi) ve emperyalizmin saldırısına uğrayan diğer devletlere destek verdiği (Suriye gibi) zaman desteklenmeli fakat bu destek mutlak nitelikte olmamalıdır. Rusya ile özellikle Kafkasya ve Kıbrıs’ta hesaplarımız farklıdır ve Rusya’daki hakim güçler, bizimle aynı ideolojiye sahip değildir. Kaldı ki, Rusya’nın Gürcistan müdahalesinde izlediği etnik bölücü politika, bölgemiz için zararlı bir örnektir ve Saakaşvili’nin Atlantikçi olduğu gerçeğiyle meşrulaştırılamaz.

4) Parti, sola güvenmelidir: Partimiz, anladığım kadarıyla, MDD çizgisini “evrenselleştirmek” adına dünyada “anti-emperyalist” veya “Atlantik karşıtı” olarak algıladığı güçlerle, ideolojik eğilimine bakmaksızın işbirliği yapma eğilimlidir. Bu algılarda kimi zaman yanılgıya düşüldüğü gibi bu yanılgılar partimizi uluslararası alanda yalnızlaştırmaktadır. Bundan dolayı, Avrupa’daki samimi sosyalistlerin (PKK’yi desteklemeyenlerden bahsediyorum) önemli kısmı TKP’yi Türkiye’deki en büyük sosyalist parti sanmaktadır.

TKP’nin işlevsizliği bir kenara, partimiz için Uluslararası Avrasya Birliği’nde bir gelecek yoktur. Bu durum, bulunduğumuz kıtada gelişen ülkeler kümesini niteleyen “Avrasya” için bir gelecek olmadığını ifade etmez; daha ziyade Dugin ile ittifakın çıkmaz yol olduğunu ifade eder. Öyle ki, “Avrasya Birliği”ni telaffuz eden Rusya Federasyonu Komünist Partisi, Belarus Komünist Partisi, Kazakistan Komünist Partisi, Letonya Sosyalist Partisi gibi örgütler Dugin ve gerici çevresinden uzak durmakla birlikte sosyalist bir Avrasya fikrinde birleşmektedirler.

Bundan öte, dünyada Partimiz gibi MDD’yi savunan sosyalist partiler de mevcuttur. Bu partilerin en başında Güney Afrika Komünist Partisi (ki programının adı dahi “National Democratic Revolution”dır) ve Rusya Federasyonu Komünist Partisi (her ne kadar programını bu şekilde adlandırmasa da esasen MDD’yi savunur) gelmektedir. Bu iki partinin haricinde Partimizin Küba Komünist Partisi ve Kore İşçi Partisi gibi devrim partileriyle iyi ilişkiler kurabildiği açıktır.

Dolayısıyla:

a) Partimiz “kimlikçilik” ve “avrokomünizm”den çekinmeden, MDD çizgisinde olan partiler ve samimi olduğu partilerle birlikte olmalı, yani Dünya İşçi ve Komünist Partileri Toplantısı’na katılma talebinde bulunmalıdır.
b) Batı ülkelerinde sosyalist partilerin bir ideolojik izmihlal içinde olması, bu partiler içinde samimi sosyalistler olduğu gerçeğini görmezden gelmemize ve gericilerle işbirliği yapmamıza yol açmamalıdır.
c) Genel olarak Partimiz, yaptığı jeopolitik tahlillerde mutlakçılıktan kaçınmalı ve Avrasya devletlerinin ezici çoğunluğunun kapitalist (emperyalist demiyorum!) olduğu gerçeğini göz önünde bulundurmalıdır.

Avrupa’nın Hasta Adamı: Avrupa Birliği

Bu yazı, haziran ayında kemalistler.net sitesinde yayımlanmıştır.

AVRUPA’NIN HASTA ADAMI: AVRUPA BİRLİĞİ

Giriş

2008 krizinden beri belini tam olarak doğrultamayan eskinin “Marshall besili zenginler kulübü” projesi, diğer adıyla Avrupa Birliği, büyük finansal felaketten sonra ikinci parlamento seçimlerini gerçekleştirdi. Krizden çıkışın “daha çok entegrasyon” ve “kısa vadeli kemer sıkma” politikalarında olduğunu kabul ettirmeye çalışan sistem partileri, 2009 seçimlerinde olduğu kadar rahat değildi. Özellikle Yunanistan, İspanya, Portekiz ve İrlanda’da kendisini hissettiren kriz, yeni üye olan Doğu Avrupa ülkelerinden gelen göçlerin ivmelenerek artması ve daha önce saydığımız ülkelerdekine benzer finansal sıkıntıların İtalya ve Fransa gibi büyük ekonomilerde de boy göstermesiyle birlikte içinden çıkılmaz bir hal almaktaydı. Gelişmeler, Avrupa toplumunun “alışıldık siyaset” ve sistemden soğutmaktaydı ve alternatif akımlar güçlenmekteydi.

Söz konusu “alternatif akımlar” arasında ilerici, sol akımlar olmakla birlikte aşırı sağ akımların, göçleri ve AB’nin entegrasyon politikalarının “ulusal varlığı” tehdit etmesini kullanarak ön plana çıkması ise Avrupa’yı “dönülmez akşamın ufkuna” doğru itmekteydi.

Bu çerçevede gerçekleştirilen 2014 Avrupa Birliği Parlamento Seçimleri, Lizbon Anlaşması’nın ne kadar zorlama olduğunu ve işlerin artık eskisi gibi yürümeyeceğini gösterdi. Bu yazıda, öne çıkan ülkeler temelinde sonuçları inceleyecek ve anlamlandırmaya çalışacağız.

1) AB Karşıtı Sağın Kazandığı Ülkeler

a) Fransa

Bilindiği üzere Fransa, Avrupa Birliği’nin kurucu üyelerinden biri olmakla birlikte İngiltere ve Almanya ile birlikte Birliğin ekonomik anlamda itici gücü konumunda olan bir ülke.

Diğer yandan, 2008 krizinden beri gayrısafî yurtiçi hâsılasının %176’sı kadar dış borcu görmüş olan Fransız ekonomisi, 2011-2013 yılları arasındaki resesif gidişatı 2013’ün ikinci yarısında durdurmuş gibi gözükse de 2014 yılında olumsuz sinyaller vermeyi sürdürdü.

Bu olumsuzluklar, hükümetteki merkez solun (Sosyalist Parti) “daha çok entegrasyon” parolasıyla yürüttüğü politikalar sonucu bitmek bilmeyen savaş yanlılığı ile birleşince, “kemer sıkmacı” Sarkozy deneyiminden de hoşnut olmayan Fransız halkı, çareyi daha radikal çözümlerde aramaya başladı.

Le Pen’in yükselişinin bu döneme denk geldiği söylenebilir. Partisi Ulusal Cephe’yi (Front National) post-faşist İtalyan Sosyal Hareketi’nden (Movimento Sociale Italiano) ilham alarak kuran Jean-Marie Le Pen’in kızı Marine Le Pen, liderliği babasından devraldıktan sonra aynı radikal söylemleri tekrarlamaktan kaçınarak son birkaç yılda önemli bir sağ siyasetçi niteliğine sahip oldu.

Bununla birlikte, göçmen karşıtlığı ve aşırı milliyetçilikten taviz vermeyen Le Pen, yükselen işsizliği bir “millî mesele” haline getirerek hem kendi tabanını kemikleştirdi, hem de merkez sağın AB’ye verdiği tavizden memnun olmayan muhafazakarları kazanmayı başardı ve Front National, nicel anlamda marjinalliğini yitirdi.

“Bu süreçte sol ne yaptı?” diye soracak olursanız, çok doyurucu bir yanıt alamazsınız; zira Fransız solu, Fransız seçim sisteminin de dayattığı ikilemlerle, Sosyalist Parti’nin başını çektiği merkez solun kuyruğundan pek ayrılamadı. AB Parlamento Seçimleri’nde alışılandan farklı bir strateji izleyerek merkez soldan ayrı hareket eden sol partiler, daha önce kurdukları Sol Cephe (Front de Gauche) platformuyla Avrupa çerçevesinde Aleksi Çipras önderliğindeki avrokomünist ittifaka destek verdi. Bu ittifakın kalıcı çözümler önermemesi ve hattâ ortak para birimi sevdasından vazgeçmemesi, Sol Cephe’nin Fransa’daki imajına katkı sağlamadı.

Sonuç olarak, siyasi spektrumun en sağında bulunan Front National, oyların %25’ini alarak Fransa’daki yarışı önde tamamladı. Front National’i %20 ile merkez sağ UMP izlerken hükümetteki merkez sol (Sosyalist Parti) oyların ancak %14’ünü alabildi. Fransa’da halkın %57’sinin oy vermemiş olması da dikkatleri çeken bir diğer veri.

b) Birleşik Krallık

Birleşik Krallık, geleneksel olarak Avrupa Birliği’ne entregrasyon fikrine en soğuk yaklaşan devletlerden biri. Bunda sadece yerel siyasetin etkisi olduğunu söylemek yanlış olur; bunun için De Gaulle’ün Birleşik Krallık’ı “ABD’nin Truva Atı” olarak değerlendirdiğini hatırlamak yeterli.

Çoğu Avrupa ülkesiyle kıyaslandığında, finansal anlamda Birleşik Krallık’ın en büyük avantajı kendi para birimini korumuş olması. Başka bir deyişle, İngiliz Merkez Bankası (Bank of England) , Avrupa Merkez Bankalar Sistemi’ne (European System of National Banks) dahil olsa da Avrupa Merkez Bankası’nın (European Central Bank) yönlendirmelerine uymak zorunda değil.

Yine de 2008 yılında patlak veren kürsel kriz ve göç sorunu Birleşik Krallık’ın uzun zamandır gündeminde. Ekonomik sorunlar, neo-liberal Emek Partisi’nin (Labour Party) 13 yıllık siyasi hegamonyasına son verdiyse de “eski düşman” Muhafazakarlar (Conservative Party, geleneksel adıyla “Tories”) ve Liberal Demokratlardan (Liberal Democrats, geleneksel adıyla “Whigs”) oluşan yeni koalisyon hükümetinin kamu harcamalarında, özellikle de eğitime ayrılan bütçede kısıntıya gitmesi 2010 yılının aralık ayında öğrencilerin ve eğitim emekçilerinin kitlesel eylemler düzenlemesine sebep olmuş ve İngiliz polisinin aşırı güç kullanımı, The Morning Star (Çoban Yıldızı) gibi sol basının önde giden yayın organları tarafından sert bir dille eleştirilmişti.

Diğer yandan, para biriminin kontrolünü belli ölçüde elinde bulundurmasının avantajını kullanan İngiliz Hükümeti, iş hukuku alanındaki normatif gevşemelere ve öğrencilerin tepkisine rağmen ekonomik verileri daha dengeli hale getirmeyi başardı. Ne var ki, bu kısmi başarının toplumsal maliyeti yüksekti ve İngiliz halkı Westminster’daki partilere güvenini yitirmekteydi.

Birleşik Krallık’ta belirgin bir sol seçeneğin olmaması, sol seçmeni seçimlerden uzak tutunca sağ alternatiflerin arasında geçen bir seçim yarışının sinyalini veriyordu ve öyle de oldu. Bu alternatifler arasındaki belirleyici unsur ise Birleşik Krallık halklarının AB’ye olan tutumlarıydı ve olumsuz tutuma sahip olanların temsilcisi Birleşik Krallık Bağımsızlık Partisi (United Kingdom Independence Party, ya da kısaca UKIP), oyların %26’sını alarak seçimleri birinci sırada tamamladı. Çok tartışılan Nigel Farage’ın önderliğindeki UKIP’in bu başarısı, 1910 yılından bu yana Emek Partisi ve Muhafazakar Parti arasında geçen seçim yarışlarını da sona erdirmiş oldu. Bir diğer önemli veriyse, Birleşik Krallık halklarının %34’lük bir katılımla seçimlere Fransız halkından bile daha az ilgi göstermiş olmasıydı.

c) Danimarka

Danimarka, her ne kadar büyüme oranında ciddi bir düşüş yaşasa da, diğer İskandinav ülkeleri gibi krizden daha az etkilenen ülkelerden biri; fakat krizin sosyolojik etkilerinden muaf olduğu söylenemez. Özellikle Güney ve Doğu Avrupa ülkelerinden gelen göçmenlerin sayısının artmasıyla oluşan aşırı emek arzı, İskandinavya’daki hakim sınıfların “refah devleti” (“welfare state”) anlayışını yıkarak iş hukuku normlarını ve gelir vergilerini gevşetmesinin temelini oluşturmakla kalmadı, bölgede artan ırkçılığı fırsat bilen aşırı sağ partilerin de büyümesine yol açtı.

Aşırı milliyetçi Danimarka Halk Partisi’nin (Dansk Folkeparti), daha önce belirttiğim aşırı sağ partilerin en büyüğü. 2001’den beri ülke siyasetine yön veren siyasi partilerden biri olan Danimarka Halk Partisi, merkez solun AB ile ilgili konularda etkisiz çözüm öneriler sunması ve işçi sınıfının sınıfsal çözümlerden ziyade “etnik çözümler” aramasını fırsat bilerek etkili bir popülizmle oylarını ivmeyle artırdı ve AB Parlamento Seçimleri’nin Danimarka ayağını oyların %27’sini alarak birinci sırada tamamladı.

Diğer yandan, Danimarka’daki sonuçlar çok olumsuz olarak nitelenemez zira AB karşıtı solcuların oluşturduğu “AB’ye  Karşı Halk Hareketi” (“Folkebevægelsen mod EU”) %8’lik oy oranıyla AB Parlamentosu’ndaki sandalyesini korudu.

ç) Macaristan

Macaristan, Avrupa’da ekonomisi en dengeli ülkelerden biri. Bunun sebeplerinden başlıcaları; ulusal para biriminin korunması, AB direktiflerine boyun eğilmemesi, doğal kaynakların özelleştirilmemesi ve bağımsız bir dış politika izlenmesi.

Bununla birlikte, Macaristan’da merkez sağ bir hükümetin olduğunu belirtmeliyiz. Kültürel yaklaşımı oldukça muhafazakar olan Fidesz ve Hristiyan Demokrat Birliği, ekonomik alanda merkez soldan daha devletçi bir yaklaşıma sahip (ki merkez solun hükümete yönelttiği iktisadi eleştirilerin temelinde hükümetin “radikal devletçi tutumu” yer alıyor) ve yine dış politikada da daha ulusal bir çizgi izlenmesi gerektiğini savunuyor. Macaristan’daki bu ilginç siyasi denklem, işçi sınıfını merkez sağa yaklaştırırken merkez sol, daha ziyade “entellektüel” burjvaziye hitap ediyor.

