Aytekin Kaan

Ex aequo.

Avrupa’nın Hasta Adamı: Avrupa Birliği

Bu yazı, haziran ayında kemalistler.net sitesinde yayımlanmıştır.

AVRUPA’NIN HASTA ADAMI: AVRUPA BİRLİĞİ

Giriş

2008 krizinden beri belini tam olarak doğrultamayan eskinin “Marshall besili zenginler kulübü” projesi, diğer adıyla Avrupa Birliği, büyük finansal felaketten sonra ikinci parlamento seçimlerini gerçekleştirdi. Krizden çıkışın “daha çok entegrasyon” ve “kısa vadeli kemer sıkma” politikalarında olduğunu kabul ettirmeye çalışan sistem partileri, 2009 seçimlerinde olduğu kadar rahat değildi. Özellikle Yunanistan, İspanya, Portekiz ve İrlanda’da kendisini hissettiren kriz, yeni üye olan Doğu Avrupa ülkelerinden gelen göçlerin ivmelenerek artması ve daha önce saydığımız ülkelerdekine benzer finansal sıkıntıların İtalya ve Fransa gibi büyük ekonomilerde de boy göstermesiyle birlikte içinden çıkılmaz bir hal almaktaydı. Gelişmeler, Avrupa toplumunun “alışıldık siyaset” ve sistemden soğutmaktaydı ve alternatif akımlar güçlenmekteydi.

Söz konusu “alternatif akımlar” arasında ilerici, sol akımlar olmakla birlikte aşırı sağ akımların, göçleri ve AB’nin entegrasyon politikalarının “ulusal varlığı” tehdit etmesini kullanarak ön plana çıkması ise Avrupa’yı “dönülmez akşamın ufkuna” doğru itmekteydi.

Bu çerçevede gerçekleştirilen 2014 Avrupa Birliği Parlamento Seçimleri, Lizbon Anlaşması’nın ne kadar zorlama olduğunu ve işlerin artık eskisi gibi yürümeyeceğini gösterdi. Bu yazıda, öne çıkan ülkeler temelinde sonuçları inceleyecek ve anlamlandırmaya çalışacağız.

1) AB Karşıtı Sağın Kazandığı Ülkeler

a) Fransa

Bilindiği üzere Fransa, Avrupa Birliği’nin kurucu üyelerinden biri olmakla birlikte İngiltere ve Almanya ile birlikte Birliğin ekonomik anlamda itici gücü konumunda olan bir ülke.

Diğer yandan, 2008 krizinden beri gayrısafî yurtiçi hâsılasının %176’sı kadar dış borcu görmüş olan Fransız ekonomisi, 2011-2013 yılları arasındaki resesif gidişatı 2013’ün ikinci yarısında durdurmuş gibi gözükse de 2014 yılında olumsuz sinyaller vermeyi sürdürdü.

Bu olumsuzluklar, hükümetteki merkez solun (Sosyalist Parti) “daha çok entegrasyon” parolasıyla yürüttüğü politikalar sonucu bitmek bilmeyen savaş yanlılığı ile birleşince, “kemer sıkmacı” Sarkozy deneyiminden de hoşnut olmayan Fransız halkı, çareyi daha radikal çözümlerde aramaya başladı.

Le Pen’in yükselişinin bu döneme denk geldiği söylenebilir. Partisi Ulusal Cephe’yi (Front National) post-faşist İtalyan Sosyal Hareketi’nden (Movimento Sociale Italiano) ilham alarak kuran Jean-Marie Le Pen’in kızı Marine Le Pen, liderliği babasından devraldıktan sonra aynı radikal söylemleri tekrarlamaktan kaçınarak son birkaç yılda önemli bir sağ siyasetçi niteliğine sahip oldu.

Bununla birlikte, göçmen karşıtlığı ve aşırı milliyetçilikten taviz vermeyen Le Pen, yükselen işsizliği bir “millî mesele” haline getirerek hem kendi tabanını kemikleştirdi, hem de merkez sağın AB’ye verdiği tavizden memnun olmayan muhafazakarları kazanmayı başardı ve Front National, nicel anlamda marjinalliğini yitirdi.

“Bu süreçte sol ne yaptı?” diye soracak olursanız, çok doyurucu bir yanıt alamazsınız; zira Fransız solu, Fransız seçim sisteminin de dayattığı ikilemlerle, Sosyalist Parti’nin başını çektiği merkez solun kuyruğundan pek ayrılamadı. AB Parlamento Seçimleri’nde alışılandan farklı bir strateji izleyerek merkez soldan ayrı hareket eden sol partiler, daha önce kurdukları Sol Cephe (Front de Gauche) platformuyla Avrupa çerçevesinde Aleksi Çipras önderliğindeki avrokomünist ittifaka destek verdi. Bu ittifakın kalıcı çözümler önermemesi ve hattâ ortak para birimi sevdasından vazgeçmemesi, Sol Cephe’nin Fransa’daki imajına katkı sağlamadı.

Sonuç olarak, siyasi spektrumun en sağında bulunan Front National, oyların %25’ini alarak Fransa’daki yarışı önde tamamladı. Front National’i %20 ile merkez sağ UMP izlerken hükümetteki merkez sol (Sosyalist Parti) oyların ancak %14’ünü alabildi. Fransa’da halkın %57’sinin oy vermemiş olması da dikkatleri çeken bir diğer veri.

b) Birleşik Krallık

Birleşik Krallık, geleneksel olarak Avrupa Birliği’ne entregrasyon fikrine en soğuk yaklaşan devletlerden biri. Bunda sadece yerel siyasetin etkisi olduğunu söylemek yanlış olur; bunun için De Gaulle’ün Birleşik Krallık’ı “ABD’nin Truva Atı” olarak değerlendirdiğini hatırlamak yeterli.

Çoğu Avrupa ülkesiyle kıyaslandığında, finansal anlamda Birleşik Krallık’ın en büyük avantajı kendi para birimini korumuş olması. Başka bir deyişle, İngiliz Merkez Bankası (Bank of England) , Avrupa Merkez Bankalar Sistemi’ne (European System of National Banks) dahil olsa da Avrupa Merkez Bankası’nın (European Central Bank) yönlendirmelerine uymak zorunda değil.

Yine de 2008 yılında patlak veren kürsel kriz ve göç sorunu Birleşik Krallık’ın uzun zamandır gündeminde. Ekonomik sorunlar, neo-liberal Emek Partisi’nin (Labour Party) 13 yıllık siyasi hegamonyasına son verdiyse de “eski düşman” Muhafazakarlar (Conservative Party, geleneksel adıyla “Tories”) ve Liberal Demokratlardan (Liberal Democrats, geleneksel adıyla “Whigs”) oluşan yeni koalisyon hükümetinin kamu harcamalarında, özellikle de eğitime ayrılan bütçede kısıntıya gitmesi 2010 yılının aralık ayında öğrencilerin ve eğitim emekçilerinin kitlesel eylemler düzenlemesine sebep olmuş ve İngiliz polisinin aşırı güç kullanımı, The Morning Star (Çoban Yıldızı) gibi sol basının önde giden yayın organları tarafından sert bir dille eleştirilmişti.

Diğer yandan, para biriminin kontrolünü belli ölçüde elinde bulundurmasının avantajını kullanan İngiliz Hükümeti, iş hukuku alanındaki normatif gevşemelere ve öğrencilerin tepkisine rağmen ekonomik verileri daha dengeli hale getirmeyi başardı. Ne var ki, bu kısmi başarının toplumsal maliyeti yüksekti ve İngiliz halkı Westminster’daki partilere güvenini yitirmekteydi.

Birleşik Krallık’ta belirgin bir sol seçeneğin olmaması, sol seçmeni seçimlerden uzak tutunca sağ alternatiflerin arasında geçen bir seçim yarışının sinyalini veriyordu ve öyle de oldu. Bu alternatifler arasındaki belirleyici unsur ise Birleşik Krallık halklarının AB’ye olan tutumlarıydı ve olumsuz tutuma sahip olanların temsilcisi Birleşik Krallık Bağımsızlık Partisi (United Kingdom Independence Party, ya da kısaca UKIP), oyların %26’sını alarak seçimleri birinci sırada tamamladı. Çok tartışılan Nigel Farage’ın önderliğindeki UKIP’in bu başarısı, 1910 yılından bu yana Emek Partisi ve Muhafazakar Parti arasında geçen seçim yarışlarını da sona erdirmiş oldu. Bir diğer önemli veriyse, Birleşik Krallık halklarının %34’lük bir katılımla seçimlere Fransız halkından bile daha az ilgi göstermiş olmasıydı.

c) Danimarka

Danimarka, her ne kadar büyüme oranında ciddi bir düşüş yaşasa da, diğer İskandinav ülkeleri gibi krizden daha az etkilenen ülkelerden biri; fakat krizin sosyolojik etkilerinden muaf olduğu söylenemez. Özellikle Güney ve Doğu Avrupa ülkelerinden gelen göçmenlerin sayısının artmasıyla oluşan aşırı emek arzı, İskandinavya’daki hakim sınıfların “refah devleti” (“welfare state”) anlayışını yıkarak iş hukuku normlarını ve gelir vergilerini gevşetmesinin temelini oluşturmakla kalmadı, bölgede artan ırkçılığı fırsat bilen aşırı sağ partilerin de büyümesine yol açtı.

Aşırı milliyetçi Danimarka Halk Partisi’nin (Dansk Folkeparti), daha önce belirttiğim aşırı sağ partilerin en büyüğü. 2001’den beri ülke siyasetine yön veren siyasi partilerden biri olan Danimarka Halk Partisi, merkez solun AB ile ilgili konularda etkisiz çözüm öneriler sunması ve işçi sınıfının sınıfsal çözümlerden ziyade “etnik çözümler” aramasını fırsat bilerek etkili bir popülizmle oylarını ivmeyle artırdı ve AB Parlamento Seçimleri’nin Danimarka ayağını oyların %27’sini alarak birinci sırada tamamladı.

Diğer yandan, Danimarka’daki sonuçlar çok olumsuz olarak nitelenemez zira AB karşıtı solcuların oluşturduğu “AB’ye  Karşı Halk Hareketi” (“Folkebevægelsen mod EU”) %8’lik oy oranıyla AB Parlamentosu’ndaki sandalyesini korudu.

ç) Macaristan

Macaristan, Avrupa’da ekonomisi en dengeli ülkelerden biri. Bunun sebeplerinden başlıcaları; ulusal para biriminin korunması, AB direktiflerine boyun eğilmemesi, doğal kaynakların özelleştirilmemesi ve bağımsız bir dış politika izlenmesi.

Bununla birlikte, Macaristan’da merkez sağ bir hükümetin olduğunu belirtmeliyiz. Kültürel yaklaşımı oldukça muhafazakar olan Fidesz ve Hristiyan Demokrat Birliği, ekonomik alanda merkez soldan daha devletçi bir yaklaşıma sahip (ki merkez solun hükümete yönelttiği iktisadi eleştirilerin temelinde hükümetin “radikal devletçi tutumu” yer alıyor) ve yine dış politikada da daha ulusal bir çizgi izlenmesi gerektiğini savunuyor. Macaristan’daki bu ilginç siyasi denklem, işçi sınıfını merkez sağa yaklaştırırken merkez sol, daha ziyade “entellektüel” burjvaziye hitap ediyor.

Bu yaklaşımlar arasındaki fark, seçim sonuçlarına da doğal olarak yansıyor. Öyle ki, AB Parlamento Seçimleri’nin Macaristan ayağında Fidesz ve Hristiyan Demokrat Birliği’nden oluşan merkez sağ koalisyon, oyların %51’ini alarak seçimi birinci sırada tamamladı. Merkez sağ koalisyonu %15 ile “Turancı parti” Jobbik izlerken merkez sol, oyların ancak %11’ini alabildi.

2) Sistem Partilerinin Kazandığı Ülkeler

a) Almanya

Aslında alt başlığı “Yine Merkel” diye atmak mümkündü; zira Hristiyan demokratlar, Alman siyasetindeki egemenliğini kaptıracak gibi gözükmüyor. Her ne kadar Hristiyan Demokrat Parti, seçimlerde aday olarak Merkel yerine İskoç asıllı David McAllister’ı göstermiş olsa da seçmenler mekez sağdan uzaklaşmış değil.

Bununla birlikte, Hristiyan demokratların oy oranındaki düşüş ve merkez solun ilginç yükselişi, şüphesiz AB Parlamento Seçimleri’nin Almanya ayağındaki en ilginç veri. Avrupa çapında merkez sol ittifakın da lideri olan Martin Schultz önderliğindeki Almanya Sosyal Demokrat Partisi (Sozialdemokratische Partei Deutschlands, SPD), “Avrupa’da tek seslilik” politikasını savunarak AB yanlısı tabanı kendine çekmiş gözüküyor ki, Alexander Graf Lambsdorff önderliğindeki liberallerin ciddi bir oy kaybı yaşaması da büyük ölçüde bununla ilişkili.