Bu yaklaşımlar arasındaki fark, seçim sonuçlarına da doğal olarak yansıyor. Öyle ki, AB Parlamento Seçimleri’nin Macaristan ayağında Fidesz ve Hristiyan Demokrat Birliği’nden oluşan merkez sağ koalisyon, oyların %51’ini alarak seçimi birinci sırada tamamladı. Merkez sağ koalisyonu %15 ile “Turancı parti” Jobbik izlerken merkez sol, oyların ancak %11’ini alabildi.

2) Sistem Partilerinin Kazandığı Ülkeler

a) Almanya

Aslında alt başlığı “Yine Merkel” diye atmak mümkündü; zira Hristiyan demokratlar, Alman siyasetindeki egemenliğini kaptıracak gibi gözükmüyor. Her ne kadar Hristiyan Demokrat Parti, seçimlerde aday olarak Merkel yerine İskoç asıllı David McAllister’ı göstermiş olsa da seçmenler mekez sağdan uzaklaşmış değil.

Bununla birlikte, Hristiyan demokratların oy oranındaki düşüş ve merkez solun ilginç yükselişi, şüphesiz AB Parlamento Seçimleri’nin Almanya ayağındaki en ilginç veri. Avrupa çapında merkez sol ittifakın da lideri olan Martin Schultz önderliğindeki Almanya Sosyal Demokrat Partisi (Sozialdemokratische Partei Deutschlands, SPD), “Avrupa’da tek seslilik” politikasını savunarak AB yanlısı tabanı kendine çekmiş gözüküyor ki, Alexander Graf Lambsdorff önderliğindeki liberallerin ciddi bir oy kaybı yaşaması da büyük ölçüde bununla ilişkili.

Almanya’daki seçimlerin en olumsuz verilerinden biri, AB karşıtı solun zayıflığı ve radikal solun güç kaybı. AB karşıtı solun öncüsü konumundaki Alman Komünist Partisi (Deutsche Kommunistische Partei, DKP), seçimlerde etkisiz kalırken radikal sol (avrokomünist) ittifak Die Linke (Sol), oyların %7’sini alarak AB Parlamentosu’ndaki 8 sandalyesinden birini kaybetmiş oldu.

Almanya için bir diğer olumsuz veriyse, çoğu otorite tarafından “neo-Nazi” olarak nitelenen Almanya Millî Demokrat Partisi’nin (Nationaldemokratische Partei Deutschlands, NPD) AB Parlamentosu’na bir vekil gönderecek olması.

b) İtalya

Kazananın seçimler öncesinde büyük ölçüde büyük olduğu İtalya’da sonuçlar yine de büyük bir şaşkınlıkla karşılandı zira seçim ortamı ve anketleri inceleyen herkes, “sosyal demokrat” görünümlü olmasına karşın eski Hristiyan demokratların önderlik ettiği neo-liberal Demokrat Parti’nin (Partito Democratico, PD) oyların en fazla %30’unu alabileceğini düşünüyordu.

Kaldı ki; %30 bile İtalya’nın toplumsal açıdan en agresif hükümetine (Monti Hükümeti) destek vermiş, Berlusconi artığı Angelino Alfano’yla hükümet kurmuş ve bugünlerde Avrupa’nın en ilerici iş yasalarından 300/1970 numaralı kanunu, diğer adıyla İşçi Hakları Statüsü’nü kaldırmaya çalışan bir parti için oldukça yüksek bir yüzde. Buna İtalya’nın cari açık/GSYH oranının hâlâ yüksek olması ve Demokrat Parti lideri Matteo Renzi’nin Hristiyan demokrat geçmişi de eklendiğinde, durum daha da kafa karıştırıcı gözükebiliyor.

Bu noktada İtalya’daki muhalefet sıkıntısı göze çarpıyor. İtalyan Komünist Partisi’nin (Partito Comunista Italiano, PCI) 1991 yılında dağılmasının yarattığı travmayı atlatamayan İtalyan solunun, ancak merkez sol ile birlikte hükümet kurabilecek durumda olduğunu göstermesi, İtalya’daki sol seçmeni farklı çözümler aramaya itti. Aynı dönemde merkez sağın tartışmasız lideri Silvio Berlusconi’nin mahkemelerle epey sorun yaşaması ve merkez sağın ikiye bölünmesi, siyasi spektrumun bu bölümünde de ciddi bir boşluk yarattı. Böyle bir ortamda komedyen Beppe Grillo’nun “ideolojisiz muhalefet” anlayışının yansıması olan Beş Yıldız Hareketi (Movimento Cinque Stelle, M5S) gerek AB konusunda, gerekse sosyal konularda radikal bir tutum sergileyince, son birkaç yılda nicel anlamda yadsınamayacak bir akım haline geldi.

Peki İtalyan solu bu gelişmelere nasıl bir tepki verdi? Aslında bütünlüklü ve etkili bir tepkinin varlığından söz etmek mümkün değil; zira ülkedeki en büyük sosyalist parti olan Komünist Yeniden Kuruluş Partisi’nin (Partito della Rifondazione Comunista, PRC) AB konusundaki yumuşak tavrı ve partinin Nichi Vendola önderliğindeki sağ kanadının “Sol-Ekoloji-Özgürlük” isimli (Sinistra Ecologia Libertà, SEL) ayrı bir parti kurarak PRC’nin tabanını önemli ölçüde eritmesi, İtalyan Komünistleri Partisi’nin (Partito dei Comunisti Italiani, PdCI) de etkisizliği göz önünde bulundurulduğunda, İtalyan solunu nicel anlamda marjinalize etti.

Son seçimlerde de bu marjinalizasyonun etkilerini barındıran İtalyan solu, ortak bir liste çıkarmakta zorlandı. Bu süreçte PRC’nin PdCI ile anlaşamayıp SEL ile birlikte “Öteki Avrupa İçin Çipras Listesi”nde birleşmesi, solun içindeki AB karşıtı-AB yanlısı çatışmasını tekrar gündeme getirdi. Öyle ki, mevcut haliyle haliyle Avrupa Birliği projesine pek ılımlı yaklaşmayan PdCI,  bu dönemde daha önce kendisinden ayrılmış olan ve Yunanistan Komünist Partisi’ne yakınlığıyla bilinen Komünist Parti-Halkçı Sol (Partito Comunista-Sinistra Popolare, PC-SP) ile yakınlaştı ve ülkenin önemli kısmında oy vermeme kararı aldı.

Sonuç olarak, İtalya’da merkez sol görünümündeki merkez sağ (diğer adıyla PD),  rekor sayılabilecek bir sonuçla oyların %40’ını aldı ve AB Parlamentosu’ndaki sandalye sayısını 31’e çıkarttı. PD’yi oyların %21’ini alan “ideolojisiz muhalif” Grillo’nun Beş Yıldız Hareketi izlerken Berlusconi’nin partisi Forza Italia %18.5 ile siyaset sahnesinden silinmediğini gösterdi. PRC ve SEL’in oluşturduğu “Öteki Avrupa İçin Çipras Listesi” ise oyların ancak %4’ünü alabildi – ki geçen seçimlerde SEL’in %3.7 aldığı düşünülürse, İtalyan komünistlerinin seçim yenilgilerine bir yenisinin eklendiği söylenebilir.

c) İspanya

İspanya, şüphesiz krizin etkilerinin en çok hissedildiği ülkelerden biri. Özellikle gayrımenkul fiyatlarında yaşanan patlama, %30’ları gören işsizlik oranı, büyük şirketlerin beyaz bayrak çekmesi, dış ticaret dengesizliği ve iç-dış göç sorunu, henüz tam anlamıyla çözülebilmiş sorunlar değil.

Bu sorunlar, elbette kitlesel eylemleri beraberinde getiriyor. Bu noktada ilginç bir husus göze çarpıyor: Diğer Avrupa ülkelerinden farklı olarak İspanya’da kitlesel eylemleri yönlendiren siyasi akımlar ve işçi sendikaları, anarşist eğilimli. Ülkenin en büyük ikinci sendikal konfederasyonu olan Ulusal Emek Konfederasyonu (Confederación Nacional del Trabajo, CNT), İspanyol İç Savaşı ile adını dünyaya duyurmuş ve Sovyetler Birliği’ne yakın örgütlere karşı aldığı sekter tavırla savaşın kaybedilmesinde rol oynamış bir anarşist kurum. CNT’ye yakın olan (ve CNT’nin ideolojik anlamda itici gücü olan) İber Yarımadası Anarşist Federasyonu (Federación Anarquista Ibérica, FAI)  da bugün hâlâ faal olan ve son yıllardaki eylemleri yönlendiren önemli bir örgüt.

İspanyol sokaklarındaki etkin ideolojik eğilimin anarşist olması, kitlelerin iktidar odağından sapmasının en büyük sebeplerinden biri; zira ideolojik olarak oy vermekten uzak duran bu kitleler doğal olarak seçim sonuçlarını fazla etkileyemiyor ve İspanyol solunun kazanımları asgaride kalıyor.

Diğer yandan, İspanyol solunun da anarşistlerin bu hegamonyasını kırmak için etkili politikalar izlediği söylenemez. İspanya’nın en büyük sendikal konfederasyonu olan İşçi Komisyonları’nı (Comisiones Obreras, CCOO) önemli ölçüde kontrol etmesine ve Birleşik Sol platformunun (Izquierda Unida, IU) en büyük bileşeni olmasına karşın İspanya Komünist Partisi, AB konusunda radikal tavır almamakta ısrarcı. Bu çekingenliği büyük ölçüde 70’lerin sonlarında İtalyan Komünist Partisi ve Fransız Komünist Partisi ile birlikte yaşadığı “Avrupalılaşma” sendromundan kaynaklanan İspanya Komünist Partisi, son seçimlerden önce Avrupa Birliği’nin “NATO’nun politikalarını savunarak halklara ihanet ettiğini” ve “bankaların çıkarlarını halkların çıkarlarının üzerinde tuttuğunu” ifade etse de, Avrupa Birliği fikrinden tam olarak kopamaması ve  avroya karşı net tavır alamamasından ötürü kitleleri tatmin edememiş gibi gözüküyor.

Bu sebeplerin doğurduğu nihai sonuç ise kemer sıkmacı merkez sağın zaferi oldu. Eski Francocu bakan Manuel Fraga’nın kurduğu ve muhafazakar siyasetçi Mariano Rajoy’un önderlik ettiği Halk Partisi (Partido Popular, PP), oyların %26’sını alarak seçim yarışını birinci bitirirken Willy Meyer önderliğindeki Birleşik Sol, oyların %10’unu alabildi.

ç) Diğer

Bu üç göze çarpan örneğin haricinde sistem partilerin oy kaybına rağmen çoğu yerde seçimleri kazandığı gözlendi. Liberal görüşün yaygın olduğu ve AB’nin kurucu unsuru olan Benelux ülkeleri (Belçika, Lüksemburg, Hollanda), Portekiz, İrlanda, Avrupa Birliği’ne daha sonradan katılan Doğu Avrupa ülkelerinin önemli kısmı ve Avusturya’da oy verenlerin çoğunluğu tercihini sistem partilerinden yana kullandı.

Bununla birlikte, çok az AB üyesi ülkede oy verenlerin oranı %50’den fazlaydı. Özellikle Almanya, Fransa, Birleşik Krallık ve İtalya gibi büyük nüfusa sahip ülkelerde halkın yarısından fazlasının oy vermemiş olması, Avrupa Birliği’ndeki “demokratik mekanizmaya” duyulan güvensizlik olarak yorumlanabilir.

3) Popülist Solun Kazandığı Ülkeler

a) Yunanistan

Yunanistan’daki sonuçların hem Avrupa solu, hem de Türkiye solu tarafından “umut verici” olarak nitelendiği bir gerçek. Yunanca “radikal sol koalisyon” ifadesinin kısatması olan SYRIZA, AB Parlamento Seçimleri’nin Yunanistan ayağında oyların %26’sını alarak birinci oldu ve bu siyasi oluşumun lideri Aleksi Çipras, Avrupa çapında da “radikal solun” önderliğini yaparak Yunan soluna bir anlamda Avrupa’da “öncü” niteliği kazandırdı.

Peki, bu çok konuşulan SYRIZA, mevcut sorunlara ne gibi bir çözüm öneriyordu? Başka bir deyişle: Yunanistan ve Avrupa’nın diğer ülkelerinde Çipras’a destek verenler nasıl bir programa oy vermiş oldular?

Tabanını elinde tutmak isteyen her sol parti gibi kemer sıkma politikalarına eleştiriler yönelten ve Avrupa’nın kuzeyi ve güneyi arasındaki gelir farkının Avrupa Birliği’nin sermaye odaklı politikalarından ötürü olduğunu belirten Aleksi Çipras, diğer yandan “sosyal politikaların Avrupa entegrasyonunu  artıracağını” iddia ederek ve avronun bir “Merkez Banka reformu” ile kurtarılabileceğini ifade ederek ikileme düşmekten kurtulamıyor.

Bu ikileme rağmen görünen o ki, SYRIZA’nın “orta yolcu” politikaları merkez solun en büyük temsilcisi olan Panhelenik Sosyalist Hareket’in (PASOK) tabanını çekebilmiş durumda ki, son seçim başarısı ve PASOK’un ancak %8 oy alabilmiş olması da buna bağlanabilir. SYRIZA’nın ana muhalefet partisi olduğu göz önünde bulundurulduğunda, %26’lık oy oranına katkıda bulunanlar arasında mevcut hükümetin kemer sıkmacı politikalarına tepkili olanların da olduğu tahmininde bulunabiliriz.

Yunanistan’daki seçimlerin en olumsuz yönlerinden biri, dogmatik bir “anti-revizyonist” çizgi izlemesine karşın NATO ve Avrupa Birliği’ne karşı devrimci bir tutum sergileyen Yunanistan Komünist Partisi’nin -dostum Can Haldenbilen’in tabiriyle- “tatava yapmama akımı”na yenik düşmesi. Öyle ki; son yerel seçimlerde oyların yaklaşık %9’unu alan Yunanistan Komünist Partisi’nin, AB’den çıkışın Yunan ekonomisi için en rasyonel çözüm olduğunun birçok ekonomist tarafından dillendirildiği bir dönemde, AB Parlamento Seçimleri’nde oyların %6’sından daha fazlasını alması beklenirdi. Ne var ki, merkez sağın bir seçim daha kazanmasını istemeyen Yunanlı sol seçmenler oylarını kafası karışık bir SYRIZA’da birleştirerek merkez sağın kazanmasına engel oldularsa da akılcı ve devrimci çözümü “ertelemiş” oldular.

Yunanistan’daki seçimlerin bir diğer olumsuz yanıysa, “Megali İdea”nın yeniden doğmasını hedefleyen ırkçı Altın Şafak’ın oylarını artırarak AB Parlamentosu’na üç vekil gönderme hakkı elde etmesi.