Almanya’daki seçimlerin en olumsuz verilerinden biri, AB karşıtı solun zayıflığı ve radikal solun güç kaybı. AB karşıtı solun öncüsü konumundaki Alman Komünist Partisi (Deutsche Kommunistische Partei, DKP), seçimlerde etkisiz kalırken radikal sol (avrokomünist) ittifak Die Linke (Sol), oyların %7’sini alarak AB Parlamentosu’ndaki 8 sandalyesinden birini kaybetmiş oldu.

Almanya için bir diğer olumsuz veriyse, çoğu otorite tarafından “neo-Nazi” olarak nitelenen Almanya Millî Demokrat Partisi’nin (Nationaldemokratische Partei Deutschlands, NPD) AB Parlamentosu’na bir vekil gönderecek olması.

b) İtalya

Kazananın seçimler öncesinde büyük ölçüde büyük olduğu İtalya’da sonuçlar yine de büyük bir şaşkınlıkla karşılandı zira seçim ortamı ve anketleri inceleyen herkes, “sosyal demokrat” görünümlü olmasına karşın eski Hristiyan demokratların önderlik ettiği neo-liberal Demokrat Parti’nin (Partito Democratico, PD) oyların en fazla %30’unu alabileceğini düşünüyordu.

Kaldı ki; %30 bile İtalya’nın toplumsal açıdan en agresif hükümetine (Monti Hükümeti) destek vermiş, Berlusconi artığı Angelino Alfano’yla hükümet kurmuş ve bugünlerde Avrupa’nın en ilerici iş yasalarından 300/1970 numaralı kanunu, diğer adıyla İşçi Hakları Statüsü’nü kaldırmaya çalışan bir parti için oldukça yüksek bir yüzde. Buna İtalya’nın cari açık/GSYH oranının hâlâ yüksek olması ve Demokrat Parti lideri Matteo Renzi’nin Hristiyan demokrat geçmişi de eklendiğinde, durum daha da kafa karıştırıcı gözükebiliyor.

Bu noktada İtalya’daki muhalefet sıkıntısı göze çarpıyor. İtalyan Komünist Partisi’nin (Partito Comunista Italiano, PCI) 1991 yılında dağılmasının yarattığı travmayı atlatamayan İtalyan solunun, ancak merkez sol ile birlikte hükümet kurabilecek durumda olduğunu göstermesi, İtalya’daki sol seçmeni farklı çözümler aramaya itti. Aynı dönemde merkez sağın tartışmasız lideri Silvio Berlusconi’nin mahkemelerle epey sorun yaşaması ve merkez sağın ikiye bölünmesi, siyasi spektrumun bu bölümünde de ciddi bir boşluk yarattı. Böyle bir ortamda komedyen Beppe Grillo’nun “ideolojisiz muhalefet” anlayışının yansıması olan Beş Yıldız Hareketi (Movimento Cinque Stelle, M5S) gerek AB konusunda, gerekse sosyal konularda radikal bir tutum sergileyince, son birkaç yılda nicel anlamda yadsınamayacak bir akım haline geldi.

Peki İtalyan solu bu gelişmelere nasıl bir tepki verdi? Aslında bütünlüklü ve etkili bir tepkinin varlığından söz etmek mümkün değil; zira ülkedeki en büyük sosyalist parti olan Komünist Yeniden Kuruluş Partisi’nin (Partito della Rifondazione Comunista, PRC) AB konusundaki yumuşak tavrı ve partinin Nichi Vendola önderliğindeki sağ kanadının “Sol-Ekoloji-Özgürlük” isimli (Sinistra Ecologia Libertà, SEL) ayrı bir parti kurarak PRC’nin tabanını önemli ölçüde eritmesi, İtalyan Komünistleri Partisi’nin (Partito dei Comunisti Italiani, PdCI) de etkisizliği göz önünde bulundurulduğunda, İtalyan solunu nicel anlamda marjinalize etti.

Son seçimlerde de bu marjinalizasyonun etkilerini barındıran İtalyan solu, ortak bir liste çıkarmakta zorlandı. Bu süreçte PRC’nin PdCI ile anlaşamayıp SEL ile birlikte “Öteki Avrupa İçin Çipras Listesi”nde birleşmesi, solun içindeki AB karşıtı-AB yanlısı çatışmasını tekrar gündeme getirdi. Öyle ki, mevcut haliyle haliyle Avrupa Birliği projesine pek ılımlı yaklaşmayan PdCI,  bu dönemde daha önce kendisinden ayrılmış olan ve Yunanistan Komünist Partisi’ne yakınlığıyla bilinen Komünist Parti-Halkçı Sol (Partito Comunista-Sinistra Popolare, PC-SP) ile yakınlaştı ve ülkenin önemli kısmında oy vermeme kararı aldı.

Sonuç olarak, İtalya’da merkez sol görünümündeki merkez sağ (diğer adıyla PD),  rekor sayılabilecek bir sonuçla oyların %40’ını aldı ve AB Parlamentosu’ndaki sandalye sayısını 31’e çıkarttı. PD’yi oyların %21’ini alan “ideolojisiz muhalif” Grillo’nun Beş Yıldız Hareketi izlerken Berlusconi’nin partisi Forza Italia %18.5 ile siyaset sahnesinden silinmediğini gösterdi. PRC ve SEL’in oluşturduğu “Öteki Avrupa İçin Çipras Listesi” ise oyların ancak %4’ünü alabildi – ki geçen seçimlerde SEL’in %3.7 aldığı düşünülürse, İtalyan komünistlerinin seçim yenilgilerine bir yenisinin eklendiği söylenebilir.

c) İspanya

İspanya, şüphesiz krizin etkilerinin en çok hissedildiği ülkelerden biri. Özellikle gayrımenkul fiyatlarında yaşanan patlama, %30’ları gören işsizlik oranı, büyük şirketlerin beyaz bayrak çekmesi, dış ticaret dengesizliği ve iç-dış göç sorunu, henüz tam anlamıyla çözülebilmiş sorunlar değil.

Bu sorunlar, elbette kitlesel eylemleri beraberinde getiriyor. Bu noktada ilginç bir husus göze çarpıyor: Diğer Avrupa ülkelerinden farklı olarak İspanya’da kitlesel eylemleri yönlendiren siyasi akımlar ve işçi sendikaları, anarşist eğilimli. Ülkenin en büyük ikinci sendikal konfederasyonu olan Ulusal Emek Konfederasyonu (Confederación Nacional del Trabajo, CNT), İspanyol İç Savaşı ile adını dünyaya duyurmuş ve Sovyetler Birliği’ne yakın örgütlere karşı aldığı sekter tavırla savaşın kaybedilmesinde rol oynamış bir anarşist kurum. CNT’ye yakın olan (ve CNT’nin ideolojik anlamda itici gücü olan) İber Yarımadası Anarşist Federasyonu (Federación Anarquista Ibérica, FAI)  da bugün hâlâ faal olan ve son yıllardaki eylemleri yönlendiren önemli bir örgüt.

İspanyol sokaklarındaki etkin ideolojik eğilimin anarşist olması, kitlelerin iktidar odağından sapmasının en büyük sebeplerinden biri; zira ideolojik olarak oy vermekten uzak duran bu kitleler doğal olarak seçim sonuçlarını fazla etkileyemiyor ve İspanyol solunun kazanımları asgaride kalıyor.

Diğer yandan, İspanyol solunun da anarşistlerin bu hegamonyasını kırmak için etkili politikalar izlediği söylenemez. İspanya’nın en büyük sendikal konfederasyonu olan İşçi Komisyonları’nı (Comisiones Obreras, CCOO) önemli ölçüde kontrol etmesine ve Birleşik Sol platformunun (Izquierda Unida, IU) en büyük bileşeni olmasına karşın İspanya Komünist Partisi, AB konusunda radikal tavır almamakta ısrarcı. Bu çekingenliği büyük ölçüde 70’lerin sonlarında İtalyan Komünist Partisi ve Fransız Komünist Partisi ile birlikte yaşadığı “Avrupalılaşma” sendromundan kaynaklanan İspanya Komünist Partisi, son seçimlerden önce Avrupa Birliği’nin “NATO’nun politikalarını savunarak halklara ihanet ettiğini” ve “bankaların çıkarlarını halkların çıkarlarının üzerinde tuttuğunu” ifade etse de, Avrupa Birliği fikrinden tam olarak kopamaması ve  avroya karşı net tavır alamamasından ötürü kitleleri tatmin edememiş gibi gözüküyor.

Bu sebeplerin doğurduğu nihai sonuç ise kemer sıkmacı merkez sağın zaferi oldu. Eski Francocu bakan Manuel Fraga’nın kurduğu ve muhafazakar siyasetçi Mariano Rajoy’un önderlik ettiği Halk Partisi (Partido Popular, PP), oyların %26’sını alarak seçim yarışını birinci bitirirken Willy Meyer önderliğindeki Birleşik Sol, oyların %10’unu alabildi.

ç) Diğer

Bu üç göze çarpan örneğin haricinde sistem partilerin oy kaybına rağmen çoğu yerde seçimleri kazandığı gözlendi. Liberal görüşün yaygın olduğu ve AB’nin kurucu unsuru olan Benelux ülkeleri (Belçika, Lüksemburg, Hollanda), Portekiz, İrlanda, Avrupa Birliği’ne daha sonradan katılan Doğu Avrupa ülkelerinin önemli kısmı ve Avusturya’da oy verenlerin çoğunluğu tercihini sistem partilerinden yana kullandı.

Bununla birlikte, çok az AB üyesi ülkede oy verenlerin oranı %50’den fazlaydı. Özellikle Almanya, Fransa, Birleşik Krallık ve İtalya gibi büyük nüfusa sahip ülkelerde halkın yarısından fazlasının oy vermemiş olması, Avrupa Birliği’ndeki “demokratik mekanizmaya” duyulan güvensizlik olarak yorumlanabilir.

3) Popülist Solun Kazandığı Ülkeler

a) Yunanistan

Yunanistan’daki sonuçların hem Avrupa solu, hem de Türkiye solu tarafından “umut verici” olarak nitelendiği bir gerçek. Yunanca “radikal sol koalisyon” ifadesinin kısatması olan SYRIZA, AB Parlamento Seçimleri’nin Yunanistan ayağında oyların %26’sını alarak birinci oldu ve bu siyasi oluşumun lideri Aleksi Çipras, Avrupa çapında da “radikal solun” önderliğini yaparak Yunan soluna bir anlamda Avrupa’da “öncü” niteliği kazandırdı.

Peki, bu çok konuşulan SYRIZA, mevcut sorunlara ne gibi bir çözüm öneriyordu? Başka bir deyişle: Yunanistan ve Avrupa’nın diğer ülkelerinde Çipras’a destek verenler nasıl bir programa oy vermiş oldular?

Tabanını elinde tutmak isteyen her sol parti gibi kemer sıkma politikalarına eleştiriler yönelten ve Avrupa’nın kuzeyi ve güneyi arasındaki gelir farkının Avrupa Birliği’nin sermaye odaklı politikalarından ötürü olduğunu belirten Aleksi Çipras, diğer yandan “sosyal politikaların Avrupa entegrasyonunu  artıracağını” iddia ederek ve avronun bir “Merkez Banka reformu” ile kurtarılabileceğini ifade ederek ikileme düşmekten kurtulamıyor.

Bu ikileme rağmen görünen o ki, SYRIZA’nın “orta yolcu” politikaları merkez solun en büyük temsilcisi olan Panhelenik Sosyalist Hareket’in (PASOK) tabanını çekebilmiş durumda ki, son seçim başarısı ve PASOK’un ancak %8 oy alabilmiş olması da buna bağlanabilir. SYRIZA’nın ana muhalefet partisi olduğu göz önünde bulundurulduğunda, %26’lık oy oranına katkıda bulunanlar arasında mevcut hükümetin kemer sıkmacı politikalarına tepkili olanların da olduğu tahmininde bulunabiliriz.