4) AB Karşıtı Solun Performansı

a) Yunanistan Komünist Partisi

Daha önceki satırlarda ifade ettiğim üzere, yerel seçimlerde iyi bir sonuç elde etmesine karşın seçimleri merkez sağın kazanmış olmasından dolayı AB Parlamento Seçimleri’nde oyların SYRIZA’ya kaymasına engel olamayan Yunanistan Komünist Partisi, beklentileri karşılayabilmiş değil. Diğer yandan, NATO ve AB’ye karşı net bir tutuma sahip bir partinin AB Parlamentosu’nda kalıcı olması, olumlu olarak değerlendirilebilir.

b) Belçika İşçi Partisi

Belçika gibi liberal ve muhafazakar düşüncelerin yaygın olduğu, nispeten varlıklı bir ülkede anti-kapitalist ve anti-emperyalist duruşundan taviz vermeyen Belçika İşçi Partisi, seçimlerde büyük bir başarı sergileyerek daha önce %1 civarında olan oy oranını %3.5’e çıkardı ve AB Parlamentosu’na girme şansını kılpayı kaçırdı. Bu sonuç, sermaye merkezlerinde dahi sosyalizmin bir alternatif olarak görülmeye başladığının bir göstergesi.

c) Portekiz Komünist Partisi

AB karşıtı solun en başarılı partilerinden biri şüphesiz Portekiz Komünist Partisi. 1986 yılından beri seçimlere ekososyalistlerle birlikte oluşturduğu Demokratik Birlik Koalisyonu (Coligação Democrática Unitária, CDU) çatısı altında giren Portekiz Komünist Partisi, ekososyalistlerle birlikte oyların %13’ünü alarak gücünü pekiştirdi. Avrupa’da kendisini hem “yurtsever”, hem “enternasyonalist” olarak tanımlayan nadir partilerden biri olan Portekiz Komünist Partisi’nin AB Parlamentosu’ndaki varlığı, “sermayeye entegrasyon” hayali kuran liberaller için önemli bir engel.

ç) Bohemya ve Moravya Komünist Partisi (Çek Cumhuriyeti)

Doğu Avrupa’da kapitalist karşı devrim öncesi köklerine sadık birkaç sosyalist partiden biri olan Bohemya ve Moravya Komünist Partisi, siyasi baskılara rağmen varlığını sürdürmesinden ötürü saygıyı hak ediyor. Son dönemlerde oy oranını da epeyce artıran Bohemya ve Moravya Komünist Partisi’nin AB Parlamentosu Seçimleri’ndeki performansı ise pek iç açıcı değil. 2013 yılındaki genel seçimlerde elde ettiği başarıyı (%14) tekrarlayamayan Bohemya ve Moravya Komünist Partisi, AB Parlamento Seçimleri’nde oyların %11’ini alarak bir sandalye kaybetmiş olsa da halen ülkede önemli siyasi bir güç niteliğinde.

d) Diğer

Bu kategoriye giren birçok parti olmasına karşın (İtalya’da Komünist Parti-Halkçı Sol ve İtalyan Komünistleri Partisi, İspanya’da İspanya Halklarının Komünist Partisi ve Demokratik Emek Partisi, Fransa’da Komünist Yeniden Doğuş Kutbu ve Cumhuriyetçi Yurttaş Hareketi, Birleşik Krallık’ta Büyük Britanya Komünist Partisi / ML, Almanya’da Alman Komünist Partisi gibi) seçimlerde asgari etkinlik gösterebildiklerinden dolayı ele almayı gerekli bulmuyorum.

Sonuç

Verilerin de gösterdiği üzere Avrupa halkı, “Avrupa Birliği” isimli hayalci projeye duyduğu güveni önemli ölçüde yitirmiş durumda ve bunu gerek sandık başında oy verdikleri partilerle, gerekse sandık başına hiç gitmeyerek göstermekte.

Solun bu güvensizlikten faydalanamaması da enternasyonalizmin yanlış anlaşıldığının bir göstergesi; zira görüldüğü üzere, Avrupa Birliği’nin “çirkin yüzünü” daha sık gören ülkelerde sol, AB fikrinden uzaklaştıkça tabanını sağlamlaştırıyor.

Diğer yandan aşırı sağ, bu güvensizliğin bilinçli olmamasını fırsat bilerek ırkçı bir retorik ve radikal bir kemer sıkma karşıtlığıyla işçi sınıfını kendi tarafına çekmeyi başarmış gözüküyor. Bu durum, Avrupa’da toplumsal kaosun habercisi olmakla birlikte bundan sadece solun etkilenmeyeceğini, sermayenin de sarıldığı yılandan zehirleneceğini öngörmek mümkün.

Özetlersek, Lizbon Anlaşması ile sorunları “entegrasyon” ile çözmeye çalışan Avrupa Birliği’nde entegrasyonun çözüm değil, çözülme olduğu ve bu 22 yıllık kapitalist projenin ömrünün sonuna geldiği gittikçe belirginleşiyor. Artık herkesin malumu olan bir gerçek var: Avrupa’nın yeni bir hasta adamı var, o da Avrupa Birliği.

“Kürtlerin Kudüs’ü” Kerkük’te – Allan Kaval (Le Monde Diplomatique, Temmuz 2014)

Çeviri: Aytekin Kaan Kurtul

Irak’taki krizden kazançlı çıkan bir taraf varsa, bu taraf Kürtler olabilir: Kuzey Irak’ta süren çatışmalardan faydalanan Kürtler, bu sayede tarihsel başkentleri kabul ettikleri Kerkük’ü ele geçirdi. Bununla birlikte, kendilerini bölgedeki kargaşadan uzak tutamadıklarından dolayı birleşik bir devlet hayalleri şimdilik uzak gözüküyor – ve bölgenin diğer ülkelerinde olduğu gibi Irak’ta da bölünmüş durumdalar.

Daha yeni bölgesel Kürt yönetiminin eline geçen Kerkük’ün yakınlarında bulunan ve birkaç gündür Irak Şam İslam Devleti (IŞİD) bayrağının dalgalandığı Havice kasabasında Kürt askerî konvoyunun cipi sert bir geri dönüş yapmak zorunda kaldı. Dikkatsizlik sonucu son Kürt kontrol noktasını atlayarak bu kasabaya giren cipin şoförü, “düşman” mevzilerinin bir kilometre yakınına kadar geldiğinde bu hatasını fark etmişti.

Kürtlerle IŞİD arasındaki sınır yeni kuruldu: Eski Irak güvenlik güçlerinin betondan karakolları işgalciler değiştikçe el değiştiriyor. Genç peşmergeler, güneş ışığı ve tozdan dolayı muğlaklaşsa da halen görülebilen Irak bayrağının yanında kendi bayraklarını, Kürdistan bayrağını dalgalandırıyorlar. Birkaç yüz metre ötede yol, geçilmemesi gereken hattı belirleyen köprünün altından geçiyor; zira hattın ötesi IŞİD militanlarının kontrolünde. İki günden sonra kaderi kışkırtmaya gerek olmadığı anlaşılıyor. Silahlar hafif, askerler yorgun. Bugün çatışma yok.

Bölgede konuşlanmış Kürt kuvvetlerini komuta eden General Şerko Fatih, “Biz Irak ordusunun boşalttığı Kürt topraklarının güvenliğini sağlamak için buradayız; bu durum bizim için iç savaşın içinde olmak anlamına gelmiyor.” açıklamasında bulunuyor. Körfez Savaşı’ndan (1990-1991) beri Bağdat’ın fiili otoritesinin dışında olan ve Saddam Hüseyin’in devrilmesinden sonra anayasal statüye kavuşan Irak Kürdistanı, Şii partilerin hakimiyetindeki merkezî yönetimin ülkenin kuzeyindeki otoritesini yitirmesinden sonra tarihsel bölgelerini geri kazanmayı amaçlayan bir atılım gerçekleştiriyor.

Heterojen bir yapıya sahip olan ve IŞİD bayrağı altında toplanan İslamcı, radikal Sünni ve eski Baasçı kuvvetlerin Musul’a ve Sünni ağırlıklı bölgelere gerçekleştirdiği saldırılarda Irak Silahlı Kuvvetleri ciddi bir bozguna uğradı. Irak ordusu, geri çekilirken arkasında karargahlarını, silahlarını ve peşmergelerin “ihtilaf bölgesi”ndeki varlığını pekiştiren bir güvenlik boşluğu bıraktı. Irak’taki Kürt siyasetinin önde gelen oluşumları Kürdistan Demokrat Partisi (PDK) ve Kürdistan Yurtseverler Cephesi (YNK), 2003 yılından beri merkezî hükümetle söz konusu bölgenin kontrolü için mücadele ediyordu.

Bununla birlikte, yeni Irak savaşının asıl yüzünü başka yerde aramak gerekiyor; yani, Sünni örgüt IŞİD tarafından ele geçirilen bölgelerde. IŞİD militanları, ülkenin kontrolü için ülkenin en büyük Şii otoritesi olan Ayetullah Ali El-Sistani’nin cihat çağrısına katılan milisler ve gönüllülerle çatışıyor. Kürtler ise, bu mezhepsel çatışma çerçevesinde kazanımlarını sağlamlaştırıyor. Bin beş yüz kilometrelik bu yeni cephe İran sınırından, 2012’den beri PKK’nin Suriye kolu PYD’nin kontrolünde olan Suriye’nin Kürt bölgesine kadar uzanıyor.

Irak’ı kuzeybatı-güneydoğu ekseninde bölen ve üzerinde çeşitli kontrol noktalarının bulunduğu bir hat, Kürdistan ve Sünni isyancılar arasındaki sınırı belirliyor. Bu hat üzerinde zaman zaman çatışmalar gerçekleşse de, bu çatışmalar gerçek anlamda bir savaşa işaret edecek nitelikte değil. Çatışmalarda bulunan grupları iyi tanıyan eski bir Kerküklü Baasçıya göre: “Kürtlerin ve Sünni Arapların (IŞİD) ortak düşmanı olan Şii merkezî hükümet, ülkenin kuzeyindeki otoritesini yitirmiş durumda. Bu bağlamda, iyi komşuluk ilişkilerini muhafaza etmek hem Kürtlerin, hem de Sünni Arapların (IŞİD) çıkarına.

Petrol İhracatı Türkiye’den Geçiyor

Irak’taki mezhep ayrışmasının doruk noktasına ulaşması, ilginç hesapları da gündeme getiriyor: IŞİD’in önemli bir kısmını oluşturan Sünni Arap milliyetçileri, Kürtlerle anlaşmanın gerekliliğini vurguluyorlar. IŞİD’e yakın bir “aktivist”in dediğine göre: “Kanlı çatışmalar olabilir fakat Sünni tarafında oluşacak zaiyatın temel sebebi Sünni hareketin (IŞİD) etkili bir önderlik mekanizmasına sahip olmaması ve örgütsel yapının bütünlük teşkil etmemesi. Bununla birlikte en yüksek mertebede zarar bir şekilde atlatılıyor“. Bu kafa karıştırıcı durum, Irak’taki Kürt hareketinin nihai bölgesel hedefini gerçekleştirmesi için uygun bir ortam yaratıyor; başka bir deyişle, milliyetçilerin “Kürtlerin Kudüs’ü” dediği Kerkük şehrinin ve ilinin Kürtler tarafından ele geçirilmesini mümkün kılıyor. Kerkük’teki iki önemli azınlığın Araplar ve Türkmenler olduğundan da bahsetmek gerekiyor: 2005’ten beri Kürdistan’daki bu azınlıkların kaderi, özerk Kürdistan’a bağlanma durumunda azınlıkların onayını belirleyen bir referendumu öngören -ve hiçbir zaman uygulanmayan- Irak anayasasının 140. maddesine bağlıydı.

Merkezî hükümete bağlı güvenlik güçlerinin Kerkük’ten çekilmesinin birincil yansıması, Kürtlerin bölgedeki hakimiyetini pekiştirmesi oldu. Amerikan işgalinden beri Kürtler, bölgede boşta kalan silahları ele geçirdiler, kamusal güce sahip oldular ve merkezî hükümetin karşı hamlelerine karşılık verebilecek askerî güce eriştiler.

Böylece, Erbil ve Bağdat arasındaki otorite bölüşümünü sağlayan yargı ve idare kurumlarının etkisi muğlaklaştı. 2008’de Kerkük’teki büyük petrol kaynaklarının bir kısmını ele geçiren Kürtler, artık söz konusu kaynakların tamamından faydalanabilir konumda. Kürdistan Özerk Yönetimi Doğal Kaynaklardan Sorumlu Bakanı Aşti Avrami, yaptığı açıklamada özerk yönetimin kontrolünde olan bölgeden petrol çıkarılabildiğini ve söz konusu bölgede petrolün işlenebildiğini ifade etti. Bu açıklamadan anlaşılabileceği üzere, Kürt bölgesinden uluslararası pazarlara yapılacak petrol ihracatı ancak Türkiye’nin lojistik desteğiyle hayata geçirilebilecek. Irak Kürdistanı, böylece 21 Haziran 2014 tarihinde ilk ihracatı gerçekleştirdi: Türkiye’deki Ceyhan Limanı’ndan İsrail’deki Aşkalon Limanı’na. Bununla birlikte Irak hükümetinin tüm Irak üzerindeki egemenliği, hâlâ uluslararası projelerce tanınıyor; ki bu da merkezî hükümetin lehine.

Kürdistan Bölgesel Yönetimi, Başbakan Neçirvan Barzani’nin ifadesine göre, Musul etrafında bir Sünni Arap (IŞİD) otoritesinin kurulmasından yana. Ne var ki, özerk bir varlık olarak yetkisi, ulusal çerçevedeki oyunda var olabilmesini mümkün kılıyor. Bu durumda, Bağdat’ın otoritesi Kuzey Irak’ı etkileyen unsurlardan sadece biri: diğer iki otorite ise bölgede fiili etkisi olan Tahran (ki Tahran’ın Irak’ın Şii nüfusu üzerindeki etkisi son derece önemli) ve Ankara. Yine de Kürt elitlerinin sınırların muğlaklaşması ve siyaset sahnesindeki öznelerin çoğalmasıyla Irak siyasetine oynaması kazançlı bir yaklaşım olabilir.

Ankara ve Tahran Arasında Paylaşılamayan

Ayrıca, Kürtlerin ortak bir program üretebilecek, uyumlu bir siyasi yapıya sahip oldukları da söylenemez. PDK ve YNK, ayrı müttefikleri olan, ayrı bölgeler üzerinde kamusal güç sahibi olan, ayrı silahlı kuvvetleri olan ve adeta ayrı devletler gibi davranan siyasi unsurlar görünümünde. Örneğin; PDK’nin hidrokarbon sektörünü elinde tutması, bölgedeki enerji kaynaklarına hakim olmak isteyen Ankara’nın diplomatik çizgisine yakın olmasını sağlıyor. YNK ise İran ile iyi ilişkilere sahip ve PDK’nin Türkiye’deki ve Suriye’deki Kürtler üzerinde hakim güç olmasını istemiyor; yani, bir anlamda PKK’ye daha yakın.

Her ne kadar iki tarafın yöneticileri de farklılıklarını asgariye indirmeye çalışsa da, Irak’a hakim olan kaos bu farklılıkları besliyor. Bölgesel Kürt Yönetimi’nin peşmergelerden sorumlu bakanlığının genel sekreteri Cabbar Yavar’a göre, YNK halen Irak sınırının onlarca kilometre ötesinde olan Irak ordusuyla işbirliği yapıyor ve dahası, Irak ordusunu yönlendiriyor. Irak’ın kuzeybatısına egemen olan PDK, Sünni hareketin (IŞİD) bazı bileşenleri ile ortak bir dilde konuşmaya daha meyilli. Bunun ötesinde; eğer Kerkük, tüm kaynakları ve askerî üsleriyle, Arapların ve Kürtlerin egemen oldukları bölgeler arasında bir sınır oluşturuyorsa, aynı zamanda PDK ve YNK’nin etki alanları arasında da bir sınır oluşturuyor. Amerikan işgalinden sonra YNK’nin egemenliği altında olan Kerkük, Irak güvenlik güçlerinin bölgeden çekilmesiyle birlikte, tekrar PDK ve YNK arasında ihtilaf konusu olmuş durumda.

Oluşan Yeni Sınır, Belirgin Bir Hat Değil

Böylece Bağdat’ta eskiden beri ihtilaf konusu olan ve birçok etnik ve dinsel grubun yaşadığı bölgelerin paylaşılması ihtimali kuvvetleniyor. Ayrışma, Irak’taki ana etnik gruplar olan Araplar, Kürtler ve Türkmenlerle sınırlı kalmıyor, mezhepsel ayrımlar da göze çarpıyor; zira bu üç ana etnik grup, kendi içlerinde Sünniler ve Şiiler olarak ayrılıyor. Kuzey Irak’ta PDK ve YNK’nin etki alanları arasında kalan boşluklarda, biri diğerinin “ötekisi” olan milis grupları türüyor. Bu gruplar, Kürtlerle birlikte, eskiden Irak güvenlik güçlerinin üstlendiği işlevi üstleniyor ve eski güvenlik görevlilerini bir araya getiriyorlar.

Dolayısıyla; Kuzey Irak artık belirgin bir sınıra sahip olmayan, çeşitli kontrol noktalarıyla korunan, yıkılmış ve yeri geldikçe çatışan, işbirliği yapan veya birbirlerini umursamayan silahlı otoritelerce bölünmüş bir bölge. Kerkük şehir merkezinin yaklaşık on kilometre ötesinde, savaşa ortamında günlük hayatın devam ettiği Taza kasabasında yaşayan Şii Türkmenler, bu gerçekliğin resmini çiziyorlar. Taza kasabasının yakınındaki bir Şii Türkmen köyü olan Beşir, 1986 yılında Saddam’ın Sünni milisleri tarafından ele geçirilmiş ve bu egemenlik 2003 yılında milisler Türkmen köylüler tarafından kovulana kadar sürmüş. Sünni Araplar, IŞİD istilası sayesinde komşularının topraklarına ve mallarına tekrar el koyma fırsatı yakalamış ve Beşir köyünde bu fırsatı değerlendirmiş. Bugünlerde ise, Taza kasabasının sessiz sokaklarında gençler silah kuşanıyor ve Beşir’in fethi için fetva veren El Sistani yanlısı imamın vaazını dinlemek üzere camiye gidiyor.

Avluda bulunan ve daha önce İran’da sürgün hayatı yaşamış Şii El-Dava Partisi mensupları, İran Devrim Muhafızları tıraşıyla göze çarpıyor. Mensuplar, altı aydır hükümet için savaşan Şii milislerle birlikte mücadele etmek için Bedr milisleri komutanları ile görüşmeye hazırlanıyorlar. Birkaç kilometre ötede, YNK tarafından Amerikan işgali sonrasında ele geçirilmiş bir eski Sovyet tankı ve birkaç panzer, sayısı yüzlerle ifade edilebilecek Kürt milisleriyle birlikte Taza’yı Sünni kuvvetlerden (IŞİD) ayıran hat üzerinde konuşlanmış durumda. Şiiler ve Kürtler, ucu karşı kuvvetlerin elinde olan köprüyü kontrol ediyorlar. PKK’nin yolladığı bir delegasyon, örgütün lideri Abdullah Öcalan’ın resminin bulunduğu bayrağın önünde duruyor.

Dahası, birkaç metre uzunluğundaki çayın ucunda bulunan BM İnsan Hakları Yüksek Komiserliği’nin mülteciler için kurduğu çadırda ergenlik çağında silah kuşanmış gençler (Hz.) Ali’nin resminin olduğu bir bayrağın gölgesi altında dinleniyor. 2003 yılında muhtemelen 10 yaşında olmayan bir genç, omzunda bir Amerikan tüfeğine benzeyecek şekilde modifiye edilmiş bir kaleşnikof taşıyor. Askeri kıyafetlerle birlikte sahte bir Olympique Lyon forması giyen genç, sıcağa aldırmadan El-Sistani’nin IŞİD’e karşı cihat çağrısına kulak veren eski bir polis ile fotoğraf çektirirken uzaktan, bilinmeyen bir hedefe atılan birkaç el kurşunun sesi geliyordu.

Ulusu Olmayan Sınırlar – Vicken Cheterien (Le Monde Diplomatique, Temmuz 2014)

Çeviri: Fatma Şahindal


Ortadoğu’nun hayali devletleri

Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra, Osmanlı İmparatorluğu’nun yıkıntıları üzerinde ortaya çıkan devletler, 100 yıl sonra çürümeye yüz tutuyorlar. Geleceğin Ortadoğu haritasının nasıl şekilleneceği ise bilinmiyor.

Beyrut’ta bir gazeteci arkadaşım‚ yeni bir Sykes-Picot haritasının hazırlanmış olup olmadığını sormuştu. Bu soru, Mayıs 1916 yılında Fransa ve İngiltere arasında imzalanmış olan gizli antlaşmaya ithafen sorulmuş bir soruydu.

Meslektaşım iki varsayımdan yola çıkmıştı: İlki; Birinci Dünya Savaşındaki doğu siyasi sisteminin çökmesi; ikincisi ise Avrupa’nın bölgede yeni bir siyasi sistem kurma hayali ve gücü.

Irak, Suriye, Lübnan, Türkiye ve Yemen devletlerinin mevcut haritalarının gerçeklikle ile alakası yok diyebileceğimiz kadar yanıltıcıdır. Suriye’yi ele alırsak; 2012 yılından bu yana bir Suriye-Irak sınırından bahsetmek mümkün değil. Irak ve Şam İslam Devleti bölgede Anbar ve Felluce’nin büyük bir bölümünde hüküm sürerken, yakın zamanda Musul’u ele geçirdi. Suriye’nin kuzeyine kadar uzanan bölge, Ebu Kemal’dan Halep’e, IŞİD’in denetimi altında. Hiç bir güç, IŞİD’i durduramıyor gibi. Muhalifler; Mayıs 2014’te Kalamun’daki son operasyonların ardından Suriye-Lübnan sınırının Suriye ordusunun kontrolü altına geçmesine değin, sınırda istedikleri gibi rahatça dolaşıyorlardı. Anlaşılacağı üzere, buradaki sınırlar da muhalifleri engellemeye yetmedi. Aslına bakılırsa Suriye-Lübnan sınırı, Suriye’nin 1976 yılında Lübnan İç Savaşı esnasında müdahale etmesinden bu yana yok sayılabilir.

Bir diğer yandan, Türkiye’nin sınırlarında da durum farklı değil. Suriye’nin muhalif örgütleri Türkiye-Suriye sınırında istedikleri gibi dolaşmakla kalmayıp, yaralılarını Antakya’ya veya Gaziantep’e sevk edebiliyorlar. Türkiye kuşku ile; PKK ile organik bağı olan PYD’nin Suriye’deki yükselişini izlemek ile yetiniyor. Türkiye’de çatışmaların alevlenmesinden dolayı her iki taraf 2013’de ateşkes ilan etmişlerdi. Haritada bulunmayan de facto bir Kürt devleti var, Kuzey Irak Kürt Bölgesel Yönetimi, Bağdad Hükümetini devre dışı bırakarak, Türkiye’ye petrol ihraç edebiliyor. Kerkük’ü ele geçiren Peşmergeler şimdilerde daha zengin Petrol yataklarına el koymuş durumda.

Ortadoğu’da sınırlar; ilk kez 1975 Lübnan iç savaşında ulus-devletlerin çökmesi ile birlikte silinip yeniden şekil almaya başladı. Irak’ın 2003 yılındaki ABD işgali, sadece Saddam Hüseyin rejimini indirmekle kalmamış, aynı zamanda devlet kurumlarını da tahrip etmiştir. İşgalden sonra, ülke neredeyse sürekli şiddet ve iç savaştan nefes alamaz hale geldi. 2011 yılında, ABD askerlerinin çekilmesinden bu yana, hiçbir parti düzeni sağlamak için işleyen bir siyasi sistem inşa edemedi.

Yeniden başlayan petrol üretimi ve devlet hazinesine akıtılan milyarlarca dolara rağmen, Irak’ta siyasi karmaşa bitmek bilmiyor. 2011 yılında yoksulluk ve yolsuzluğa karşı ilk şiddet içermeyen gösteriler sözkonusuydu. Ancak 2013’te benzeri gösteriler güvenlik güçleri tarafından engellendi. Bu olaylar IŞİD’in sahneye çıkmasının bir nevi fitili oldu.

Uluslararası sınırlar göç dalgasına engel teşkil etmiyor. Bugün dünya genelinde, 2 milyon Iraklı ve hemen hemen 2 milyon sekiz yüz bin Suriyeli mülteci komşu ülkelere sığınmış durumdalar.  Ayrıca, 6,5 milyon (halkın 40%’ı) Suriyeli yerlerinden yurtlarından edilmiş insanlar.

Mültecilerin bu sorunu iki şeye bağlanabillir. Birincisi; toprakların etnisiteye göre dağılımı ikincisi ise azınlıklıkların zamanla birlikte kaybolmasıdır. 1914’te Orta Doğu nüfusunun yüzde  20’sini oluşturan Hristiyanlar bugün sadece yüzde 5’ini oluşturmakta.

Ortadoğu’da yaşanan krize neden olarak sadece emperyalist güçler (Fransa ve İngiltere) tarafından 1918 yılında dayatılan bölgesel düzenin çöküşü gösterilemez. Bugün Ortadoğu’da modern ulus-devletin yetersizliği ile karşı karşıyayız. Uzmanlar kriz nedeni olarak genellikle din güdümlü siyaset, yada dış müdahaleleri göstermeye meyillidirler. Basın ise; Sünnilerin ve Şiilerin arasındaki çatışma ya da bölgeyi istikrarsızlaştırmak, ‘’kendi çıkarına kullanmak isteyen büyük güçlerin niyetleri’’ olarak gündemine taşır.

Dışarıdan dayatılan askeri müdahaleler, mevcut ulus-devletlerin kuruluşuna neden olmuş ve bölgesel düzeni her zaman etkilemiştir. Tarihi Sykes-Picot antlaşması, bölge halklarının iradesi dışında, İngilizler ve Fransızlar tarafından uygulanmaya kondu.

Yapay uluslar

Arap devletlerinin başarısızlığına katkıda bulunmuş olan iç nedenleri göz ardı etmemek gerekir.  Örneğin; Arap Baharı uzun süredir sosyal ve ekonomik gerginliklere sahne olan bir çok ülkeyi içten yıktı. Bir yandan hızla artan nüfus ve gençlerin istihdam sorunu, diğer yandan ülkedeki zenginliğin toplumun belli bir kesiminin elinde olması.

Genellikle yapılan siyasi analizlerde dış güçlerin etkisi abartılır. Söz konusu abartı, bugüne özgü değil tabii. Osmanlı İmparatorluğu da yıkılmasının asıl sebeplerinden dış güçleri sorumlu tutuyordu. Rusya ve İngiltere ile rekabet içerisinde, Batı karşıtı, Hristiyan karşıtı olmuş ve bunun sonucunda ise tebaasındakilere  korkunç uygulamalarda bulunmuştu.

“Hasta adam” Osmanlı 19. yüzyılda hayatta kalmasını, İmparatorluğu  almak isteyen Avrupalılara borçluydu. Unutmayalım ki; Mısır Hükümdarı Kavalalı Mehmet Ali Paşa 1831 ve 1840 yılında İstanbul’a doğru ilerlerken, Osmanlı’nın yardımına Rusların önderliğinde Avrupalılar koşmuştur. Keza Kırım Savaşında da, Avrupalılar, Rusya’ya karşı Osmanlı İmpartorluğu’nun yanında yer almıştır.

Osmanlı İmparatorluğu’nun çöküşünü kendi iç dinamiklerine bakarak anlayabiliriz.

19. Yüzyılda bir dizi reform  (1839 Tanzimat Fermanı, 1856 Islahat Fermanı ve 1876 anayasal monarşi) devletin modernleşme ve yenileşme döneminin başlamasına, Osmanlıların vatandaşlık niteliğini kazanmasına neden olmuştur.Bugün Ortadoğu’da sanılanın aksine, Osmanlının yıkılış sebebi dış güçler değil, Jön Türklerin Devrimi ve Almanya ile birlikte 1. Dünya Savaşına katılması ile yenilgiye uğramasıdır.

Modern Arap Devletleri, Osmanlı İmpartorluğu’ndan birçok çelişkiyi miras edindiler. Müslüman olmayanlara verilen millet kavramı, idari ve hukuki bir yapıya sahipti. Azınlıklar devletin yönetiminde destek olmuşlar ve kendilerine büyük bir özerk yönetim hakkı tanınmıştı. Yeniçeri ocaklarına bakıldığında, katılanların büyük bir çoğunluğunun devşirme Hristiyanlar olduğunu görüyoruz. 19 yüzyılın ikinci yarısında gerçekleşen Balkan Savaşları ile birlikte toprak kaybeden Osmanlı İmpartorluğu’nun nüfüsunun artık sadece 25%’ini Hristiyanlar oluşturuyordu. II. Sultan Abdülhamid, İslam politikasının genel çerçevesini çizerek, Millet’i, yani Hristiyanları hedef aldı.

Fransa, Millet sistemini Lübnan’da hayata geçirdi. Çeşitli dini topluluklar bağımsızlıklarını korurken, devlet işlerinde de belli bir oranda temsil ediliyorlardı. En büyük iki dini cemaati olan Sünni Müslümanlar ve Hıristiyan Marunîler arasında yapılan ve dini grupların devlet içinde dengeli bir biçimde temsil edilmesi sağlanmıştı. Her ne kadar  yazılı bir yasa olmasa da,  Başkan Maruni, Meclis Başkanı Şii, Başbakan ise Sünnidir. Lübnan İkinci Dünya Savaşından sonra  Arap Milliyetçiliği ve muhafazakar monarşilerin arasında sıkışmışsa da, bu sistem her zaman bir istisna olarak kalmıştır.