Yunanistan’daki seçimlerin en olumsuz yönlerinden biri, dogmatik bir “anti-revizyonist” çizgi izlemesine karşın NATO ve Avrupa Birliği’ne karşı devrimci bir tutum sergileyen Yunanistan Komünist Partisi’nin -dostum Can Haldenbilen’in tabiriyle- “tatava yapmama akımı”na yenik düşmesi. Öyle ki; son yerel seçimlerde oyların yaklaşık %9’unu alan Yunanistan Komünist Partisi’nin, AB’den çıkışın Yunan ekonomisi için en rasyonel çözüm olduğunun birçok ekonomist tarafından dillendirildiği bir dönemde, AB Parlamento Seçimleri’nde oyların %6’sından daha fazlasını alması beklenirdi. Ne var ki, merkez sağın bir seçim daha kazanmasını istemeyen Yunanlı sol seçmenler oylarını kafası karışık bir SYRIZA’da birleştirerek merkez sağın kazanmasına engel oldularsa da akılcı ve devrimci çözümü “ertelemiş” oldular.

Yunanistan’daki seçimlerin bir diğer olumsuz yanıysa, “Megali İdea”nın yeniden doğmasını hedefleyen ırkçı Altın Şafak’ın oylarını artırarak AB Parlamentosu’na üç vekil gönderme hakkı elde etmesi.

4) AB Karşıtı Solun Performansı

a) Yunanistan Komünist Partisi

Daha önceki satırlarda ifade ettiğim üzere, yerel seçimlerde iyi bir sonuç elde etmesine karşın seçimleri merkez sağın kazanmış olmasından dolayı AB Parlamento Seçimleri’nde oyların SYRIZA’ya kaymasına engel olamayan Yunanistan Komünist Partisi, beklentileri karşılayabilmiş değil. Diğer yandan, NATO ve AB’ye karşı net bir tutuma sahip bir partinin AB Parlamentosu’nda kalıcı olması, olumlu olarak değerlendirilebilir.

b) Belçika İşçi Partisi

Belçika gibi liberal ve muhafazakar düşüncelerin yaygın olduğu, nispeten varlıklı bir ülkede anti-kapitalist ve anti-emperyalist duruşundan taviz vermeyen Belçika İşçi Partisi, seçimlerde büyük bir başarı sergileyerek daha önce %1 civarında olan oy oranını %3.5’e çıkardı ve AB Parlamentosu’na girme şansını kılpayı kaçırdı. Bu sonuç, sermaye merkezlerinde dahi sosyalizmin bir alternatif olarak görülmeye başladığının bir göstergesi.

c) Portekiz Komünist Partisi

AB karşıtı solun en başarılı partilerinden biri şüphesiz Portekiz Komünist Partisi. 1986 yılından beri seçimlere ekososyalistlerle birlikte oluşturduğu Demokratik Birlik Koalisyonu (Coligação Democrática Unitária, CDU) çatısı altında giren Portekiz Komünist Partisi, ekososyalistlerle birlikte oyların %13’ünü alarak gücünü pekiştirdi. Avrupa’da kendisini hem “yurtsever”, hem “enternasyonalist” olarak tanımlayan nadir partilerden biri olan Portekiz Komünist Partisi’nin AB Parlamentosu’ndaki varlığı, “sermayeye entegrasyon” hayali kuran liberaller için önemli bir engel.

ç) Bohemya ve Moravya Komünist Partisi (Çek Cumhuriyeti)

Doğu Avrupa’da kapitalist karşı devrim öncesi köklerine sadık birkaç sosyalist partiden biri olan Bohemya ve Moravya Komünist Partisi, siyasi baskılara rağmen varlığını sürdürmesinden ötürü saygıyı hak ediyor. Son dönemlerde oy oranını da epeyce artıran Bohemya ve Moravya Komünist Partisi’nin AB Parlamentosu Seçimleri’ndeki performansı ise pek iç açıcı değil. 2013 yılındaki genel seçimlerde elde ettiği başarıyı (%14) tekrarlayamayan Bohemya ve Moravya Komünist Partisi, AB Parlamento Seçimleri’nde oyların %11’ini alarak bir sandalye kaybetmiş olsa da halen ülkede önemli siyasi bir güç niteliğinde.

d) Diğer

Bu kategoriye giren birçok parti olmasına karşın (İtalya’da Komünist Parti-Halkçı Sol ve İtalyan Komünistleri Partisi, İspanya’da İspanya Halklarının Komünist Partisi ve Demokratik Emek Partisi, Fransa’da Komünist Yeniden Doğuş Kutbu ve Cumhuriyetçi Yurttaş Hareketi, Birleşik Krallık’ta Büyük Britanya Komünist Partisi / ML, Almanya’da Alman Komünist Partisi gibi) seçimlerde asgari etkinlik gösterebildiklerinden dolayı ele almayı gerekli bulmuyorum.

Sonuç

Verilerin de gösterdiği üzere Avrupa halkı, “Avrupa Birliği” isimli hayalci projeye duyduğu güveni önemli ölçüde yitirmiş durumda ve bunu gerek sandık başında oy verdikleri partilerle, gerekse sandık başına hiç gitmeyerek göstermekte.

Solun bu güvensizlikten faydalanamaması da enternasyonalizmin yanlış anlaşıldığının bir göstergesi; zira görüldüğü üzere, Avrupa Birliği’nin “çirkin yüzünü” daha sık gören ülkelerde sol, AB fikrinden uzaklaştıkça tabanını sağlamlaştırıyor.

Diğer yandan aşırı sağ, bu güvensizliğin bilinçli olmamasını fırsat bilerek ırkçı bir retorik ve radikal bir kemer sıkma karşıtlığıyla işçi sınıfını kendi tarafına çekmeyi başarmış gözüküyor. Bu durum, Avrupa’da toplumsal kaosun habercisi olmakla birlikte bundan sadece solun etkilenmeyeceğini, sermayenin de sarıldığı yılandan zehirleneceğini öngörmek mümkün.

Özetlersek, Lizbon Anlaşması ile sorunları “entegrasyon” ile çözmeye çalışan Avrupa Birliği’nde entegrasyonun çözüm değil, çözülme olduğu ve bu 22 yıllık kapitalist projenin ömrünün sonuna geldiği gittikçe belirginleşiyor. Artık herkesin malumu olan bir gerçek var: Avrupa’nın yeni bir hasta adamı var, o da Avrupa Birliği.

Advertisements

“Kürtlerin Kudüs’ü” Kerkük’te – Allan Kaval (Le Monde Diplomatique, Temmuz 2014)

Çeviri: Aytekin Kaan Kurtul

Irak’taki krizden kazançlı çıkan bir taraf varsa, bu taraf Kürtler olabilir: Kuzey Irak’ta süren çatışmalardan faydalanan Kürtler, bu sayede tarihsel başkentleri kabul ettikleri Kerkük’ü ele geçirdi. Bununla birlikte, kendilerini bölgedeki kargaşadan uzak tutamadıklarından dolayı birleşik bir devlet hayalleri şimdilik uzak gözüküyor – ve bölgenin diğer ülkelerinde olduğu gibi Irak’ta da bölünmüş durumdalar.

Daha yeni bölgesel Kürt yönetiminin eline geçen Kerkük’ün yakınlarında bulunan ve birkaç gündür Irak Şam İslam Devleti (IŞİD) bayrağının dalgalandığı Havice kasabasında Kürt askerî konvoyunun cipi sert bir geri dönüş yapmak zorunda kaldı. Dikkatsizlik sonucu son Kürt kontrol noktasını atlayarak bu kasabaya giren cipin şoförü, “düşman” mevzilerinin bir kilometre yakınına kadar geldiğinde bu hatasını fark etmişti.

Kürtlerle IŞİD arasındaki sınır yeni kuruldu: Eski Irak güvenlik güçlerinin betondan karakolları işgalciler değiştikçe el değiştiriyor. Genç peşmergeler, güneş ışığı ve tozdan dolayı muğlaklaşsa da halen görülebilen Irak bayrağının yanında kendi bayraklarını, Kürdistan bayrağını dalgalandırıyorlar. Birkaç yüz metre ötede yol, geçilmemesi gereken hattı belirleyen köprünün altından geçiyor; zira hattın ötesi IŞİD militanlarının kontrolünde. İki günden sonra kaderi kışkırtmaya gerek olmadığı anlaşılıyor. Silahlar hafif, askerler yorgun. Bugün çatışma yok.

Bölgede konuşlanmış Kürt kuvvetlerini komuta eden General Şerko Fatih, “Biz Irak ordusunun boşalttığı Kürt topraklarının güvenliğini sağlamak için buradayız; bu durum bizim için iç savaşın içinde olmak anlamına gelmiyor.” açıklamasında bulunuyor. Körfez Savaşı’ndan (1990-1991) beri Bağdat’ın fiili otoritesinin dışında olan ve Saddam Hüseyin’in devrilmesinden sonra anayasal statüye kavuşan Irak Kürdistanı, Şii partilerin hakimiyetindeki merkezî yönetimin ülkenin kuzeyindeki otoritesini yitirmesinden sonra tarihsel bölgelerini geri kazanmayı amaçlayan bir atılım gerçekleştiriyor.

Heterojen bir yapıya sahip olan ve IŞİD bayrağı altında toplanan İslamcı, radikal Sünni ve eski Baasçı kuvvetlerin Musul’a ve Sünni ağırlıklı bölgelere gerçekleştirdiği saldırılarda Irak Silahlı Kuvvetleri ciddi bir bozguna uğradı. Irak ordusu, geri çekilirken arkasında karargahlarını, silahlarını ve peşmergelerin “ihtilaf bölgesi”ndeki varlığını pekiştiren bir güvenlik boşluğu bıraktı. Irak’taki Kürt siyasetinin önde gelen oluşumları Kürdistan Demokrat Partisi (PDK) ve Kürdistan Yurtseverler Cephesi (YNK), 2003 yılından beri merkezî hükümetle söz konusu bölgenin kontrolü için mücadele ediyordu.

Bununla birlikte, yeni Irak savaşının asıl yüzünü başka yerde aramak gerekiyor; yani, Sünni örgüt IŞİD tarafından ele geçirilen bölgelerde. IŞİD militanları, ülkenin kontrolü için ülkenin en büyük Şii otoritesi olan Ayetullah Ali El-Sistani’nin cihat çağrısına katılan milisler ve gönüllülerle çatışıyor. Kürtler ise, bu mezhepsel çatışma çerçevesinde kazanımlarını sağlamlaştırıyor. Bin beş yüz kilometrelik bu yeni cephe İran sınırından, 2012’den beri PKK’nin Suriye kolu PYD’nin kontrolünde olan Suriye’nin Kürt bölgesine kadar uzanıyor.

Irak’ı kuzeybatı-güneydoğu ekseninde bölen ve üzerinde çeşitli kontrol noktalarının bulunduğu bir hat, Kürdistan ve Sünni isyancılar arasındaki sınırı belirliyor. Bu hat üzerinde zaman zaman çatışmalar gerçekleşse de, bu çatışmalar gerçek anlamda bir savaşa işaret edecek nitelikte değil. Çatışmalarda bulunan grupları iyi tanıyan eski bir Kerküklü Baasçıya göre: “Kürtlerin ve Sünni Arapların (IŞİD) ortak düşmanı olan Şii merkezî hükümet, ülkenin kuzeyindeki otoritesini yitirmiş durumda. Bu bağlamda, iyi komşuluk ilişkilerini muhafaza etmek hem Kürtlerin, hem de Sünni Arapların (IŞİD) çıkarına.

Petrol İhracatı Türkiye’den Geçiyor

Irak’taki mezhep ayrışmasının doruk noktasına ulaşması, ilginç hesapları da gündeme getiriyor: IŞİD’in önemli bir kısmını oluşturan Sünni Arap milliyetçileri, Kürtlerle anlaşmanın gerekliliğini vurguluyorlar. IŞİD’e yakın bir “aktivist”in dediğine göre: “Kanlı çatışmalar olabilir fakat Sünni tarafında oluşacak zaiyatın temel sebebi Sünni hareketin (IŞİD) etkili bir önderlik mekanizmasına sahip olmaması ve örgütsel yapının bütünlük teşkil etmemesi. Bununla birlikte en yüksek mertebede zarar bir şekilde atlatılıyor“. Bu kafa karıştırıcı durum, Irak’taki Kürt hareketinin nihai bölgesel hedefini gerçekleştirmesi için uygun bir ortam yaratıyor; başka bir deyişle, milliyetçilerin “Kürtlerin Kudüs’ü” dediği Kerkük şehrinin ve ilinin Kürtler tarafından ele geçirilmesini mümkün kılıyor. Kerkük’teki iki önemli azınlığın Araplar ve Türkmenler olduğundan da bahsetmek gerekiyor: 2005’ten beri Kürdistan’daki bu azınlıkların kaderi, özerk Kürdistan’a bağlanma durumunda azınlıkların onayını belirleyen bir referendumu öngören -ve hiçbir zaman uygulanmayan- Irak anayasasının 140. maddesine bağlıydı.