Arap Milliyetçiliği, bölgede birleştirici bir güç olmanın aksine, ulus devletlerin meşruyetini sarsan asıl nedendir. Arap Birliğini savunan Suriye, 1963 Baas Partisinin öncülüğünde gerçekleştirilen darbede, devlet olarak kendi meşruyetini yitirmesine neden olmuştur. Suriye’nin iç işlerindeki ve toplumdaki farklılıkarı görmezden gelerek bir siyasi fikirbirliği kurmakta başarılı olamadı.

Suriye’nin yanı sıra, Mısır, Libya ve Yemen’de de ‘’Cumhuriyet’’ hanedanları iktidara gelseler de; Krallık sistemine dayalı Ürdün, Fas ve Körfez ülkeleri ile aralarında pek bir fark görüldüğü söylenemezdi.

Bir diğer önemli sorun ise şehirli orta sınıfın zayıf kalarak,  Irak, Suriye ve Mısır gibi ülkelerde özerk bir politik alanın ortaya çıkmasını engellemesiydi. Bunu fırsat bilen askeri güçler; Filistin’in Kurtuluşu, Arap Birliği, sosyal adalet propagandası ile yönetimi devraldı. Son 30 yılda, askeri kurumların ve hükümetlerin yeni sorunlarla başa çıkamayacağı kanıtlanmıştır.

Arap Baharı, bitap düşmüş cumhuriyetçi hükümetlerin sonu oldu. Monarşiler açısından durum farklıydı. Onlar Siyasi İslam’ın yükselişinden epey memnun kalmışlardı. Bugün Monarşilerin 1950’li 1969’lı yıllara göre daha istikrarlı olduklarını söyleyebiliriz.

İslam’ın geçmişte kalan evrenselliği

İslam eski çağlardan beri birleştirici bir güç oldu. Hz. Muhammed’in önderliğinde büyük göçebe kabileler birleşmişti. İslam; Arap olmayanları da birleştirmiştir. Orta Asya’da Samaniler ve Selçukular gibi farklı halklar da İslam’ın çevresinde birleştiler. Gayri Müslimler bile İslam’ın korumasına tabii tutulup, bütünleştiler.

Bugün siyasi İslam, dini evrenselliğini eskilerde bırakmıştır. İslam ülkelerinin siyasi yelpazesi muhafazakar monarşiden, gerici, silahlı cihad ideolojisine kadar uzanmaktadır. Suriye’de Şii mücahidler (Lübnan Hizbullahı ve Iraklı Asaib Ahl Al-Haq örgütü) Sünni mücahidler ile savaşıyorlar. Irak’taki Ürdün asıllı El Kaide lideri Ebu Musab Zerkavi, Irak’ta 2004’te verdiği biat sözüne rağmen, Usame Bin Ladin’e hep mesafesini korudu.

El Kaide’ye bağlı El Nusra Cephesi Ebu Muhammed El Jaulani öncülüğünde 2012’de kuruldu. Bir diğer yandan Ebu Bekir El Bağdadi, Iraklı mücahit örgütü IŞİD’ın kuruluşu ilan etti. IŞİD’İN kuruluşibu iki cihadist eğilimli grup arasındaki şiddetli savaşı etkiledi ve El Nusra IŞİD’e savaş ilan etti. El-Kaide lideri Eymen el-Zevahiri devreye girerek IŞİD’in dağıldığını açıkladı. Şubat ayında iki grup arasındaki güç müdalesini sonlandırmak isteyen Zevhari; ‘’elçisi’’  Ebu Halid El Suri’yi, Suriye’ye gönderdi. IŞİD’in arkasında bulunduğu tahmin edilen suikastte, El Suri Halep’te öldürüldü..İki örgütün güç savaşı sonunda 100’lerce kişi öldürüldüğü biliniyor.

Dini evrenselliğin sonu

Dini ve etnik gruplar arasındaki çatışmalar; devletin sosyal ve siyasi parçalanmasına neden oldu. “Irak’ta hiçbir ulusal vizyon kalmadı” diyen Kürt Bölgesel Yönetimi’nin Dışişleri Bakanı Mustafa Bakir; “Artık Şiiler Şiilere, Sünniler Sünnilere, Kürtler de Kürtlere oy verecektir’’ açıklamasında bulundu.

Ortadoğu’daki çatışmalar her ne kadar dinsel-etnik çizgide gelişmiş olsa da, aslında bu çatışmaları motive eden dini veya etnik sorunlar değildir. Bu bağlamda çatışmanın boyutlarını abartmamak gerekir. Örneğin Suriye’deki çatışmaları mezhepsel temelde ele alacak olursak, Sünnilere karşı bir Alevi-Şii ittifakının mücadelesini görmek mümkün olabilir. Bu açıdan bakıldığında, Beşar Esad muhtemelen küçük bir Alevi devleti ile yetinebilirdi.

Askeri mücadeleye bakıldığında ise, sadık Suriye Ordusunun birliklerinin güneyde Deraa’da doğuda Deyrizor,  kuzeyde Kamışlı’da, yani her yerde etkin olduğunu görmekteyiz. Sonuç olarak şunu çıkartabiliriz: Esad sadece küçük bir Alevi Devleti için mücadele etmiyor, o Suriye’nin genelini kontrol altında tutmak istiyor. Aynı bakış açısından baktığımız zaman, Sünni bir muhalefetten söz etmek, gerçekliğe aykırıdır. Çünkü Sünnilerde de bir birlik söz konusu değildir.

Tahminlere göre Esad’a biçilen süre 2011 ya da 2012 idi. Ancak iddiaların ve öngörülerin aksine, Suriye rejimi, uyguladığı kitlesel şiddete rağmen başarılı oldu. Suriye yönetimi ve muhalifleri arasında bir siyasi birleşme, konsensüs olmadığı süreci, şiddet araç olarak kalmaya devam edecektir.

Esad ve onun askeri gücünün başarısının asıl nedeni muhalefetten kaynaklanmaktadır.

Başar Esad; süreci laik, ilerici, Arap milliyetçiliği ile fanatik İslamcılar arasında yaşanılan bir savaş olarak göstermeyi başarmıştır. İktidarda olması gerçeğinin yanı sıra, dünyayı da iktidardan indirilirse Selefi güçlerin tahtı kapacağına inandırmış olmasıdır.

Asimetrik Savaş

Rejim destekçileri ve isyancılar arasındaki savaş, silahların niteliği ve niceliğini bir tarafa bırakırsak, asimetriktir. Merkezi komuta yapısı, değişken, kırılgan ittifaklarının asimetrik olduklarını söyleyebiliriz. Suriye Ordusu, ne zaman ve nerde rakiplerine savaş açacağını iyi biliyor olabilir, ancak elde ettiği toprakları elinde tutmakta da bir o kadar başarısız.

Bütün bu çatışmalar siyasi sistemlerin ideolojik temelini büyük bir oranda sarstı. Pan-Arap milliyetçisi Suriye Baas Partisi, İran ile birlikte; Körfez ülkeleri ama özellikle de Suudi Arabistan tarafından desteklenen, iç muhalefete karşı savaşıyorlar.

Bir zamanlar, Arap Milliyetçiliğinin kutsal davası olan ‘’Filistinlilerin mücadelesi’’ anlamını yitirmiş durumda. Unutulmaya başlanan Filistin, Arap rejimleri, İslamcı hareketler tarafından kullanıldı ve istismar edildi.

Ortadoğu’da birbirleriyle savaşan güçler, ulus-devletin mirası için savaşıyorlar. Ancak ulus devletçiliğin alternatifi yok. Bölgede çatışanlar, ne Irak, ne Suriye, ne de Lübnan için savaşıyor. Bu güçler şiddeti araç olarak kullanıp, bölgesel, mezhepsel ve aşiret çıkarları için, savaşıyorlar. Bütün bu kargaşalar son bulduğunda, Ortadoğu’nun siyasi haritası kim bilir nasıl olacak?

Osmanlı Nasıl Paramparça Oldu? – Henry Laurens (Le Monde Diplomatique, Nisan 2003 ve Temmuz 2014)

Çeviri: Hazal Saral


1914 yılında Osmanlı İmparatorluğu’nun Arap bölgeleri, Avrupa güçlerinin nüfuzu altındaydı. 1908’den beri iktidarı elinde bulunduran Jön Türkler Avrupa etkisinden kurtulmanın yollarını arıyordu. Ancak bu çözüm arayışı, otoriter merkeziyetçiliğe sebep olacak, Avrupa desteğini de arkalarına alan Arapları özerklik hareketinin içine itecekti.

Fransa, iktisadi yatırımları, eğitim ve kültürdeki nüfuzu sayesinde Suriye’deki en baskın kuvvetti. Öyle ki bu bölgeye “Doğu’daki Fransa” deniyordu. 1882’den beri Mısır’ı işgal altında tutan İngilizler bile –gönülsüzce de olsa- bu nüfuzu kabullenmişlerdi.

1914 Kasım’ında savaşa girerken, Osmanlılar özerk bölgelerin ellerinden kayıp gittiğini farketti. 1915’in başından itibaren seçkin Arap siyaset adamlarının üzerindeki baskı şiddetlenmeye başladı. Bir kısmı darağacına, bir kısmı da Anadolu’ya sürgüne yollandı. Lübnan’daki hristiyanları kıtlık vururken, Ermeniler ve Anadolu Hristiyanları yerlerinden edilip öldürüldüler. Sömürgeci Fransız ve İngiliz imparatorluklarının güdümündeki Müslüman güçleri zayıflatmak isteyen Osmanlılar cihat çağrısı yaptı. İngilizler, ilk olarak Süveyş kanalı yöresinde savunmaya çekildi. Öte yandan İngiliz ve Hintli güçlerden oluşan bir ordu da Basra’dan Irak’a, zorlu bir fetihe girişti.

Ancak cihat, Fransızların yönetimindeki Kuzey Afrika’yı, kara kıtanın bir kısmını ve Britanya Hindistan’ını tehdit ediyordu. Böylece Fransızlar ve İngilizler savunma konumuna geçtiler. Eski egemenliklerini sürdürebilmeleri için hassas bir formüle ihtiyaçları vardı. Osmanlı Devleti’nin merkezi yönetimini zayıflatarak fiili bir sömürge kurmanın planını yaptılar. Çanakkale’ye saldırırken rakipleri Rusların İstanbul üzerindeki taleplerini kabul etmeye, bölgeyi Ruslarla paylaşmaya mecbur kaldılar.  Müttefikler,  Çanakkale’de uğradıkları bozguna rağmen planlarını sürdürmekte kararlıydılar. Mekke Emiri Şerif Hüseyin’e isyan örgütleterek cihat tehdidini savuşturmak, Osmanlı’ya yeni bir cepheden saldırmaya karar verdiler. Britanya’nın Mısır’daki Yüksek Komiseri Mc Mahon, güç bela Şerif Hüseyin’e ulaştı. Amacı Mekke Emiri’ni isyana teşvik etmekti. Ancak  pek de anlaşılır olmayan yazışmalar, çevirideki aksaklıklar ve anlam karmaşaları sebebiyle iş iyice karmaşık bir hâl aldı.

Öte yandan Kahire entelijensiyası tarafından bir Arap rönesansı fikri ortaya atıldı. Bu fikrin mimarlarının en önde geleni, sonradan Arabistanlı Lawrence olarak tanınacak olan T.E. Lawrence’tı. Sözkonusu rönesans hayalinin temelinde, yozlaşan Osmanlı’yı bir bedevi otantizmi, frankofon bir doğu uygarlığı ile değiştirmek yatıyordu. Şerif Hüseyin’in önderliğindeki bedeviler (Haşimi hanedanlığındaki prensler), bu “iyi niyetli” Britanya vesayetini ikiletmeden kabul ettiler. Londra, onlara bağımsız bir “Arabistan” sözü vermişti. Öte yandan Fransızlar ise “Doğu’daki Fransa”nın kepenklerini indirerek, kendi sözünden çıkmayacak, frankofon bir Suriye inşa etmek peşindeydi.

Peki ya İngilizlerin büyük Arabistan’ı ile Fransızların Suriyesi arasında uyum nasıl sağlanacaktı? Müzakerelere Fransa’dan François George Picot, Britanya’dan Mark Sykes katıldı. Fransa’nın Londra büyükelçisi Paul Cambon ile Dış İşleri sekreteri Edward Grey arasında mektuplar takas edildi ve bu birkaç aylık müzakere süreci 1916’nın Mayıs ayında sonuçlandı. Anlaşmaya göre Fransızlar Suriye kıyılarından Anadolu’ya uzanan bölgeyi; İngilizler ise Basra’daki Irak bölgesi ile Hayfa civarındaki Filistin topraklarını doğrudan yönetecekti. Filistin’e uluslararası bölge statüsü (1) verilecek, Haşimilere bağlı bağımsız Arap devletleri ise kuzeydekiler Fransa’ya, güneydekiler Britanya’ya paylaştırılmak üzere ikiye ayrılacaktı. Sykes Picot adı verilen bir hat Orta Doğu’yu ikiye bölecek, aynı zamanda Bağdat’tan Hayfa’ya uzanacak bir demiryolunun inşaat hattını belirleyecekti. Bu anlaşmaya Ruslar ve İtalyanlar da onay verdiler. Haşimiler ise konu hakkında üstü kapalı, yarım yamalak bilgilendirildiler.

1917 yılına gelindiğinde Britanya Filistin’i işgal etti. Birleşik Devletler ise doğrudan Müttefikler’in safına katılmadı; ancak Nisan ayında Almanya’ya karşı Fransa ve Büyük Britanya ile “ortak” olarak savaşa girdi.

Savaşın artan yoğunluğu, Fransa ve Britanya’da önemli bir farkındalık yarattı: Petrole bağımlılıkları. Nitekim, 1918’de Müttefiklere savaşı kazandıracak olan da bu “petrol seli” oldu.

Başkan Woodrow Wilson ise yürütülen bu gizli anlaşmalara mesafeli yaklaştı. Halkların özyönetim hakkını savunma görevini üstlenmişti. Ancak bunun Araplar ve Asya ırkları için uygulanabilirliği konusunda kararsızdı.

Bu esnada Kahire’deki İngilizler, Suriye üzerine olmasa bile en azından Filistin konusunda anlaşmayı tekrar gözden geçirmeyi hedefliyordu. Bunun için Londra’da somut girişimlerde bulundular. Londra, Wilson retoriğini nasıl kullanacağını çok iyi biliyordu: Harabeye dönen Osmanlı İmparatorluğu’nun üzerinde Araplar, Kürtler, Ermeni ve Yahudiler “hayırsever koruyucu” İngiltere ile  işbirliği yapacaktı.