Merkezî hükümete bağlı güvenlik güçlerinin Kerkük’ten çekilmesinin birincil yansıması, Kürtlerin bölgedeki hakimiyetini pekiştirmesi oldu. Amerikan işgalinden beri Kürtler, bölgede boşta kalan silahları ele geçirdiler, kamusal güce sahip oldular ve merkezî hükümetin karşı hamlelerine karşılık verebilecek askerî güce eriştiler.

Böylece, Erbil ve Bağdat arasındaki otorite bölüşümünü sağlayan yargı ve idare kurumlarının etkisi muğlaklaştı. 2008’de Kerkük’teki büyük petrol kaynaklarının bir kısmını ele geçiren Kürtler, artık söz konusu kaynakların tamamından faydalanabilir konumda. Kürdistan Özerk Yönetimi Doğal Kaynaklardan Sorumlu Bakanı Aşti Avrami, yaptığı açıklamada özerk yönetimin kontrolünde olan bölgeden petrol çıkarılabildiğini ve söz konusu bölgede petrolün işlenebildiğini ifade etti. Bu açıklamadan anlaşılabileceği üzere, Kürt bölgesinden uluslararası pazarlara yapılacak petrol ihracatı ancak Türkiye’nin lojistik desteğiyle hayata geçirilebilecek. Irak Kürdistanı, böylece 21 Haziran 2014 tarihinde ilk ihracatı gerçekleştirdi: Türkiye’deki Ceyhan Limanı’ndan İsrail’deki Aşkalon Limanı’na. Bununla birlikte Irak hükümetinin tüm Irak üzerindeki egemenliği, hâlâ uluslararası projelerce tanınıyor; ki bu da merkezî hükümetin lehine.

Kürdistan Bölgesel Yönetimi, Başbakan Neçirvan Barzani’nin ifadesine göre, Musul etrafında bir Sünni Arap (IŞİD) otoritesinin kurulmasından yana. Ne var ki, özerk bir varlık olarak yetkisi, ulusal çerçevedeki oyunda var olabilmesini mümkün kılıyor. Bu durumda, Bağdat’ın otoritesi Kuzey Irak’ı etkileyen unsurlardan sadece biri: diğer iki otorite ise bölgede fiili etkisi olan Tahran (ki Tahran’ın Irak’ın Şii nüfusu üzerindeki etkisi son derece önemli) ve Ankara. Yine de Kürt elitlerinin sınırların muğlaklaşması ve siyaset sahnesindeki öznelerin çoğalmasıyla Irak siyasetine oynaması kazançlı bir yaklaşım olabilir.

Ankara ve Tahran Arasında Paylaşılamayan

Ayrıca, Kürtlerin ortak bir program üretebilecek, uyumlu bir siyasi yapıya sahip oldukları da söylenemez. PDK ve YNK, ayrı müttefikleri olan, ayrı bölgeler üzerinde kamusal güç sahibi olan, ayrı silahlı kuvvetleri olan ve adeta ayrı devletler gibi davranan siyasi unsurlar görünümünde. Örneğin; PDK’nin hidrokarbon sektörünü elinde tutması, bölgedeki enerji kaynaklarına hakim olmak isteyen Ankara’nın diplomatik çizgisine yakın olmasını sağlıyor. YNK ise İran ile iyi ilişkilere sahip ve PDK’nin Türkiye’deki ve Suriye’deki Kürtler üzerinde hakim güç olmasını istemiyor; yani, bir anlamda PKK’ye daha yakın.

Her ne kadar iki tarafın yöneticileri de farklılıklarını asgariye indirmeye çalışsa da, Irak’a hakim olan kaos bu farklılıkları besliyor. Bölgesel Kürt Yönetimi’nin peşmergelerden sorumlu bakanlığının genel sekreteri Cabbar Yavar’a göre, YNK halen Irak sınırının onlarca kilometre ötesinde olan Irak ordusuyla işbirliği yapıyor ve dahası, Irak ordusunu yönlendiriyor. Irak’ın kuzeybatısına egemen olan PDK, Sünni hareketin (IŞİD) bazı bileşenleri ile ortak bir dilde konuşmaya daha meyilli. Bunun ötesinde; eğer Kerkük, tüm kaynakları ve askerî üsleriyle, Arapların ve Kürtlerin egemen oldukları bölgeler arasında bir sınır oluşturuyorsa, aynı zamanda PDK ve YNK’nin etki alanları arasında da bir sınır oluşturuyor. Amerikan işgalinden sonra YNK’nin egemenliği altında olan Kerkük, Irak güvenlik güçlerinin bölgeden çekilmesiyle birlikte, tekrar PDK ve YNK arasında ihtilaf konusu olmuş durumda.

Oluşan Yeni Sınır, Belirgin Bir Hat Değil

Böylece Bağdat’ta eskiden beri ihtilaf konusu olan ve birçok etnik ve dinsel grubun yaşadığı bölgelerin paylaşılması ihtimali kuvvetleniyor. Ayrışma, Irak’taki ana etnik gruplar olan Araplar, Kürtler ve Türkmenlerle sınırlı kalmıyor, mezhepsel ayrımlar da göze çarpıyor; zira bu üç ana etnik grup, kendi içlerinde Sünniler ve Şiiler olarak ayrılıyor. Kuzey Irak’ta PDK ve YNK’nin etki alanları arasında kalan boşluklarda, biri diğerinin “ötekisi” olan milis grupları türüyor. Bu gruplar, Kürtlerle birlikte, eskiden Irak güvenlik güçlerinin üstlendiği işlevi üstleniyor ve eski güvenlik görevlilerini bir araya getiriyorlar.

Dolayısıyla; Kuzey Irak artık belirgin bir sınıra sahip olmayan, çeşitli kontrol noktalarıyla korunan, yıkılmış ve yeri geldikçe çatışan, işbirliği yapan veya birbirlerini umursamayan silahlı otoritelerce bölünmüş bir bölge. Kerkük şehir merkezinin yaklaşık on kilometre ötesinde, savaşa ortamında günlük hayatın devam ettiği Taza kasabasında yaşayan Şii Türkmenler, bu gerçekliğin resmini çiziyorlar. Taza kasabasının yakınındaki bir Şii Türkmen köyü olan Beşir, 1986 yılında Saddam’ın Sünni milisleri tarafından ele geçirilmiş ve bu egemenlik 2003 yılında milisler Türkmen köylüler tarafından kovulana kadar sürmüş. Sünni Araplar, IŞİD istilası sayesinde komşularının topraklarına ve mallarına tekrar el koyma fırsatı yakalamış ve Beşir köyünde bu fırsatı değerlendirmiş. Bugünlerde ise, Taza kasabasının sessiz sokaklarında gençler silah kuşanıyor ve Beşir’in fethi için fetva veren El Sistani yanlısı imamın vaazını dinlemek üzere camiye gidiyor.

Avluda bulunan ve daha önce İran’da sürgün hayatı yaşamış Şii El-Dava Partisi mensupları, İran Devrim Muhafızları tıraşıyla göze çarpıyor. Mensuplar, altı aydır hükümet için savaşan Şii milislerle birlikte mücadele etmek için Bedr milisleri komutanları ile görüşmeye hazırlanıyorlar. Birkaç kilometre ötede, YNK tarafından Amerikan işgali sonrasında ele geçirilmiş bir eski Sovyet tankı ve birkaç panzer, sayısı yüzlerle ifade edilebilecek Kürt milisleriyle birlikte Taza’yı Sünni kuvvetlerden (IŞİD) ayıran hat üzerinde konuşlanmış durumda. Şiiler ve Kürtler, ucu karşı kuvvetlerin elinde olan köprüyü kontrol ediyorlar. PKK’nin yolladığı bir delegasyon, örgütün lideri Abdullah Öcalan’ın resminin bulunduğu bayrağın önünde duruyor.

Dahası, birkaç metre uzunluğundaki çayın ucunda bulunan BM İnsan Hakları Yüksek Komiserliği’nin mülteciler için kurduğu çadırda ergenlik çağında silah kuşanmış gençler (Hz.) Ali’nin resminin olduğu bir bayrağın gölgesi altında dinleniyor. 2003 yılında muhtemelen 10 yaşında olmayan bir genç, omzunda bir Amerikan tüfeğine benzeyecek şekilde modifiye edilmiş bir kaleşnikof taşıyor. Askeri kıyafetlerle birlikte sahte bir Olympique Lyon forması giyen genç, sıcağa aldırmadan El-Sistani’nin IŞİD’e karşı cihat çağrısına kulak veren eski bir polis ile fotoğraf çektirirken uzaktan, bilinmeyen bir hedefe atılan birkaç el kurşunun sesi geliyordu.

Ulusu Olmayan Sınırlar – Vicken Cheterien (Le Monde Diplomatique, Temmuz 2014)

Çeviri: Fatma Şahindal


Ortadoğu’nun hayali devletleri

Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra, Osmanlı İmparatorluğu’nun yıkıntıları üzerinde ortaya çıkan devletler, 100 yıl sonra çürümeye yüz tutuyorlar. Geleceğin Ortadoğu haritasının nasıl şekilleneceği ise bilinmiyor.

Beyrut’ta bir gazeteci arkadaşım‚ yeni bir Sykes-Picot haritasının hazırlanmış olup olmadığını sormuştu. Bu soru, Mayıs 1916 yılında Fransa ve İngiltere arasında imzalanmış olan gizli antlaşmaya ithafen sorulmuş bir soruydu.

Meslektaşım iki varsayımdan yola çıkmıştı: İlki; Birinci Dünya Savaşındaki doğu siyasi sisteminin çökmesi; ikincisi ise Avrupa’nın bölgede yeni bir siyasi sistem kurma hayali ve gücü.

Irak, Suriye, Lübnan, Türkiye ve Yemen devletlerinin mevcut haritalarının gerçeklikle ile alakası yok diyebileceğimiz kadar yanıltıcıdır. Suriye’yi ele alırsak; 2012 yılından bu yana bir Suriye-Irak sınırından bahsetmek mümkün değil. Irak ve Şam İslam Devleti bölgede Anbar ve Felluce’nin büyük bir bölümünde hüküm sürerken, yakın zamanda Musul’u ele geçirdi. Suriye’nin kuzeyine kadar uzanan bölge, Ebu Kemal’dan Halep’e, IŞİD’in denetimi altında. Hiç bir güç, IŞİD’i durduramıyor gibi. Muhalifler; Mayıs 2014’te Kalamun’daki son operasyonların ardından Suriye-Lübnan sınırının Suriye ordusunun kontrolü altına geçmesine değin, sınırda istedikleri gibi rahatça dolaşıyorlardı. Anlaşılacağı üzere, buradaki sınırlar da muhalifleri engellemeye yetmedi. Aslına bakılırsa Suriye-Lübnan sınırı, Suriye’nin 1976 yılında Lübnan İç Savaşı esnasında müdahale etmesinden bu yana yok sayılabilir.

Bir diğer yandan, Türkiye’nin sınırlarında da durum farklı değil. Suriye’nin muhalif örgütleri Türkiye-Suriye sınırında istedikleri gibi dolaşmakla kalmayıp, yaralılarını Antakya’ya veya Gaziantep’e sevk edebiliyorlar. Türkiye kuşku ile; PKK ile organik bağı olan PYD’nin Suriye’deki yükselişini izlemek ile yetiniyor. Türkiye’de çatışmaların alevlenmesinden dolayı her iki taraf 2013’de ateşkes ilan etmişlerdi. Haritada bulunmayan de facto bir Kürt devleti var, Kuzey Irak Kürt Bölgesel Yönetimi, Bağdad Hükümetini devre dışı bırakarak, Türkiye’ye petrol ihraç edebiliyor. Kerkük’ü ele geçiren Peşmergeler şimdilerde daha zengin Petrol yataklarına el koymuş durumda.

Ortadoğu’da sınırlar; ilk kez 1975 Lübnan iç savaşında ulus-devletlerin çökmesi ile birlikte silinip yeniden şekil almaya başladı. Irak’ın 2003 yılındaki ABD işgali, sadece Saddam Hüseyin rejimini indirmekle kalmamış, aynı zamanda devlet kurumlarını da tahrip etmiştir. İşgalden sonra, ülke neredeyse sürekli şiddet ve iç savaştan nefes alamaz hale geldi. 2011 yılında, ABD askerlerinin çekilmesinden bu yana, hiçbir parti düzeni sağlamak için işleyen bir siyasi sistem inşa edemedi.

Yeniden başlayan petrol üretimi ve devlet hazinesine akıtılan milyarlarca dolara rağmen, Irak’ta siyasi karmaşa bitmek bilmiyor. 2011 yılında yoksulluk ve yolsuzluğa karşı ilk şiddet içermeyen gösteriler sözkonusuydu. Ancak 2013’te benzeri gösteriler güvenlik güçleri tarafından engellendi. Bu olaylar IŞİD’in sahneye çıkmasının bir nevi fitili oldu.

Uluslararası sınırlar göç dalgasına engel teşkil etmiyor. Bugün dünya genelinde, 2 milyon Iraklı ve hemen hemen 2 milyon sekiz yüz bin Suriyeli mülteci komşu ülkelere sığınmış durumdalar.  Ayrıca, 6,5 milyon (halkın 40%’ı) Suriyeli yerlerinden yurtlarından edilmiş insanlar.

Mültecilerin bu sorunu iki şeye bağlanabillir. Birincisi; toprakların etnisiteye göre dağılımı ikincisi ise azınlıklıkların zamanla birlikte kaybolmasıdır. 1914’te Orta Doğu nüfusunun yüzde  20’sini oluşturan Hristiyanlar bugün sadece yüzde 5’ini oluşturmakta.

Ortadoğu’da yaşanan krize neden olarak sadece emperyalist güçler (Fransa ve İngiltere) tarafından 1918 yılında dayatılan bölgesel düzenin çöküşü gösterilemez. Bugün Ortadoğu’da modern ulus-devletin yetersizliği ile karşı karşıyayız. Uzmanlar kriz nedeni olarak genellikle din güdümlü siyaset, yada dış müdahaleleri göstermeye meyillidirler. Basın ise; Sünnilerin ve Şiilerin arasındaki çatışma ya da bölgeyi istikrarsızlaştırmak, ‘’kendi çıkarına kullanmak isteyen büyük güçlerin niyetleri’’ olarak gündemine taşır.

Dışarıdan dayatılan askeri müdahaleler, mevcut ulus-devletlerin kuruluşuna neden olmuş ve bölgesel düzeni her zaman etkilemiştir. Tarihi Sykes-Picot antlaşması, bölge halklarının iradesi dışında, İngilizler ve Fransızlar tarafından uygulanmaya kondu.

Yapay uluslar

Arap devletlerinin başarısızlığına katkıda bulunmuş olan iç nedenleri göz ardı etmemek gerekir.  Örneğin; Arap Baharı uzun süredir sosyal ve ekonomik gerginliklere sahne olan bir çok ülkeyi içten yıktı. Bir yandan hızla artan nüfus ve gençlerin istihdam sorunu, diğer yandan ülkedeki zenginliğin toplumun belli bir kesiminin elinde olması.

Genellikle yapılan siyasi analizlerde dış güçlerin etkisi abartılır. Söz konusu abartı, bugüne özgü değil tabii. Osmanlı İmparatorluğu da yıkılmasının asıl sebeplerinden dış güçleri sorumlu tutuyordu. Rusya ve İngiltere ile rekabet içerisinde, Batı karşıtı, Hristiyan karşıtı olmuş ve bunun sonucunda ise tebaasındakilere  korkunç uygulamalarda bulunmuştu.

“Hasta adam” Osmanlı 19. yüzyılda hayatta kalmasını, İmparatorluğu  almak isteyen Avrupalılara borçluydu. Unutmayalım ki; Mısır Hükümdarı Kavalalı Mehmet Ali Paşa 1831 ve 1840 yılında İstanbul’a doğru ilerlerken, Osmanlı’nın yardımına Rusların önderliğinde Avrupalılar koşmuştur. Keza Kırım Savaşında da, Avrupalılar, Rusya’ya karşı Osmanlı İmpartorluğu’nun yanında yer almıştır.

Osmanlı İmparatorluğu’nun çöküşünü kendi iç dinamiklerine bakarak anlayabiliriz.

19. Yüzyılda bir dizi reform  (1839 Tanzimat Fermanı, 1856 Islahat Fermanı ve 1876 anayasal monarşi) devletin modernleşme ve yenileşme döneminin başlamasına, Osmanlıların vatandaşlık niteliğini kazanmasına neden olmuştur.Bugün Ortadoğu’da sanılanın aksine, Osmanlının yıkılış sebebi dış güçler değil, Jön Türklerin Devrimi ve Almanya ile birlikte 1. Dünya Savaşına katılması ile yenilgiye uğramasıdır.

Modern Arap Devletleri, Osmanlı İmpartorluğu’ndan birçok çelişkiyi miras edindiler. Müslüman olmayanlara verilen millet kavramı, idari ve hukuki bir yapıya sahipti. Azınlıklar devletin yönetiminde destek olmuşlar ve kendilerine büyük bir özerk yönetim hakkı tanınmıştı. Yeniçeri ocaklarına bakıldığında, katılanların büyük bir çoğunluğunun devşirme Hristiyanlar olduğunu görüyoruz. 19 yüzyılın ikinci yarısında gerçekleşen Balkan Savaşları ile birlikte toprak kaybeden Osmanlı İmpartorluğu’nun nüfüsunun artık sadece 25%’ini Hristiyanlar oluşturuyordu. II. Sultan Abdülhamid, İslam politikasının genel çerçevesini çizerek, Millet’i, yani Hristiyanları hedef aldı.

Fransa, Millet sistemini Lübnan’da hayata geçirdi. Çeşitli dini topluluklar bağımsızlıklarını korurken, devlet işlerinde de belli bir oranda temsil ediliyorlardı. En büyük iki dini cemaati olan Sünni Müslümanlar ve Hıristiyan Marunîler arasında yapılan ve dini grupların devlet içinde dengeli bir biçimde temsil edilmesi sağlanmıştı. Her ne kadar  yazılı bir yasa olmasa da,  Başkan Maruni, Meclis Başkanı Şii, Başbakan ise Sünnidir. Lübnan İkinci Dünya Savaşından sonra  Arap Milliyetçiliği ve muhafazakar monarşilerin arasında sıkışmışsa da, bu sistem her zaman bir istisna olarak kalmıştır.

Arap Milliyetçiliği, bölgede birleştirici bir güç olmanın aksine, ulus devletlerin meşruyetini sarsan asıl nedendir. Arap Birliğini savunan Suriye, 1963 Baas Partisinin öncülüğünde gerçekleştirilen darbede, devlet olarak kendi meşruyetini yitirmesine neden olmuştur. Suriye’nin iç işlerindeki ve toplumdaki farklılıkarı görmezden gelerek bir siyasi fikirbirliği kurmakta başarılı olamadı.

Suriye’nin yanı sıra, Mısır, Libya ve Yemen’de de ‘’Cumhuriyet’’ hanedanları iktidara gelseler de; Krallık sistemine dayalı Ürdün, Fas ve Körfez ülkeleri ile aralarında pek bir fark görüldüğü söylenemezdi.

Bir diğer önemli sorun ise şehirli orta sınıfın zayıf kalarak,  Irak, Suriye ve Mısır gibi ülkelerde özerk bir politik alanın ortaya çıkmasını engellemesiydi. Bunu fırsat bilen askeri güçler; Filistin’in Kurtuluşu, Arap Birliği, sosyal adalet propagandası ile yönetimi devraldı. Son 30 yılda, askeri kurumların ve hükümetlerin yeni sorunlarla başa çıkamayacağı kanıtlanmıştır.

Arap Baharı, bitap düşmüş cumhuriyetçi hükümetlerin sonu oldu. Monarşiler açısından durum farklıydı. Onlar Siyasi İslam’ın yükselişinden epey memnun kalmışlardı. Bugün Monarşilerin 1950’li 1969’lı yıllara göre daha istikrarlı olduklarını söyleyebiliriz.

İslam’ın geçmişte kalan evrenselliği

İslam eski çağlardan beri birleştirici bir güç oldu. Hz. Muhammed’in önderliğinde büyük göçebe kabileler birleşmişti. İslam; Arap olmayanları da birleştirmiştir. Orta Asya’da Samaniler ve Selçukular gibi farklı halklar da İslam’ın çevresinde birleştiler. Gayri Müslimler bile İslam’ın korumasına tabii tutulup, bütünleştiler.

Bugün siyasi İslam, dini evrenselliğini eskilerde bırakmıştır. İslam ülkelerinin siyasi yelpazesi muhafazakar monarşiden, gerici, silahlı cihad ideolojisine kadar uzanmaktadır. Suriye’de Şii mücahidler (Lübnan Hizbullahı ve Iraklı Asaib Ahl Al-Haq örgütü) Sünni mücahidler ile savaşıyorlar. Irak’taki Ürdün asıllı El Kaide lideri Ebu Musab Zerkavi, Irak’ta 2004’te verdiği biat sözüne rağmen, Usame Bin Ladin’e hep mesafesini korudu.

El Kaide’ye bağlı El Nusra Cephesi Ebu Muhammed El Jaulani öncülüğünde 2012’de kuruldu. Bir diğer yandan Ebu Bekir El Bağdadi, Iraklı mücahit örgütü IŞİD’ın kuruluşu ilan etti. IŞİD’İN kuruluşibu iki cihadist eğilimli grup arasındaki şiddetli savaşı etkiledi ve El Nusra IŞİD’e savaş ilan etti. El-Kaide lideri Eymen el-Zevahiri devreye girerek IŞİD’in dağıldığını açıkladı. Şubat ayında iki grup arasındaki güç müdalesini sonlandırmak isteyen Zevhari; ‘’elçisi’’  Ebu Halid El Suri’yi, Suriye’ye gönderdi. IŞİD’in arkasında bulunduğu tahmin edilen suikastte, El Suri Halep’te öldürüldü..İki örgütün güç savaşı sonunda 100’lerce kişi öldürüldüğü biliniyor.

Dini evrenselliğin sonu

Dini ve etnik gruplar arasındaki çatışmalar; devletin sosyal ve siyasi parçalanmasına neden oldu. “Irak’ta hiçbir ulusal vizyon kalmadı” diyen Kürt Bölgesel Yönetimi’nin Dışişleri Bakanı Mustafa Bakir; “Artık Şiiler Şiilere, Sünniler Sünnilere, Kürtler de Kürtlere oy verecektir’’ açıklamasında bulundu.

Ortadoğu’daki çatışmalar her ne kadar dinsel-etnik çizgide gelişmiş olsa da, aslında bu çatışmaları motive eden dini veya etnik sorunlar değildir. Bu bağlamda çatışmanın boyutlarını abartmamak gerekir. Örneğin Suriye’deki çatışmaları mezhepsel temelde ele alacak olursak, Sünnilere karşı bir Alevi-Şii ittifakının mücadelesini görmek mümkün olabilir. Bu açıdan bakıldığında, Beşar Esad muhtemelen küçük bir Alevi devleti ile yetinebilirdi.

Askeri mücadeleye bakıldığında ise, sadık Suriye Ordusunun birliklerinin güneyde Deraa’da doğuda Deyrizor,  kuzeyde Kamışlı’da, yani her yerde etkin olduğunu görmekteyiz. Sonuç olarak şunu çıkartabiliriz: Esad sadece küçük bir Alevi Devleti için mücadele etmiyor, o Suriye’nin genelini kontrol altında tutmak istiyor. Aynı bakış açısından baktığımız zaman, Sünni bir muhalefetten söz etmek, gerçekliğe aykırıdır. Çünkü Sünnilerde de bir birlik söz konusu değildir.

Tahminlere göre Esad’a biçilen süre 2011 ya da 2012 idi. Ancak iddiaların ve öngörülerin aksine, Suriye rejimi, uyguladığı kitlesel şiddete rağmen başarılı oldu. Suriye yönetimi ve muhalifleri arasında bir siyasi birleşme, konsensüs olmadığı süreci, şiddet araç olarak kalmaya devam edecektir.

Esad ve onun askeri gücünün başarısının asıl nedeni muhalefetten kaynaklanmaktadır.

Başar Esad; süreci laik, ilerici, Arap milliyetçiliği ile fanatik İslamcılar arasında yaşanılan bir savaş olarak göstermeyi başarmıştır. İktidarda olması gerçeğinin yanı sıra, dünyayı da iktidardan indirilirse Selefi güçlerin tahtı kapacağına inandırmış olmasıdır.

Asimetrik Savaş

Rejim destekçileri ve isyancılar arasındaki savaş, silahların niteliği ve niceliğini bir tarafa bırakırsak, asimetriktir. Merkezi komuta yapısı, değişken, kırılgan ittifaklarının asimetrik olduklarını söyleyebiliriz. Suriye Ordusu, ne zaman ve nerde rakiplerine savaş açacağını iyi biliyor olabilir, ancak elde ettiği toprakları elinde tutmakta da bir o kadar başarısız.