Sykes bu bağlamda siyonist hareketi kullandı. Sykes’in bu manevrası 2 Kasım 1917’de Balfour Deklarasyonu’nun yolunu açtı: Filistin’de bir Yahudi yerleşkesi kurulacaktı. Britanya stratejisi, Suriye’ye kadar ulaşacak –ancak Filistin’e uğramayacak- bir isyan dalgası sayesinde hakimiyeti korumak ve bölgede özerkliğin yolunu açmaktı.

Londra için halkların hakları İngiliz hakimiyetine girmelerine bağlıydı. Arap milliyetçileri bu hakimiyeti reddettiklerinde İngilizler tarafından küçük düşürücü sıfatlara layık görüldüler. Fransız yanlısı Hristiyan Araplar için de kullanılan “Levanten” sözcüğü de bunlardan biriydi.

1918’de, petrol meselesi gündeme geldi. Anlaşmaya göre Fransa, Musul petrolüne sahip olacaktı. İngilizler ise denetim  hakkını elinde bulunduracaktı. Georges Clemenceau ise üzerinde baskı kuran sömürge grubunu tatmin etmek istiyordu. Ancak Clemenceau’nun sınırları belliydi: Kutsal toprakları dışarıda bırakacak “işe yarar” bir Suriye ve petrol kaynaklarına kolay ulaşım esnekliği.  Toprakları haddinden fazla genişletmek bölgeden elde edilen gelire bakılmaksızın ağır yönetim  sorumlulukları yüklüyordu. Böylece “Büyük Suriye”(2) fikri bir kenara bırakıldı. Ateşkesin ertesi günü Clemenceau, Lloyd George’la masaya oturdu. Orta Doğu’nun paylaşılacağı bu görüşmede tanık dahi bulundurulmadı.

İngiltere kabine sekreteri Maurice Hankey, 11 Aralık 1920’de günlüğüne şu satırları düşüyordu: “Clemenceau ve Foch, ateşkesin ardından denizi aşıp geldiler. Onlar için büyük bir askeri resepsiyon düzenledik. Lloyd Geoge ve Clemenceau’ya Fransa büyükelçiliğine kadar eşlik edildi… İkisi başbaşa kaldıklarında… Clemenceau, “Pekala. Ne konuda konuşacağız?” diye sordu. Lloyd George “Mezopotamya ve Filistin hakkında” diye yanıtladı. “Ne istediğinizi söyleyin bana” diyen Clemenceau’ya Lloyd George’un cevabı “Musul’u istiyorum” oldu. “Öyleyse alırsınız” dedi Clemenceau. “Başka?” “Kudüs’ü de istiyorum” diye devam etti Lloyd George. “Onu da alırsınız” diye yanıtladı Clemenceau. “Ancak Pichon (3) Musul konusunda sorun çıkaracaktır.” Bu konuşma üzerine herhangi bir yazılı metin, andıç, vs. bulunmuyor… Ancak tarafların tüm baskılarına rağmen Clemenceau sözünden geri dönmedi. Zaten Lloyd George da ona hiçbir zaman sözünden cayma fırsatı tanımadı. Tarih de böylece yazılmış oldu.”

Fransızlar petrol için tüm paylaşım planlarını yoluna koymuşken, resmi müzakere dönemecine de girildi. Barış Konferansı’nın başlarından itibaren, Başkan Wilson Afrika ve Pasifik’teki eski Alman kolonilerinin İngiliz ve Fransız İmparatorlukları tarafından ilhakına karşı çıktı. Wilson bu kolonileri ileride kurulacak Milletler Cemiyeti’nin himayesine almak isiyordu. Lloyd George, zekice bir manevra yaparak Milletler Cemiyeti’ne bağlı manda yönetimleri kurmayı teklif etti. Bu manda rejimleri, ileride onları bağımsızlığa götürecek bir “medeni” güce kısa süreliğine devredilecekti. Bu teklifte bahsi geçen mandalar, Osmanlı İmparatorluğu’na bağlı Arap bölgeleriydi. Wilson bu öneriyi 1919 yılının Ocak ayında kabul etti.

Fransa ve Britanya Yüzleşiyor

Arap tarafı, konu hakkında bilgilendirilmeden İtilaf Devletleri Yüksek Konseyi’nin (4) huzuruna çıkarıldı. Arap milliyetçileri, Fransa taraftarları ve siyonistler 1919’un Şubat ayında, dönen dolaplardan habersiz bir araya geldiler. Lloyd George, İngiliz temsilcilerinin Fransızlarla restleşmesine müsaade etti. Mesele, Orta Doğu’nun tek bir manda olarak mı yoksa ikiye bölünerek mi paylaşılacağıydı. Tek manda durumunda İngiliz himayesi kesindi. İkili paylaşımda Fransızlara da pay düşecekti. Fransız tarafı bu ikili plana sımsıkı sarıldı.

Wilson bezmiş vaziyetteydi. Nihayet bir komisyon kurma kararı alındı. Komisyonun görevi bölge halklarına manda yönetimi belirletmek olacaktı. Ancak İngilizler birdenbire durumun farkına vardılar: Filistin ve Irak halklarının İngiliz himayesini kabul etmeme ihtimali vardı. Fransız tarafında ise başka bir korku hakimdi: Suriyeliler’in kendilerine düşmanca yaklaşmasından ve Hristiyan çoğunluklu bir Lübnan Devleti’nin taleplerini kabul etmek zorunda kalmaktan korkuyorlardı. Böylece, bu iki Avrupalı güç komisyondan çekildiler. Komisyon artık yalnızca Amerikalılar tarafından yönetilecekti.

Son tahlilde, Filistinliler Siyonizm’i reddetti, Hristiyan Lübnanlılar Fransızları kabullendi, Suriyeliler ise bağımsızlıkta direttiler. Bu veriler Amerikalıları, yepyeni bir fikre götürdü: Amerikan mandası! Ancak artık çok geç kalınmıştı: Amerikan senatosu Versay Antlaşması’nı reddetti ve Amerikalılar, Müttefikler arasında yürütülen tüm konferanslardan çekildiler.

Böylece  Fransa ve Britanya baş başa kaldılar. Müstakbel sömürgelerde askeri varlık, Fransızların lehine dönmüştü. Londra seferberliğe son verirken Fransa hâla askeri mühimmat yığıyordu. Eylül 1919’daki Deauville Konferansı’ndan 1920 yılının Nisan ayındaki San Remo Konferansı’na kadar Sykes-Picot’ya kanaat eden Fransa’nın peşinde olduğu ikili manda seçeneği artık onaylanmıştı. Filistin sınırı birkaç kilometre kuzeye çekildi. Ürdün, Filistin’i Irak’a bağlayan bir koridor görevi üstlendi. Bu koridor, acil durumlarda İngiliz Hava Kuvvetleri’nin Hindistan’a geçişini temin edecek, orta vadede ise Irak’tan Akdeniz’e sevkiyatı sağlayacak bir petrol boru hattının tesisini sağlayacaktı. Petrolün denetimi yeni kurulacak bir konsorsiyuma devredilecek; petrolden elde edilen gelirin %23.75’i ise bu konsorsiyum tarafından Fransa’ya verilecekti.

Geriye bir tek, manda rejimlerinin empoze edilmesi için yapılacak güç gösterileri kalmıştı. Fransa ve Britanya, Filistin, Suriye ve Irak halklarını zapt etmek için operasyonlar yürüttüler.

Aslında Orta Doğu’nun birçok devlete bölüştürülmesi kınanacak bir tutum değildi. Haşimiler, bu işi en başından beri veliaht Hüseyin’in lehine tahayyül etmekteydiler. Ancak bu paylaşım planları bölge halklarının iradesine karşı çıkılarak, tüm özgürlük vaatlerini boşa çıkaracak şekilde güç kullanılarak yapıldı. Örneğin Osmanlı’nın son döneminde geçirdiği siyasi evrim, atama ve seçim sistemine geçiş düşünüldüğünde, İngilizler ve Fransızlar tarafından uygulanan otoriter rejimin bölgeyi uzun soluklu bir gerilemeye götürdüğü anlaşılıyor.

Bölgesel seviyede de paylaşım devam etmekteydi. Yeni kaynaklar ve onlara hakim sınıflar, bu yeni oluşan ülkelerde otoritelerini kurdular. Ancak 1919-1920 olayları yapılan tüm anlaşmaları alt üst etti. Elit Araplar yönetimi ellerinin arasından kaçırıverdiler. Arap milliyetçiliği iktidara geldiğinde ise bu sınıfların meşruiyetini reddederek, bölgedeki tüm acılara şifa verecek üniter devlet fikrini gündeme getirdi.

“Sykes-Picot”nun hayaleti bugün hala bölgede dolaşıyor. Orta Doğu’nun dış güçler tarafından paylaşılacağı fikri sık sık gündeme geliyor. İşte bu yüzden, Batı’nın bölgede demokrasinin ve özgürlükçülüğün savunucusu olma iddiası bir uğursuzluk, bir aldatmaca gibi görünüyor. Kimbilir belki de Batı , 1916-1920 yılları arasında yaptıklarının bedelini ödüyor.

 

  • Britanya ve Fransa’nın müşterek hakimiyeti
  • Bilad el Şam
  • Stephen Pichon* Dönemin Fransa Dış İşleri Bakanı
  • Onlar Konseyi

 

Şovenizmin Bir Boyutu Olarak Avrupacılık ve Soykırım Yalanı

Aydınlık, 24 Nisan 2014

Image

Avrupacılık, Avrupa’nın sadece sınıf mücadelesini, bilimsel ilerlemesini ve kültürel fetihlerini benimsemeyi öngören bir fikir değildir.

Avrupacılık, bilhassa Avrupa’da, Avrupa’nın siyasi ve toplumsal varlığını ön planda tutan, diğer dünyanın gerçekliğinden uzak bir gaflettir ve bizdeki yansıması, daha alçak mertebede taklitçiliğe ve bilinç mevcudiyetinde işbirlikçiliğe tekabül etmektedir.

Bu retorik, sözde soykırım hususunda da Avrupa sınırlarını aşarak Türkiye’de akademik çevreleri ele geçirmeye çalışmış ve varlığını koloniciliğe borçlu olan bir medeniyetin kanlı dayatmalarını “ademi merkeziyetçilik” adı altında topluma aşılamaya çalışacak kadar pervasız özneler tarafından kullanılmıştır.

Ne var ki Avrupa’nın hukuk alanındaki kazanımları, sınıf mücadelesindeki kazanımları gibi hakim siyasi zümreyi gafil avlamış ve ifade özgürlüğü, sermaye diktatörlüğünün kültürel hegamonyasını belli alanlarda yenilgiye uğratabilmiştir.

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin (AİHM) “Perinçek v. İsviçre” davasındaki kararı bu yenilgilerin sonuncusu olmakla birlikte, Türk ulusunun tarihsel bir yalan karşısında yıllardır yürüttüğü mücadelenin hukuki meşruiyetini tanımış ve mevzubahis mücadelenin Avrupa’da akademik tartışma platformlarına taşınmasının önünü açmıştır.

AİHM’in “Perinçek v. İsviçre” davasında verdiği karar ve soykırım yalanına karşı mücadelenin geleceği, tam olarak bu hukuki ve tarihsel çerçevede incelenmelidir. Ben de söz konusu çerçeveyi sunduğum araçlarla özetlemeye çalışacağım.

Mutlakiyet ve ötesi

Soykırım yalanı ile mücadelede öncelikle bilinmesi gereken verilerden biri, yalanın emperyalist niteliğinden ötürü sermaye merkezlerinde “tartışılmaz bir gerçek” olarak değerlendirilmesidir.

Bu değerlendirme, sadece soykırım yalanına özgü değildir; zira Avrupa’da hakim siyasi zümre, halklarına “Avrupa’nın değerlerinin üstünlüğünün mutlak olduğu” fikrini erken kolonicilik döneminden beri aşılamaktadır. Öyle ki, Saint-Simon ve Augustin Thierry gibi ütopik sosyalistler dahi bu fikirden etkilenmiş ve “birleşik, federe bir Avrupa birliği” üzerine çeşitli tezler yazmışlardır (De la réorganisation de la société européenne, 1814) . Bir kuşak sonra, büyük yazar Victor Hugo da “Avrupa Birleşik Devletleri” hayalini kurmaktan geri kalmamış ve bu devletin “İnsanlığın yansıması” olup “mutlak barış” getireceğini ifade etmiştir (Discours à l’occasion du Congrès international de la paix de Paris, 1849) .

Görüldüğü üzere, Avrupa’nın “damarlarına işlemiş” olan bu fikir, siyaset malzemesi haline getirilmek için her zaman uygun olmuştur. Basit ve güncel bir örnek verecek olursak: Avrupalı siyasetçilerin Kiev’deki faşist darbeyi “demokratik devrim” olarak yansıtması, “Avrupa’nın değerlerini savunanlar” sokağa dökülünce daha kolay olmuş ve Slavoj Žižek gibi birçok Avrupalı “sol aydın”, Yahudi ve Rus azınlıklara karşı işlenen suçlara rağmen darbe şakşakçılığı yapmaktan çekinmemiştir.

Söz konusu ilkel ve dogmatik yaklaşım, soykırım yalanının nasıl yayıldığı hususuna da ışık tutmaktadır. 1. Dünya Savaşında, döktükleri kanı meşrulaştırma arayışında olan İtilaf Devletleri’nin Osmanlı Devleti sınırları içinde “Ermenilere zulmedildiği” yönündeki bildirisinden (1915) “İtilaf Devletleri’nin diplomatik işlerini yürüten” ABD İstanbul Büyükelçisi Henry Morgenthau’nun “aldığı duyumlar üzerine” ABD Senatosu ve dışişlerine yolladığı raporlara kadar nesnellikten uzak kaynaklar Avrupa kamuoyunun “önde gelenleri” tarafından kutsanınca yıllar süren endoktrinasyon sonucu “mutlak doğru” konumuna getirilmiştir.

Ne var ki bu durum, kaynakların zayıflığını ve küresel temelde bir görüş birliği olmadığı gerçeğini örtememiş ve soykırım yalanı, küresel çapta bağlayıcı karar verme yetkisine sahip hiçbir uluslararası mahkeme tarafından kabul edilmediği gibi AİHM’in “Perinçek v. İsviçre” kararında belirttiği üzere “hukuki bir kavrama tekabül eden ‘soykırım’ ifadesi”nin kullanılması için gereken hukuki temel oluşturulamamıştır.

Bir başka deyişle; AİHM’in “Perinçek v. İsviçre” davasında verdiği karar, Avrupa’nın hukuk alanında ve işçi hakları konusundaki ilerlemeleri gibi, etkili bir mücadele sonucu hakim siyasi zümrenin işine gelmeyen sonuçlar doğurmuş ve “serbest pazar ekonomisi” miti gibi “soykırım” miti de fiilen “mutlak” niteliğini kaybetmiştir.