Bütün bu çatışmalar siyasi sistemlerin ideolojik temelini büyük bir oranda sarstı. Pan-Arap milliyetçisi Suriye Baas Partisi, İran ile birlikte; Körfez ülkeleri ama özellikle de Suudi Arabistan tarafından desteklenen, iç muhalefete karşı savaşıyorlar.

Bir zamanlar, Arap Milliyetçiliğinin kutsal davası olan ‘’Filistinlilerin mücadelesi’’ anlamını yitirmiş durumda. Unutulmaya başlanan Filistin, Arap rejimleri, İslamcı hareketler tarafından kullanıldı ve istismar edildi.

Ortadoğu’da birbirleriyle savaşan güçler, ulus-devletin mirası için savaşıyorlar. Ancak ulus devletçiliğin alternatifi yok. Bölgede çatışanlar, ne Irak, ne Suriye, ne de Lübnan için savaşıyor. Bu güçler şiddeti araç olarak kullanıp, bölgesel, mezhepsel ve aşiret çıkarları için, savaşıyorlar. Bütün bu kargaşalar son bulduğunda, Ortadoğu’nun siyasi haritası kim bilir nasıl olacak?

Osmanlı Nasıl Paramparça Oldu? – Henry Laurens (Le Monde Diplomatique, Nisan 2003 ve Temmuz 2014)

Çeviri: Hazal Saral


1914 yılında Osmanlı İmparatorluğu’nun Arap bölgeleri, Avrupa güçlerinin nüfuzu altındaydı. 1908’den beri iktidarı elinde bulunduran Jön Türkler Avrupa etkisinden kurtulmanın yollarını arıyordu. Ancak bu çözüm arayışı, otoriter merkeziyetçiliğe sebep olacak, Avrupa desteğini de arkalarına alan Arapları özerklik hareketinin içine itecekti.

Fransa, iktisadi yatırımları, eğitim ve kültürdeki nüfuzu sayesinde Suriye’deki en baskın kuvvetti. Öyle ki bu bölgeye “Doğu’daki Fransa” deniyordu. 1882’den beri Mısır’ı işgal altında tutan İngilizler bile –gönülsüzce de olsa- bu nüfuzu kabullenmişlerdi.

1914 Kasım’ında savaşa girerken, Osmanlılar özerk bölgelerin ellerinden kayıp gittiğini farketti. 1915’in başından itibaren seçkin Arap siyaset adamlarının üzerindeki baskı şiddetlenmeye başladı. Bir kısmı darağacına, bir kısmı da Anadolu’ya sürgüne yollandı. Lübnan’daki hristiyanları kıtlık vururken, Ermeniler ve Anadolu Hristiyanları yerlerinden edilip öldürüldüler. Sömürgeci Fransız ve İngiliz imparatorluklarının güdümündeki Müslüman güçleri zayıflatmak isteyen Osmanlılar cihat çağrısı yaptı. İngilizler, ilk olarak Süveyş kanalı yöresinde savunmaya çekildi. Öte yandan İngiliz ve Hintli güçlerden oluşan bir ordu da Basra’dan Irak’a, zorlu bir fetihe girişti.

Ancak cihat, Fransızların yönetimindeki Kuzey Afrika’yı, kara kıtanın bir kısmını ve Britanya Hindistan’ını tehdit ediyordu. Böylece Fransızlar ve İngilizler savunma konumuna geçtiler. Eski egemenliklerini sürdürebilmeleri için hassas bir formüle ihtiyaçları vardı. Osmanlı Devleti’nin merkezi yönetimini zayıflatarak fiili bir sömürge kurmanın planını yaptılar. Çanakkale’ye saldırırken rakipleri Rusların İstanbul üzerindeki taleplerini kabul etmeye, bölgeyi Ruslarla paylaşmaya mecbur kaldılar.  Müttefikler,  Çanakkale’de uğradıkları bozguna rağmen planlarını sürdürmekte kararlıydılar. Mekke Emiri Şerif Hüseyin’e isyan örgütleterek cihat tehdidini savuşturmak, Osmanlı’ya yeni bir cepheden saldırmaya karar verdiler. Britanya’nın Mısır’daki Yüksek Komiseri Mc Mahon, güç bela Şerif Hüseyin’e ulaştı. Amacı Mekke Emiri’ni isyana teşvik etmekti. Ancak  pek de anlaşılır olmayan yazışmalar, çevirideki aksaklıklar ve anlam karmaşaları sebebiyle iş iyice karmaşık bir hâl aldı.

Öte yandan Kahire entelijensiyası tarafından bir Arap rönesansı fikri ortaya atıldı. Bu fikrin mimarlarının en önde geleni, sonradan Arabistanlı Lawrence olarak tanınacak olan T.E. Lawrence’tı. Sözkonusu rönesans hayalinin temelinde, yozlaşan Osmanlı’yı bir bedevi otantizmi, frankofon bir doğu uygarlığı ile değiştirmek yatıyordu. Şerif Hüseyin’in önderliğindeki bedeviler (Haşimi hanedanlığındaki prensler), bu “iyi niyetli” Britanya vesayetini ikiletmeden kabul ettiler. Londra, onlara bağımsız bir “Arabistan” sözü vermişti. Öte yandan Fransızlar ise “Doğu’daki Fransa”nın kepenklerini indirerek, kendi sözünden çıkmayacak, frankofon bir Suriye inşa etmek peşindeydi.

Peki ya İngilizlerin büyük Arabistan’ı ile Fransızların Suriyesi arasında uyum nasıl sağlanacaktı? Müzakerelere Fransa’dan François George Picot, Britanya’dan Mark Sykes katıldı. Fransa’nın Londra büyükelçisi Paul Cambon ile Dış İşleri sekreteri Edward Grey arasında mektuplar takas edildi ve bu birkaç aylık müzakere süreci 1916’nın Mayıs ayında sonuçlandı. Anlaşmaya göre Fransızlar Suriye kıyılarından Anadolu’ya uzanan bölgeyi; İngilizler ise Basra’daki Irak bölgesi ile Hayfa civarındaki Filistin topraklarını doğrudan yönetecekti. Filistin’e uluslararası bölge statüsü (1) verilecek, Haşimilere bağlı bağımsız Arap devletleri ise kuzeydekiler Fransa’ya, güneydekiler Britanya’ya paylaştırılmak üzere ikiye ayrılacaktı. Sykes Picot adı verilen bir hat Orta Doğu’yu ikiye bölecek, aynı zamanda Bağdat’tan Hayfa’ya uzanacak bir demiryolunun inşaat hattını belirleyecekti. Bu anlaşmaya Ruslar ve İtalyanlar da onay verdiler. Haşimiler ise konu hakkında üstü kapalı, yarım yamalak bilgilendirildiler.

1917 yılına gelindiğinde Britanya Filistin’i işgal etti. Birleşik Devletler ise doğrudan Müttefikler’in safına katılmadı; ancak Nisan ayında Almanya’ya karşı Fransa ve Büyük Britanya ile “ortak” olarak savaşa girdi.

Savaşın artan yoğunluğu, Fransa ve Britanya’da önemli bir farkındalık yarattı: Petrole bağımlılıkları. Nitekim, 1918’de Müttefiklere savaşı kazandıracak olan da bu “petrol seli” oldu.

Başkan Woodrow Wilson ise yürütülen bu gizli anlaşmalara mesafeli yaklaştı. Halkların özyönetim hakkını savunma görevini üstlenmişti. Ancak bunun Araplar ve Asya ırkları için uygulanabilirliği konusunda kararsızdı.

Bu esnada Kahire’deki İngilizler, Suriye üzerine olmasa bile en azından Filistin konusunda anlaşmayı tekrar gözden geçirmeyi hedefliyordu. Bunun için Londra’da somut girişimlerde bulundular. Londra, Wilson retoriğini nasıl kullanacağını çok iyi biliyordu: Harabeye dönen Osmanlı İmparatorluğu’nun üzerinde Araplar, Kürtler, Ermeni ve Yahudiler “hayırsever koruyucu” İngiltere ile  işbirliği yapacaktı.

Sykes bu bağlamda siyonist hareketi kullandı. Sykes’in bu manevrası 2 Kasım 1917’de Balfour Deklarasyonu’nun yolunu açtı: Filistin’de bir Yahudi yerleşkesi kurulacaktı. Britanya stratejisi, Suriye’ye kadar ulaşacak –ancak Filistin’e uğramayacak- bir isyan dalgası sayesinde hakimiyeti korumak ve bölgede özerkliğin yolunu açmaktı.

Londra için halkların hakları İngiliz hakimiyetine girmelerine bağlıydı. Arap milliyetçileri bu hakimiyeti reddettiklerinde İngilizler tarafından küçük düşürücü sıfatlara layık görüldüler. Fransız yanlısı Hristiyan Araplar için de kullanılan “Levanten” sözcüğü de bunlardan biriydi.

1918’de, petrol meselesi gündeme geldi. Anlaşmaya göre Fransa, Musul petrolüne sahip olacaktı. İngilizler ise denetim  hakkını elinde bulunduracaktı. Georges Clemenceau ise üzerinde baskı kuran sömürge grubunu tatmin etmek istiyordu. Ancak Clemenceau’nun sınırları belliydi: Kutsal toprakları dışarıda bırakacak “işe yarar” bir Suriye ve petrol kaynaklarına kolay ulaşım esnekliği.  Toprakları haddinden fazla genişletmek bölgeden elde edilen gelire bakılmaksızın ağır yönetim  sorumlulukları yüklüyordu. Böylece “Büyük Suriye”(2) fikri bir kenara bırakıldı. Ateşkesin ertesi günü Clemenceau, Lloyd George’la masaya oturdu. Orta Doğu’nun paylaşılacağı bu görüşmede tanık dahi bulundurulmadı.

İngiltere kabine sekreteri Maurice Hankey, 11 Aralık 1920’de günlüğüne şu satırları düşüyordu: “Clemenceau ve Foch, ateşkesin ardından denizi aşıp geldiler. Onlar için büyük bir askeri resepsiyon düzenledik. Lloyd Geoge ve Clemenceau’ya Fransa büyükelçiliğine kadar eşlik edildi… İkisi başbaşa kaldıklarında… Clemenceau, “Pekala. Ne konuda konuşacağız?” diye sordu. Lloyd George “Mezopotamya ve Filistin hakkında” diye yanıtladı. “Ne istediğinizi söyleyin bana” diyen Clemenceau’ya Lloyd George’un cevabı “Musul’u istiyorum” oldu. “Öyleyse alırsınız” dedi Clemenceau. “Başka?” “Kudüs’ü de istiyorum” diye devam etti Lloyd George. “Onu da alırsınız” diye yanıtladı Clemenceau. “Ancak Pichon (3) Musul konusunda sorun çıkaracaktır.” Bu konuşma üzerine herhangi bir yazılı metin, andıç, vs. bulunmuyor… Ancak tarafların tüm baskılarına rağmen Clemenceau sözünden geri dönmedi. Zaten Lloyd George da ona hiçbir zaman sözünden cayma fırsatı tanımadı. Tarih de böylece yazılmış oldu.”

Fransızlar petrol için tüm paylaşım planlarını yoluna koymuşken, resmi müzakere dönemecine de girildi. Barış Konferansı’nın başlarından itibaren, Başkan Wilson Afrika ve Pasifik’teki eski Alman kolonilerinin İngiliz ve Fransız İmparatorlukları tarafından ilhakına karşı çıktı. Wilson bu kolonileri ileride kurulacak Milletler Cemiyeti’nin himayesine almak isiyordu. Lloyd George, zekice bir manevra yaparak Milletler Cemiyeti’ne bağlı manda yönetimleri kurmayı teklif etti. Bu manda rejimleri, ileride onları bağımsızlığa götürecek bir “medeni” güce kısa süreliğine devredilecekti. Bu teklifte bahsi geçen mandalar, Osmanlı İmparatorluğu’na bağlı Arap bölgeleriydi. Wilson bu öneriyi 1919 yılının Ocak ayında kabul etti.

Fransa ve Britanya Yüzleşiyor

Arap tarafı, konu hakkında bilgilendirilmeden İtilaf Devletleri Yüksek Konseyi’nin (4) huzuruna çıkarıldı. Arap milliyetçileri, Fransa taraftarları ve siyonistler 1919’un Şubat ayında, dönen dolaplardan habersiz bir araya geldiler. Lloyd George, İngiliz temsilcilerinin Fransızlarla restleşmesine müsaade etti. Mesele, Orta Doğu’nun tek bir manda olarak mı yoksa ikiye bölünerek mi paylaşılacağıydı. Tek manda durumunda İngiliz himayesi kesindi. İkili paylaşımda Fransızlara da pay düşecekti. Fransız tarafı bu ikili plana sımsıkı sarıldı.

Wilson bezmiş vaziyetteydi. Nihayet bir komisyon kurma kararı alındı. Komisyonun görevi bölge halklarına manda yönetimi belirletmek olacaktı. Ancak İngilizler birdenbire durumun farkına vardılar: Filistin ve Irak halklarının İngiliz himayesini kabul etmeme ihtimali vardı. Fransız tarafında ise başka bir korku hakimdi: Suriyeliler’in kendilerine düşmanca yaklaşmasından ve Hristiyan çoğunluklu bir Lübnan Devleti’nin taleplerini kabul etmek zorunda kalmaktan korkuyorlardı. Böylece, bu iki Avrupalı güç komisyondan çekildiler. Komisyon artık yalnızca Amerikalılar tarafından yönetilecekti.

Son tahlilde, Filistinliler Siyonizm’i reddetti, Hristiyan Lübnanlılar Fransızları kabullendi, Suriyeliler ise bağımsızlıkta direttiler. Bu veriler Amerikalıları, yepyeni bir fikre götürdü: Amerikan mandası! Ancak artık çok geç kalınmıştı: Amerikan senatosu Versay Antlaşması’nı reddetti ve Amerikalılar, Müttefikler arasında yürütülen tüm konferanslardan çekildiler.

Böylece  Fransa ve Britanya baş başa kaldılar. Müstakbel sömürgelerde askeri varlık, Fransızların lehine dönmüştü. Londra seferberliğe son verirken Fransa hâla askeri mühimmat yığıyordu. Eylül 1919’daki Deauville Konferansı’ndan 1920 yılının Nisan ayındaki San Remo Konferansı’na kadar Sykes-Picot’ya kanaat eden Fransa’nın peşinde olduğu ikili manda seçeneği artık onaylanmıştı. Filistin sınırı birkaç kilometre kuzeye çekildi. Ürdün, Filistin’i Irak’a bağlayan bir koridor görevi üstlendi. Bu koridor, acil durumlarda İngiliz Hava Kuvvetleri’nin Hindistan’a geçişini temin edecek, orta vadede ise Irak’tan Akdeniz’e sevkiyatı sağlayacak bir petrol boru hattının tesisini sağlayacaktı. Petrolün denetimi yeni kurulacak bir konsorsiyuma devredilecek; petrolden elde edilen gelirin %23.75’i ise bu konsorsiyum tarafından Fransa’ya verilecekti.

Geriye bir tek, manda rejimlerinin empoze edilmesi için yapılacak güç gösterileri kalmıştı. Fransa ve Britanya, Filistin, Suriye ve Irak halklarını zapt etmek için operasyonlar yürüttüler.

Aslında Orta Doğu’nun birçok devlete bölüştürülmesi kınanacak bir tutum değildi. Haşimiler, bu işi en başından beri veliaht Hüseyin’in lehine tahayyül etmekteydiler. Ancak bu paylaşım planları bölge halklarının iradesine karşı çıkılarak, tüm özgürlük vaatlerini boşa çıkaracak şekilde güç kullanılarak yapıldı. Örneğin Osmanlı’nın son döneminde geçirdiği siyasi evrim, atama ve seçim sistemine geçiş düşünüldüğünde, İngilizler ve Fransızlar tarafından uygulanan otoriter rejimin bölgeyi uzun soluklu bir gerilemeye götürdüğü anlaşılıyor.

Bölgesel seviyede de paylaşım devam etmekteydi. Yeni kaynaklar ve onlara hakim sınıflar, bu yeni oluşan ülkelerde otoritelerini kurdular. Ancak 1919-1920 olayları yapılan tüm anlaşmaları alt üst etti. Elit Araplar yönetimi ellerinin arasından kaçırıverdiler. Arap milliyetçiliği iktidara geldiğinde ise bu sınıfların meşruiyetini reddederek, bölgedeki tüm acılara şifa verecek üniter devlet fikrini gündeme getirdi.

“Sykes-Picot”nun hayaleti bugün hala bölgede dolaşıyor. Orta Doğu’nun dış güçler tarafından paylaşılacağı fikri sık sık gündeme geliyor. İşte bu yüzden, Batı’nın bölgede demokrasinin ve özgürlükçülüğün savunucusu olma iddiası bir uğursuzluk, bir aldatmaca gibi görünüyor. Kimbilir belki de Batı , 1916-1920 yılları arasında yaptıklarının bedelini ödüyor.

 

  • Britanya ve Fransa’nın müşterek hakimiyeti
  • Bilad el Şam
  • Stephen Pichon* Dönemin Fransa Dış İşleri Bakanı
  • Onlar Konseyi

 

J.V. Stalin on Tsarism and Imperialism in the Russian Empire

The Espresso Stalinist

10377625_259101377606692_1310247587054211666_n

“In fact, Tsarist Russia was the home of oppression under every form, capitalist, colonial and militarist, of oppression in the most barbarous form. The omnipotence of capital was allied there with the despotism of Tsarism, the aggressiveness of nationalism with the most ferocious oppression of non-Russian peoples, the economic exploitation of whole regions of Turkey, Persia, and China, with the military conquest of these regions by Tsarism. Lenin was quite right in saying that Tsarism was ‘feudal-militarist imperialism!’ Tsarism was the quintessence of the most negative sides of imperialism.

Again, Tsarist Russia was an immense reserve force for European imperialism, not only because it freely gave entrance to foreign capital (which held such important branches of Russian economy as fuel and metallurgy), but also because it could furnish millions of soldiers to the imperialists of the West . Thus, during the war, twelve million Russian soldiers shed their blood on…

View original post 162 more words

Şovenizmin Bir Boyutu Olarak Avrupacılık ve Soykırım Yalanı

Aydınlık, 24 Nisan 2014

Image

Avrupacılık, Avrupa’nın sadece sınıf mücadelesini, bilimsel ilerlemesini ve kültürel fetihlerini benimsemeyi öngören bir fikir değildir.

Avrupacılık, bilhassa Avrupa’da, Avrupa’nın siyasi ve toplumsal varlığını ön planda tutan, diğer dünyanın gerçekliğinden uzak bir gaflettir ve bizdeki yansıması, daha alçak mertebede taklitçiliğe ve bilinç mevcudiyetinde işbirlikçiliğe tekabül etmektedir.

Bu retorik, sözde soykırım hususunda da Avrupa sınırlarını aşarak Türkiye’de akademik çevreleri ele geçirmeye çalışmış ve varlığını koloniciliğe borçlu olan bir medeniyetin kanlı dayatmalarını “ademi merkeziyetçilik” adı altında topluma aşılamaya çalışacak kadar pervasız özneler tarafından kullanılmıştır.

Ne var ki Avrupa’nın hukuk alanındaki kazanımları, sınıf mücadelesindeki kazanımları gibi hakim siyasi zümreyi gafil avlamış ve ifade özgürlüğü, sermaye diktatörlüğünün kültürel hegamonyasını belli alanlarda yenilgiye uğratabilmiştir.

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin (AİHM) “Perinçek v. İsviçre” davasındaki kararı bu yenilgilerin sonuncusu olmakla birlikte, Türk ulusunun tarihsel bir yalan karşısında yıllardır yürüttüğü mücadelenin hukuki meşruiyetini tanımış ve mevzubahis mücadelenin Avrupa’da akademik tartışma platformlarına taşınmasının önünü açmıştır.

AİHM’in “Perinçek v. İsviçre” davasında verdiği karar ve soykırım yalanına karşı mücadelenin geleceği, tam olarak bu hukuki ve tarihsel çerçevede incelenmelidir. Ben de söz konusu çerçeveyi sunduğum araçlarla özetlemeye çalışacağım.

Mutlakiyet ve ötesi

Soykırım yalanı ile mücadelede öncelikle bilinmesi gereken verilerden biri, yalanın emperyalist niteliğinden ötürü sermaye merkezlerinde “tartışılmaz bir gerçek” olarak değerlendirilmesidir.

Bu değerlendirme, sadece soykırım yalanına özgü değildir; zira Avrupa’da hakim siyasi zümre, halklarına “Avrupa’nın değerlerinin üstünlüğünün mutlak olduğu” fikrini erken kolonicilik döneminden beri aşılamaktadır. Öyle ki, Saint-Simon ve Augustin Thierry gibi ütopik sosyalistler dahi bu fikirden etkilenmiş ve “birleşik, federe bir Avrupa birliği” üzerine çeşitli tezler yazmışlardır (De la réorganisation de la société européenne, 1814) . Bir kuşak sonra, büyük yazar Victor Hugo da “Avrupa Birleşik Devletleri” hayalini kurmaktan geri kalmamış ve bu devletin “İnsanlığın yansıması” olup “mutlak barış” getireceğini ifade etmiştir (Discours à l’occasion du Congrès international de la paix de Paris, 1849) .

Görüldüğü üzere, Avrupa’nın “damarlarına işlemiş” olan bu fikir, siyaset malzemesi haline getirilmek için her zaman uygun olmuştur. Basit ve güncel bir örnek verecek olursak: Avrupalı siyasetçilerin Kiev’deki faşist darbeyi “demokratik devrim” olarak yansıtması, “Avrupa’nın değerlerini savunanlar” sokağa dökülünce daha kolay olmuş ve Slavoj Žižek gibi birçok Avrupalı “sol aydın”, Yahudi ve Rus azınlıklara karşı işlenen suçlara rağmen darbe şakşakçılığı yapmaktan çekinmemiştir.

Söz konusu ilkel ve dogmatik yaklaşım, soykırım yalanının nasıl yayıldığı hususuna da ışık tutmaktadır. 1. Dünya Savaşında, döktükleri kanı meşrulaştırma arayışında olan İtilaf Devletleri’nin Osmanlı Devleti sınırları içinde “Ermenilere zulmedildiği” yönündeki bildirisinden (1915) “İtilaf Devletleri’nin diplomatik işlerini yürüten” ABD İstanbul Büyükelçisi Henry Morgenthau’nun “aldığı duyumlar üzerine” ABD Senatosu ve dışişlerine yolladığı raporlara kadar nesnellikten uzak kaynaklar Avrupa kamuoyunun “önde gelenleri” tarafından kutsanınca yıllar süren endoktrinasyon sonucu “mutlak doğru” konumuna getirilmiştir.

Ne var ki bu durum, kaynakların zayıflığını ve küresel temelde bir görüş birliği olmadığı gerçeğini örtememiş ve soykırım yalanı, küresel çapta bağlayıcı karar verme yetkisine sahip hiçbir uluslararası mahkeme tarafından kabul edilmediği gibi AİHM’in “Perinçek v. İsviçre” kararında belirttiği üzere “hukuki bir kavrama tekabül eden ‘soykırım’ ifadesi”nin kullanılması için gereken hukuki temel oluşturulamamıştır.

Bir başka deyişle; AİHM’in “Perinçek v. İsviçre” davasında verdiği karar, Avrupa’nın hukuk alanında ve işçi hakları konusundaki ilerlemeleri gibi, etkili bir mücadele sonucu hakim siyasi zümrenin işine gelmeyen sonuçlar doğurmuş ve “serbest pazar ekonomisi” miti gibi “soykırım” miti de fiilen “mutlak” niteliğini kaybetmiştir.

Şovenizm ve dogmatizmle mücadelede AİHM zaferinin önemi

Bir kripto-şovenist düşünce olarak Avrupacılığın “mutlak” bilgileri, epistemolojinin doğası gereği somut olan gerçekliğe yenik düşmektedir.

Bu “bilgiler”den biri olan soykırım yalanı da AİHM zaferi ile birlikte yenilmiş fakat henüz uluslararası kamuoyu nazarında tamamen yıkılmamıştır.

Bununla birlikte, söz konusu tabuyu yıkmak amacıyla yürüteceğimiz bilimsel tartışmaların önü AİHM zaferi ile birlikte açılmıştır. Bundan sonraki süreçte, özellikle Avrupa’da, soykırım yalanı hakkındaki gerçekler her platformda tartışılmalıdır. Sürecin gidişatı ve edinilebilecek siyasi sonuçlar, bu tartışmaların etkinliğine bağlıdır.

Uluslararası Hukuk, AİHM Zaferi ve Diyalektik

Teori Dergisi, Nisan sayısı (2014)

Image

Ex oriente lux, ex occidente doxa.

Yani, “ışık Doğu’dan, bilgi Batı’dan gelir”. Zaman içinde “yasa Batı’dan gelir” (“ex occidente lex“) şeklinde yorumlanmaya başlanan bu kaidenin, dünyada erken kolonicilik döneminden berigelen toplumsal dengeyi özetleyebildiğini söylemek yanlış olmaz.