Şovenizm ve dogmatizmle mücadelede AİHM zaferinin önemi

Bir kripto-şovenist düşünce olarak Avrupacılığın “mutlak” bilgileri, epistemolojinin doğası gereği somut olan gerçekliğe yenik düşmektedir.

Bu “bilgiler”den biri olan soykırım yalanı da AİHM zaferi ile birlikte yenilmiş fakat henüz uluslararası kamuoyu nazarında tamamen yıkılmamıştır.

Bununla birlikte, söz konusu tabuyu yıkmak amacıyla yürüteceğimiz bilimsel tartışmaların önü AİHM zaferi ile birlikte açılmıştır. Bundan sonraki süreçte, özellikle Avrupa’da, soykırım yalanı hakkındaki gerçekler her platformda tartışılmalıdır. Sürecin gidişatı ve edinilebilecek siyasi sonuçlar, bu tartışmaların etkinliğine bağlıdır.

Uluslararası Hukuk, AİHM Zaferi ve Diyalektik

Teori Dergisi, Nisan sayısı (2014)

Image

Ex oriente lux, ex occidente doxa.

Yani, “ışık Doğu’dan, bilgi Batı’dan gelir”. Zaman içinde “yasa Batı’dan gelir” (“ex occidente lex“) şeklinde yorumlanmaya başlanan bu kaidenin, dünyada erken kolonicilik döneminden berigelen toplumsal dengeyi özetleyebildiğini söylemek yanlış olmaz.

Öyle ki, Uluslararası Adalet Mahkemesi Statüsü’nün 38. maddesinin 1. fıkrasının (c) bendinde ifade edildiği üzere “İşlevi, kendisine sununlan davaları uluslararası hukuk çerçevesinde sonuçlandırmak olan Mahkeme […] medeni uluslar tarafından tanınan  genel hukuk prensipleri doğrultusunda karar verir“. Yani, 193 devletin üye olduğu Birleşmiş Milletler nazarında, “Üçüncü Dünya ülkesi” olarak tanımlanan ülkeler arasındaki anlaşmazlıklarda dahi “medeni uluslar tarafından tanınan genel hukuk prensipleri“nin, başka bir deyişle Batı ülkelerinde geçerli olan temel normların dikkate alınması söz konusu.

Elbette,  1946 yılında uygulanmaya başlanan mevzubahis normda kullanılan ifade, iki Dünya Savaşı ve ulusal bağımsızlık savaşlarının bir sonucudur; zira uluslararası hukukun temelini oluşturduğu varsayılan Westphalia Antlaşması’ndan (1648) beri, devletler arasındaki anlaşmazlıklarda uygulanan normlar “Hristiyan ulusların teamül hukuku” ve “Avrupa kamu hukuku“ndan devşirilmeydi – hattâ Osmanlı İmparatorluğu dahi, 1856 yılında söz konusu normların bağlayıcılığını kabul etmiş ve bu tarihten sonra Avrupalı devletlerle yapılan anlaşmalarda bu normlar dikkate alınmıştı. (Mashood Baderin, Religion and International Law: An Analytical Survey of the Relationship, Routledge Handbook of International Law, s. 166)

Özetle, Kurtuluş Savaşı’ndan kapitalist toplumun inşasına kadar sorguladığımız “medeniyet” (nam-ı diğer “tek dişi kalmış canavar“) kavramı ve daha da uzun bir süredir tartıştığımız “Batılı” sıfatı,  henüz açık bir nesnelliğe kavuşmamış olmasına karşın bizi bağlıyor. Bu durum, herhangi bir anlaşmazlık durumunda Batı’ya bize öğrettiği “yasallık” kavramıyla bağdaşmayacak, belki de keyfiyetle açıklanabilecek bir avantaj sunabiliyor; zira yasa koyucunun iradesi (“voluntas legislatoris“)  söz konusuymuş gibi, bağlayıcı yasaların ruhunu kendi bünyesinde barındıran Batılı devletler kendi çıkarlarını daha etkili bir şekilde savunabiliyor.

Bununla birlikte, daha önce de ifade ettiğimiz üzere, ulusal kurtuluş savaşları ve ulusların fiilen Batı hegamonyasından kurtulma çabaları, eninde sonunda hukuka da yansıyor. Bunun en önemli örneği, deniz hukuku ve devletlerin yargılama sınırlarının temellerinin atıldığı Bozkurt-Lotus Davası’dır (1927) . Söz konusu davada, “medeni ulus“un temsilcisi Üçüncü Fransız Cumhuriyeti’nin karşısında duran Türkiye Cumhuriyeti, emperyalist zorbalığa karşı mücadele ederek bağımsızlığını elde etmiş bir ulusu temsil etmekteydi ve kendi çıkarlarını etkili bir şekilde savunma iradesine sahipti. Bu irade, büyük hukukçu Mahmut Esat’ın savunmasında vücut buldu ve “medeni olmayan” bir ulusu temsil eden bir Devlet, başta 1958 tarihli Uluslararası Sular Anlaşması ve “Bozkurt-Lotus Kuralı” olarak da bilinen “(uluslararası hukukta) yasaklanmayan her şey yasaldır” ilkesi olmak üzere çağdaş uluslararası hukukun omurgasının oluşmasına katkıda bulundu.

Buradan şu doğal sonuca varıyoruz: Toplumlar arasındaki ilişkilerin diyalektiği, ilk aşamada hukuka yansımasa dahi zaman içinde hukuka kendini dayatıyor. Başka bir deyişle, “de facto” olan, zaman içinde (uluslararası hukuk özelinde, teamüle girerek) “de jure” olmak zorunda.

Günümüze gelirsek: 17 Aralık 2013 tarihinde kararlarının imzacılar açısından bağlayıcılığı, uluslararası hukuk çerçevesindeki bir sözleşmeyle (AİHS) sabit olan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin (AİHM) “Perinçek v. İsviçre” davasında verdiği kararı tartışmaktayız. Bu dava, bir bütün olarak uluslararası hukukun geleceği açısından Bozkurt-Lotus davası kadar temel olmayabilir fakat davanın konusunun değerlendirilmesi konusunda yeni bir sayfa açacağı açık. Diğer yandan, söz konusu davanın Türkiye adına zaferle sonuçlanması, Bozkurt-Lotus Davası’nda sergilenen iradenin günümüzde de uluslararası davalarda olumlu sonuçlar doğurabileceğinin göstergesi.

Yazımın amacı ise, söz konusu davayı “bir siyasi zafer”den öte, kıyaslamalardan faydalanarak diyalektiğin ışığında”bir hukuki zafer” olarak ele almak ve hangi noktalarda bağlayıcı olabileceğini açıklığa kavuşturmak.

Davanın Konusu

Bunu yapmak için ilk yapmamız gereken davanın konusunu iyi anlamak; zira davanın konusu hiçbir zaman sözde “Ermeni soykırımının varlığı/yokluğu” olmadı.

Davanın konusu, “1915 olaylarının hukuki veriler ışığında soykırım olmadığını ifade etmenin ifade özgürlüğüne müdahale olup olmadığı” idi.

Mahkemeye başvuran İşçi Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek, İsviçre’nin Zürih kantonundaki sorgusunda ve Vaud kantonundaki davalarda verdiği savunmalarda (bağlayıcı karar verme yetkisine sahip uluslararası mahkemeler tarafından)”açıkça soykırım olarak nitelenmeyen bir olay üzerinde siyasi otoritelerin karar veremeyeceği” ve “meselenin tarihçiler tarafından tartışılması gerektiği” argümanlarını temel almıştı. Perinçek, temyiz davasında ilk argümanını daha da netleştirerek reddettiği hususun “1915 olaylarının soykırım olarak tanımlanması” olduğunu belirtmiş ve Vaud Kantonu Yargıtayı Ceza Dairesi, verdiği kararda Perinçek’in “katliamları ve tehciri reddetmediğini” ifade etmişti. AİHM’e başvuru gerekçesinde de aynı çizgiyi savunan Perinçek, İsviçre mahkemelerinin verdiği kararla “demokratik toplumun yapısına uymayacak şekilde” şahsının ifade özgürlüğüne müdahale ettiğini ve dolayısıyla “AİHS’in 10. maddesinin ihlal edildiğini” iddia etmişti. (Doğu Perinçek, “Winterthur Savcılarına verdiğim ifade“, 19 Aralık 2013, Aydınlık Gazetesi ; Doğu Perinçek, “Akademik Tartışma İçin Yanlış Salon Seçtiniz“, 20 Aralık 2013, Aydınlık Gazetesi ; ayrıca AİHM, 27510/08 sayılı başvuruya dair verilen karar, 9., 10., ve 11. maddeler)

İsviçre Devleti ise, buna karşılık, hemen hemen her devletin başvurduğu AİHS’in (hak suistimali ile ilgili) 17. maddesinin  Perinçek tarafından ihlal edildiğini öne sürmüş ve verilen kararı “İsviçre Ceza Kanunu’nun soykırımın reddini suç sayan 261bis maddesinin 4. fıkrasının bir toplumsal zorunluluktan ötürü uygulandığı” ve “1915 olaylarının soykırım olarak nitelenmesi konusunda,Yahudi Soykırımı konusunda olduğu gibi, uluslararası kamuoyunda görüş birliği olduğu” söylemleriyle savunmuştu. İsviçre Devleti ayrıca, AİHM’in “Garaudy v. Fransa” davasında Yahudi Soykırımı’nı tanımadığını ifade eden Garaudy’i haksız bulduğunun altını çizmişti. (AİHM, 27510/08 sayılı başvuruya dair verilen karar, 47. madde ; ayrıca AİHM, 65831/01 sayılı başvuruya dair verilen karar)

AİHM, bu veriler ışığında, konuyu beş soru çerçevesinde inceledi:

– Perinçek, AİHS’in 17. maddesini ihlal etti mi?
– Perinçek’in “Ermeni Soykırımı”nın uluslararası bir yalan olduğuna dair ifadeleri, toplumsal karışıklık yaratmak suretiyle kamusal düzeni bozmaya yönelik miydi?
– 1915 olaylarının “soykırım” olarak nitelenmesi konusunda uluslararası bir görüş birliği var mı?
– Bağlayıcı karar verme yetkisine sahip uluslararası mahkemeler, 1915 olaylarını “soykırım” olarak niteledi mi?
– AİHM’in Yahudi Soykırımı’nın reddi ile ilgili davalarda verdiği kararlarda belirtilen gerekçeler, 1915 olaylarıyla ilgili bir konuda geçerli olabilir mi?

Mahkemenin Kararı

Mahkeme, davanın iki maddeyi kapsadığı tespitini yaptı ve diğer dört soru 10. madde çerçevesinde olduğundan dolayı, öncelikle İsviçre’nin “Perinçek’in AİHS’in 17. maddesini ihlal ettiğine” yönelik iddiasına ilişkin soruyu değerlendirdi.

Bu noktada Mahkeme, Perinçek’in “ırki nefret uyandıracak bir eylemde bulunduğundan dolayı yargılanmış ve cezalandırılmış olmadığından“, “kayıpları ve tehciri asla reddetmediğinin Vaud Kantonu Yargıtayı Ceza Dairesi tarafından da belirtilmiş olduğundan“, “itirazının açık bir şekilde söz konusu eylemlerin ‘soykırım’ olarak nitelenmesine yönelik olduğundan” ve “böyle bir itirazın demokratik toplum içinde ifade edilmesinin toplumsal düzene aykırı olamayacağından” ötürü İsviçre’nin 17. maddeye dayanan itirazını reddetti. (AİHM, 27510/08 sayılı başvuruya dair verilen karar, 52. ve 54. maddeler)

Mahkeme, sonraki aşamada 10. maddeye ilişkin sorulara, söz konusu soruları birbiriyle ilişkilendirerek değindi.

İlkin İsviçre Ceza Kanunu’nun 261bis maddesinin 4. fıkrasındaki “soykırımı inkar” ifadesini irdeleyen Mahkeme, “soykırım” ve özellikle “Ermeni Soykırımı” tanımının üzerinde durdu. Mahkeme, “soykırım” kavramının “açık olarak belirtilmiş hukuki bir kavram” olduğunun altını çizdi ve söz konusu tanımın, bir tarihsel olayın hukuki nitelemesinde kullanılmasında “uluslararası kamuoyunda görüş birliğinin” , “bağlayıcı karar verme yetkisine sahip uluslararası mahkemelerin kararlarının”  ve “somut, bilimsel verilerin” belirleyici olduğunu ifade etti. (AİHM, 27510/08 sayılı başvuruya dair verilen karar, 23., 112., 113. ve 117. maddeler)

Uluslararası kamuoyunda görüş birliği“nin tespiti için uluslararası hukukun temel özneleri, yani devletler temel alındı. Mahkeme, Birleşmiş Milletler üyesi 190 devletten sadece 20’sinin 1915 olaylarını “soykırım” olarak tanımasını “uluslararası kamuoyunda görüş birliğinin olmadığının” göstergesi olarak değerlendirdi ve “İsviçre dahil olmak üzere birkaç ülkenin parlamento oylaması olmadan, sadece hükümet kararıyla” bu sonuca vardığının ve “İsviçre’nin organları arasında dahi bir görüş birliğinin olmadığının” altını çizdi. Mahkeme ayrıca, “bağlayıcı karar verme yetkisine sahip” hiçbir mahkemenin 1915 olaylarını “soykırım” olarak nitelemediğini belirtti. (AİHM, 27510/08 sayılı başvuruya dair verilen karar, 117. madde)

Bu kanıyı desteklemek adına, 1915 olaylarını “soykırım” olarak niteleyen devletlerin dahi “bu konudaki ifade özgürlüğüne saygı duyduğu” ifade edildi ve Fransız Anayasal Konseyi’nin benzer bir yasa tasarısını 2012 baharında anayasaya aykırı bulduğu belirtildi. (AİHM, 27510/08 sayılı başvuruya dair verilen karar, 123. madde)

Garaudy davası referansıyla ilgili muğlaklığı gidermek adına Mahkeme, İsviçre’nin savunmasında 1915 olayları ile Yahudi Soykırımı arasında kurulan paralellikleri ele aldı. Bu hususta, Yahudi Soykırımı ile ilgili”uluslarası kamuoyunda görüş birliği olduğu” ve “uluslararası mahkemelerin söz konusu olayla ilgili açık kararlarının olduğu” tespitini yapan Mahkeme, böylece AİHM’in Yahudi Soykırımı ile ilgili verdiği kararların 1915 olaylarının değerlendirmesinde emsal teşkil etmeyeceğine karar verdi. (AİHM, 27510/08 sayılı başvuruya dair verilen karar, 119. madde)

Son olarak, daha önce 17. maddenin tahlilinde ele alınan, “toplumsal karışıklık yaratma niyeti” doğrultusunda “kamusal düzeni bozma” çabası sonucu doğan “toplumsal zorunluluk” durumunu değerlendiren Mahkeme, öznelerin kullandığı söylemlerin “özel tarihsel ilgi uyandıran, şoke edici hattâ bazı kesimleri rahatsız edecek nitelikte” olabileceğini ve bu niteliğin, tek başına, “toplumsal zorunluluk” durumunu oluşturmayacağını belirtti. Mahkeme ayrıca, daha önce “Refah Partisi v. Türkiye Cumhuriyeti” kararında Türkiye Cumhuriyeti lehine uyguladığı “takdir payı“nın “çok sıkı bir kriter” olduğunu ve İsviçre’nin sunduğu gerekçelerin bu payın uygulanması için “yetersiz” olduğunu belirterek, 1915 olaylarının “kamuoyunu ilgilendiren bir tartışma konusu” olup söz konusu olayların tartışılmasının “demokratik toplumun verdiği bir hak” olduğunu ifade etti. (AİHM, 27510/08 sayılı başvuruya dair verilen karar, 129. madde)

Neticede Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, İsviçre’nin Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 10. maddesini ihlal ettiğine hükmederek İşçi Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek’i haklı bulmuş oldu.

Karşıt Görüşler

AİHM’in Perinçek lehine vereceği bir kararın herkes tarafından hoş karşılanmayacağı, hakimlerin dahi öngörebildiği bir durumdu. Nitekim, başta İsviçre’deki yargı sürecinin baş aktörü olan “İsviçre-Ermenistan Derneği” olmak üzere Ermeni diasporasının önde gelen milliyetçi dernekleri, AİHM’in “Perinçek v. İsviçre” davasında verdiği kararı “özgürlüğe darbe” olarak niteledi. Hattâ ABD’de yayımlanan Asbarez Gazetesi yazarı Harut Sasunyan, internette çok paylaşılan yazısında daha da ileri giderek Doğu Perinçek’in “iftira attığını” ve “Türkiye’de dahi suç kapsamına giren eylemlerde bulunmuş bir adamın […] iddialarının yanıtsız kalmaması gerektiğini” ifade etti. Hukukçuluk iddiasında bulunan bu yazarın Avrupa’daki “düşünce özgürlüğü” hususundaki anayasal normların -cezai ve idari normlar göz önünde bulundurulmaksızın- ” sınırlar içerdiği” şeklindeki yüzeysel ifadesi ve Mahkeme’nin “soykırım” kavramının hukuki tanımını çok net bir şekilde yaptığı gerçeğini atlaması ise, diasporanın en yetkin bireylerinin dahi meseleye siyasi hazımsızlıkla baktığının göstergesiydi. (http://asbarez.com/117783/switzerland-must-appeal-european-court’s-verdict-on-the-armenian-genocide/)

Bu siyasi yaklaşım bir yana, karara kısmen itiraz eden yargıçlar Vučinić ve Pinto de Albuquerque dahi, uluslararası hukukla ilgili temel bilgi sahibi birinin yapmayacağı basit hatalara düştü.

Ayrıntıya girecek olursak, iki hakimin ortaklaşa kaleme aldığı 17 sayfalık muhalefet şerhlerinde: 1915 yılında Osmanlı Devleti ile savaş halinde olan Çarlık Rusyası, Büyük Britanya ve Üçüncü Fransız Cumhuriyeti’nin “Ermenilere karşı gerçekleştirilen katliamları kınayan” bildirisi; hiçbir zaman uygulanamamış ve Lozan Antlaşması ile birlikte hukuki bağlayıcılığını yitirmiş Sevr Antlaşması; işgal döneminde “de jure” Osmanlı Devleti denetimi altında oluşturulan (yani, imzacı Türkiye Cumhuriyeti tarafından oluşturulmayan) mahkemelerin kararları temel alınmıştı. Vučinić ve Pinto de Albuquerque bununla da kalmayıp aynı metinde Osmanlı cezai kanunnameleriyle Türk Ceza Kanunu’nu karıştırmış  ve Osmanlı İmparatorluğu ile Türkiye Cumhuriyeti’ni tek özne olarak (“Türk Devleti”) nitelemişti! (AİHM, 27510/08 sayılı başvuruya dair verilen karar, 64-80 sayfalar)

Karşıt görüşlerdeki savların zayıflığı ve siyasi tonun baskınlığı, sonraki satırlarda değineceğimiz üzere, tahmin edilenin aksine Avrupa’nın önemli akademik çevrelerine yansımadı.

Akademik Yansımalar

Önceki paragraftan anlayacağınız üzere, Avrupa’nın önemli akademik çevreleri ve birçok uluslararası hukuk uzmanı, AİHM’in “Perinçek v. İsviçre” davasındaki kararını olumlu karşıladı.

Şüphesiz  bu çevreler arasında en çok göze çarpan Cambridge Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nin yayımladığı mevsimlik “Cambridge Uluslararası ve Karşılaştırmalı Hukuk Dergisi”nde yayımanan Henri Decoeur imzalı makaleydi. (http://cjicl.org.uk/2014/01/27/echr-reducing-genocide-law/)

Söz konusu makalede, AİHM’in söz konusu kararının “tek düşünce diktatörlüğünün oluşmasını engellediği” ve “en şoke edici düşüncenin bile, ırki, cinsi ve dinsel nefret uyandırmadığı sürece ifade edilmesinin demokratik toplumun gereği olduğunun altını çizdiği” için son derece yerinde olduğu ifade edildi.

Makalede ayrıca, Mahkeme’nin “soykırımın hukuki karşılığı” konusunda hassas davrandığı belirtilerek “‘Soykırım’ kavramı, çeşitli politik gündemlere sahip özneler tarafından defalarca siyasi amaçlar doğrultusunda kullanılmış ve söz konusu kavramın hukuki karşılığı irdelenmemiştir.  […] ‘Soykırım’, uluslararası mahkemeler nazarında, her şeyden önce hukuki bir yaratımdır: Ne bir eksik, ne bir fazla. […] Ermeni halkının ‘Büyük Felaket” olarak nitelediği olaylar belki de bir ‘soykırım’dır fakat bunu belirleyecek olan hukuki verilerin (uluslararası mahkeme kararlarının) noksanlığında […] böyle bir tanımın kullanımının reddi, suç unsuru oluşturamaz” ifadeleri kullanıldı.

AİHM’in söz konusu kararını olumlu karşılayan bir diğer önemli isimse Ghent Üniversitesi ve Kopenhag Üniversitesi’nde akademisyenlik yapan Belçikalı Hukuk Profesörü Dirk Voorhoof’tu. Voorhoof,  7 Ocak 2014 tarihli makalesinde ele aldığı “Perinçek v. İsviçre” davasıyla ilgili “Bir Avrupa mahkemesinin tarihsel bir olayı ‘soykırım’ olarak niteleme yetkisinin kesinlikle olmadığını” ifade etmekle kalmadı, aynı zamanda “gerçekten hukuki anlamda ‘soykırım’ olarak nitelenebilecek bir olay söz konusu olsa dahi, bu olayın gerçekleşmediğinin ‘ırki, cinsi veya dinsel’ nefret uyandırmayacak şekilde ifade edilmesinin 10. maddenin öngördüğü bir hak olduğunu” ve İsviçre’nin Büyük Daire’ye başvurusunun kabulünün “Avrupa’daki ifade özgürlüğü adına üzücü bir olay olacağını” belirtti. (http://echrblog.blogspot.com/2014/01/perincek-judgment-on-genocide-denial.html)

Benzer görüşler, İtalya’da da başta Aurora Dergisi olmak üzere birçok bağımsız yayın organı tarafından paylaşıldı. (http://www.aurorarivista.it/articolo.php?cat=storiaepolitica&id=160_il_caso__perinc)

Muhtemel Siyasi Yansımalar

Öncelikle şunu belirtmek gerekir: “Perinçek v. İsviçre” davasında elde edilen zafer, bir siyasi iradenin oluşturduğu toplumsal zorunluluğun bir ürünüdür. Netice, diyalektiğe uygundur.

Bununla birlikte, söz konusu zafer “hukuki”dir ve siyasi yansımaları, kısa vadede, bu temel üzerine inşa edilecektir.

Belirtilmesi gereken ayrı bir nokta -ki buna daha önce de kısmen değindim- kararın sözde “Ermeni Soykırımı”nın gerçekleşmemiş olmasından ziyade Türk-Ermeni savaşlarının ve daha net olmak gerekirse 1915’te yaşananların “soykırım” olmadığını ifade etmenin suç oluşturamayacağı ile ilgili olması.

Yani, ilk aşamada sözde “Ermeni Soykırımı”nın reddini suç sayan yasalar gözden geçirilecek ve ulusal sistemlerin öngördüğü alternatiflerle hukuki etkilerden arındırılacaktır. Bir örnekle açıklamak gerekirse: İsviçre’de ya Doğu Perinçek’in yargılandığı İsviçre Ceza Kanunu’nun 261bis maddesinin 4. fıkrasının kaldırılması söz konusu olacak, ya da İsviçre bir parlamento bildirisiyle sözde “Ermeni Soykırımı”nı tanımadığını ilan edecek. Aksi takdirde, bir imzacı devlet olarak AİHS’i ihlal etmiş olacak.

Diğer yandan, söz konusu karar, 1915 olaylarını “soykırım” olarak niteleyen fakat bu nitelemenin reddini suç saymayan devletlere soykırımı tanımama yönünde bir hukuki yükümlülük getirmeyecektir. Yani, kısa vadede, Fransa ve İtalya gibi devletler sözde “Ermeni Soykırımı”nı tanımama yönünde bir zorunlulukla karşı karşıya kalmayacaktır.

Bununla birlikte,  AİHM’in kararını gerekçelendirirken kullandığı (tabiri caizse) “soykırım kriterleri” ve Türk-Ermeni Savaşı’nın Yahudi Soykırımı’ndan net bir şekilde ayırması, tarihsel yaklaşımın kabulü için uygun bir mücadele zemini hazırlamış bulunuyor.

Bu zeminden faydalanmanın en etkili yolu ise, soykırım yalanını Avrupa’da her akademik platformda tartışmaya açmaktır; zira önyargısız tarihsel tartışmanın önü AİHM zaferiyle açılmıştır. Bu mücadelenin elbette siyasi boyutu vardır; fakat bu boyut, bilimselliği radikal bir şekilde savunarak haklılığımızı kabul ettirene kadar iradenin ifadesiyle sınırlı kalmalıdır. Unutulmamalıdır ki, bu karar, soykırım yalanına karşı mücadelede atılmış önemli bir adımdır; fakat bu mücadele uzun bir mücadeledir ve henüz toplumsal algının değişimi, yani (ifade özgürlüğü kapsamı dışında) herhangi bir siyasi zorunluluğun söz konusu olması gibi bir durum yoktur.

Zaferin Diyalektiği

Batı, Coğrafi Keşiflerden beri “Batılı olmayana” kendi hukukunu dayatmıştır ve dayatmaya devam etmektedir. Bu dayatma 19. yüzyılda daha da yoğunlaşmış ve Batı toplumlarında hakim sınıf konumuna yükselen (Batılı) burjuvazi, Marx ve Engels’in meşhur deyimiyle “kırı nasıl kentlere bağımlı kıldıysa, barbar ve yarı-barbar ülkeleri de uygar olanlara, köylü ulusları burjuva uluslara, Doğu’yu Batı’ya bağımlı kılmıştır“. (Karl Marx & Friedrich Engels – Komünist Manifesto)

Bu zincir, sermaye çevresindeki ezilen ulusların ayağa kalkmasıyla yavaş yavaş eridi. Genişleyemeyen kapitalizm savaşla sonuçlanan krizlere girerken sermaye çevresindeki pazar ve kaynaklara duyulan ihtiyaç git gide arttı. Batı’nın “Batı olmayana” karşı üstünlüğünü yavaş yavaş kaybettiği bu süreçten uluslararası hukuk da etkilendi: Önce “Hristiyan ulusların hukuku” ifadesi “çağdaş ulusların hukuku”na dönüştü,  daha sonra “temel hak ve özgürlükler” kavramı “çağdaş ulusların hukuku”ndan daha üst bir mertebede ele alındı – bu arada Lotus-Bozkurt Davası ve Nicaragua (Contras) Davası gibi davalarda Batı emperyalizminin yediği darbeler Lahey’de somutlaşırken, Rusya gibi 20. yüzyılın başında Avrupa’nın toplumsal açıdan en geri ülkesi niteliğindeki bir ülke ile Çin gibi emperyalist tahakkümden ancak 1949 yılında kurtulabilmiş bir ülke, Birleşmiş Milletler’in en yetkili ikinci organında söz sahibi olan birkaç ülke arasına girdi.

Uzun lafın kısası: Uluslararası hukukun evrimi, ezilenlerden yanadır. Bu evrim, diyalektik materyalizmin ilkelerine, yani toplumun doğasına uygundur ve Avrupa hukukuna yansıması kaçınılmazdır. “Perinçek v. İsviçre” davasında elde edilen zafer de bu çerçevede değerlendirilmelidir çünkü bu zafer, Jön Türklerden berigelen, Kurtuluş Savaşı’nda Batı emperyalizmiyle çarpışan Türk Devrimi’nin bir zaferidir. İki zıt kutbun bu son çarpışmasında da nicel üstünlüğü olan nitel üstünlüğü ele geçirecek ve ışık gibi bilgi ve yasa da Doğu’dan gelecektir: “Ex oriente lux, ex oriente lex“.

 

jucheireland.wordpress.com/

Korean Friendship Association Ireland

Marxism Today

A Fresh Look at Everything

The Weekly Bolshevik

Another world is inevitable

Marximus Talks

Opinions on daily events and thoughts on the world's problems

Calcio Turco

Tutto il Calcio in Turchia

Wisconsin Bail Out the People Movement

Bail Out People, Not Banks!

Elsässers Blog

Meine nächsten Auftritte: 19.9, Cotta bei Pirna, 20.9. Halle

Savaşan Yazılar

Gün akşamlıdır devletlûm

Blog di Aris Della Fontana

Constanter et non trepide

Partito Comunista - Moesano ☭

I comunisti del Moesano - ascoltarti e progettare

5 soru 5 yanıtta dünya gündemi

Dış Haberler Masası

ilcomunista.it

Se ci manca la bussola osserviamo il cielo e studiamo la terra

The Espresso Stalinist

Wake Up to the Smell of Class Struggle ☭

Centro Studi Anna Seghers

Via Grasselli 4, 20137 Milano (Italia) - annaseghers@libero.it

Red Youth

Each one, teach one!

Sinistra.ch

Blog di informazione e critica sociale della Svizzera Italiana

Aytekin Kaan

Ex aequo.