Öyle ki, Uluslararası Adalet Mahkemesi Statüsü’nün 38. maddesinin 1. fıkrasının (c) bendinde ifade edildiği üzere “İşlevi, kendisine sununlan davaları uluslararası hukuk çerçevesinde sonuçlandırmak olan Mahkeme […] medeni uluslar tarafından tanınan  genel hukuk prensipleri doğrultusunda karar verir“. Yani, 193 devletin üye olduğu Birleşmiş Milletler nazarında, “Üçüncü Dünya ülkesi” olarak tanımlanan ülkeler arasındaki anlaşmazlıklarda dahi “medeni uluslar tarafından tanınan genel hukuk prensipleri“nin, başka bir deyişle Batı ülkelerinde geçerli olan temel normların dikkate alınması söz konusu.

Elbette,  1946 yılında uygulanmaya başlanan mevzubahis normda kullanılan ifade, iki Dünya Savaşı ve ulusal bağımsızlık savaşlarının bir sonucudur; zira uluslararası hukukun temelini oluşturduğu varsayılan Westphalia Antlaşması’ndan (1648) beri, devletler arasındaki anlaşmazlıklarda uygulanan normlar “Hristiyan ulusların teamül hukuku” ve “Avrupa kamu hukuku“ndan devşirilmeydi – hattâ Osmanlı İmparatorluğu dahi, 1856 yılında söz konusu normların bağlayıcılığını kabul etmiş ve bu tarihten sonra Avrupalı devletlerle yapılan anlaşmalarda bu normlar dikkate alınmıştı. (Mashood Baderin, Religion and International Law: An Analytical Survey of the Relationship, Routledge Handbook of International Law, s. 166)

Özetle, Kurtuluş Savaşı’ndan kapitalist toplumun inşasına kadar sorguladığımız “medeniyet” (nam-ı diğer “tek dişi kalmış canavar“) kavramı ve daha da uzun bir süredir tartıştığımız “Batılı” sıfatı,  henüz açık bir nesnelliğe kavuşmamış olmasına karşın bizi bağlıyor. Bu durum, herhangi bir anlaşmazlık durumunda Batı’ya bize öğrettiği “yasallık” kavramıyla bağdaşmayacak, belki de keyfiyetle açıklanabilecek bir avantaj sunabiliyor; zira yasa koyucunun iradesi (“voluntas legislatoris“)  söz konusuymuş gibi, bağlayıcı yasaların ruhunu kendi bünyesinde barındıran Batılı devletler kendi çıkarlarını daha etkili bir şekilde savunabiliyor.

Bununla birlikte, daha önce de ifade ettiğimiz üzere, ulusal kurtuluş savaşları ve ulusların fiilen Batı hegamonyasından kurtulma çabaları, eninde sonunda hukuka da yansıyor. Bunun en önemli örneği, deniz hukuku ve devletlerin yargılama sınırlarının temellerinin atıldığı Bozkurt-Lotus Davası’dır (1927) . Söz konusu davada, “medeni ulus“un temsilcisi Üçüncü Fransız Cumhuriyeti’nin karşısında duran Türkiye Cumhuriyeti, emperyalist zorbalığa karşı mücadele ederek bağımsızlığını elde etmiş bir ulusu temsil etmekteydi ve kendi çıkarlarını etkili bir şekilde savunma iradesine sahipti. Bu irade, büyük hukukçu Mahmut Esat’ın savunmasında vücut buldu ve “medeni olmayan” bir ulusu temsil eden bir Devlet, başta 1958 tarihli Uluslararası Sular Anlaşması ve “Bozkurt-Lotus Kuralı” olarak da bilinen “(uluslararası hukukta) yasaklanmayan her şey yasaldır” ilkesi olmak üzere çağdaş uluslararası hukukun omurgasının oluşmasına katkıda bulundu.

Buradan şu doğal sonuca varıyoruz: Toplumlar arasındaki ilişkilerin diyalektiği, ilk aşamada hukuka yansımasa dahi zaman içinde hukuka kendini dayatıyor. Başka bir deyişle, “de facto” olan, zaman içinde (uluslararası hukuk özelinde, teamüle girerek) “de jure” olmak zorunda.

Günümüze gelirsek: 17 Aralık 2013 tarihinde kararlarının imzacılar açısından bağlayıcılığı, uluslararası hukuk çerçevesindeki bir sözleşmeyle (AİHS) sabit olan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin (AİHM) “Perinçek v. İsviçre” davasında verdiği kararı tartışmaktayız. Bu dava, bir bütün olarak uluslararası hukukun geleceği açısından Bozkurt-Lotus davası kadar temel olmayabilir fakat davanın konusunun değerlendirilmesi konusunda yeni bir sayfa açacağı açık. Diğer yandan, söz konusu davanın Türkiye adına zaferle sonuçlanması, Bozkurt-Lotus Davası’nda sergilenen iradenin günümüzde de uluslararası davalarda olumlu sonuçlar doğurabileceğinin göstergesi.

Yazımın amacı ise, söz konusu davayı “bir siyasi zafer”den öte, kıyaslamalardan faydalanarak diyalektiğin ışığında”bir hukuki zafer” olarak ele almak ve hangi noktalarda bağlayıcı olabileceğini açıklığa kavuşturmak.

Davanın Konusu

Bunu yapmak için ilk yapmamız gereken davanın konusunu iyi anlamak; zira davanın konusu hiçbir zaman sözde “Ermeni soykırımının varlığı/yokluğu” olmadı.

Davanın konusu, “1915 olaylarının hukuki veriler ışığında soykırım olmadığını ifade etmenin ifade özgürlüğüne müdahale olup olmadığı” idi.

Mahkemeye başvuran İşçi Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek, İsviçre’nin Zürih kantonundaki sorgusunda ve Vaud kantonundaki davalarda verdiği savunmalarda (bağlayıcı karar verme yetkisine sahip uluslararası mahkemeler tarafından)”açıkça soykırım olarak nitelenmeyen bir olay üzerinde siyasi otoritelerin karar veremeyeceği” ve “meselenin tarihçiler tarafından tartışılması gerektiği” argümanlarını temel almıştı. Perinçek, temyiz davasında ilk argümanını daha da netleştirerek reddettiği hususun “1915 olaylarının soykırım olarak tanımlanması” olduğunu belirtmiş ve Vaud Kantonu Yargıtayı Ceza Dairesi, verdiği kararda Perinçek’in “katliamları ve tehciri reddetmediğini” ifade etmişti. AİHM’e başvuru gerekçesinde de aynı çizgiyi savunan Perinçek, İsviçre mahkemelerinin verdiği kararla “demokratik toplumun yapısına uymayacak şekilde” şahsının ifade özgürlüğüne müdahale ettiğini ve dolayısıyla “AİHS’in 10. maddesinin ihlal edildiğini” iddia etmişti. (Doğu Perinçek, “Winterthur Savcılarına verdiğim ifade“, 19 Aralık 2013, Aydınlık Gazetesi ; Doğu Perinçek, “Akademik Tartışma İçin Yanlış Salon Seçtiniz“, 20 Aralık 2013, Aydınlık Gazetesi ; ayrıca AİHM, 27510/08 sayılı başvuruya dair verilen karar, 9., 10., ve 11. maddeler)

İsviçre Devleti ise, buna karşılık, hemen hemen her devletin başvurduğu AİHS’in (hak suistimali ile ilgili) 17. maddesinin  Perinçek tarafından ihlal edildiğini öne sürmüş ve verilen kararı “İsviçre Ceza Kanunu’nun soykırımın reddini suç sayan 261bis maddesinin 4. fıkrasının bir toplumsal zorunluluktan ötürü uygulandığı” ve “1915 olaylarının soykırım olarak nitelenmesi konusunda,Yahudi Soykırımı konusunda olduğu gibi, uluslararası kamuoyunda görüş birliği olduğu” söylemleriyle savunmuştu. İsviçre Devleti ayrıca, AİHM’in “Garaudy v. Fransa” davasında Yahudi Soykırımı’nı tanımadığını ifade eden Garaudy’i haksız bulduğunun altını çizmişti. (AİHM, 27510/08 sayılı başvuruya dair verilen karar, 47. madde ; ayrıca AİHM, 65831/01 sayılı başvuruya dair verilen karar)

AİHM, bu veriler ışığında, konuyu beş soru çerçevesinde inceledi:

– Perinçek, AİHS’in 17. maddesini ihlal etti mi?
– Perinçek’in “Ermeni Soykırımı”nın uluslararası bir yalan olduğuna dair ifadeleri, toplumsal karışıklık yaratmak suretiyle kamusal düzeni bozmaya yönelik miydi?
– 1915 olaylarının “soykırım” olarak nitelenmesi konusunda uluslararası bir görüş birliği var mı?
– Bağlayıcı karar verme yetkisine sahip uluslararası mahkemeler, 1915 olaylarını “soykırım” olarak niteledi mi?
– AİHM’in Yahudi Soykırımı’nın reddi ile ilgili davalarda verdiği kararlarda belirtilen gerekçeler, 1915 olaylarıyla ilgili bir konuda geçerli olabilir mi?

Mahkemenin Kararı

Mahkeme, davanın iki maddeyi kapsadığı tespitini yaptı ve diğer dört soru 10. madde çerçevesinde olduğundan dolayı, öncelikle İsviçre’nin “Perinçek’in AİHS’in 17. maddesini ihlal ettiğine” yönelik iddiasına ilişkin soruyu değerlendirdi.

Bu noktada Mahkeme, Perinçek’in “ırki nefret uyandıracak bir eylemde bulunduğundan dolayı yargılanmış ve cezalandırılmış olmadığından“, “kayıpları ve tehciri asla reddetmediğinin Vaud Kantonu Yargıtayı Ceza Dairesi tarafından da belirtilmiş olduğundan“, “itirazının açık bir şekilde söz konusu eylemlerin ‘soykırım’ olarak nitelenmesine yönelik olduğundan” ve “böyle bir itirazın demokratik toplum içinde ifade edilmesinin toplumsal düzene aykırı olamayacağından” ötürü İsviçre’nin 17. maddeye dayanan itirazını reddetti. (AİHM, 27510/08 sayılı başvuruya dair verilen karar, 52. ve 54. maddeler)

Mahkeme, sonraki aşamada 10. maddeye ilişkin sorulara, söz konusu soruları birbiriyle ilişkilendirerek değindi.

İlkin İsviçre Ceza Kanunu’nun 261bis maddesinin 4. fıkrasındaki “soykırımı inkar” ifadesini irdeleyen Mahkeme, “soykırım” ve özellikle “Ermeni Soykırımı” tanımının üzerinde durdu. Mahkeme, “soykırım” kavramının “açık olarak belirtilmiş hukuki bir kavram” olduğunun altını çizdi ve söz konusu tanımın, bir tarihsel olayın hukuki nitelemesinde kullanılmasında “uluslararası kamuoyunda görüş birliğinin” , “bağlayıcı karar verme yetkisine sahip uluslararası mahkemelerin kararlarının”  ve “somut, bilimsel verilerin” belirleyici olduğunu ifade etti. (AİHM, 27510/08 sayılı başvuruya dair verilen karar, 23., 112., 113. ve 117. maddeler)

Uluslararası kamuoyunda görüş birliği“nin tespiti için uluslararası hukukun temel özneleri, yani devletler temel alındı. Mahkeme, Birleşmiş Milletler üyesi 190 devletten sadece 20’sinin 1915 olaylarını “soykırım” olarak tanımasını “uluslararası kamuoyunda görüş birliğinin olmadığının” göstergesi olarak değerlendirdi ve “İsviçre dahil olmak üzere birkaç ülkenin parlamento oylaması olmadan, sadece hükümet kararıyla” bu sonuca vardığının ve “İsviçre’nin organları arasında dahi bir görüş birliğinin olmadığının” altını çizdi. Mahkeme ayrıca, “bağlayıcı karar verme yetkisine sahip” hiçbir mahkemenin 1915 olaylarını “soykırım” olarak nitelemediğini belirtti. (AİHM, 27510/08 sayılı başvuruya dair verilen karar, 117. madde)

Bu kanıyı desteklemek adına, 1915 olaylarını “soykırım” olarak niteleyen devletlerin dahi “bu konudaki ifade özgürlüğüne saygı duyduğu” ifade edildi ve Fransız Anayasal Konseyi’nin benzer bir yasa tasarısını 2012 baharında anayasaya aykırı bulduğu belirtildi. (AİHM, 27510/08 sayılı başvuruya dair verilen karar, 123. madde)

Garaudy davası referansıyla ilgili muğlaklığı gidermek adına Mahkeme, İsviçre’nin savunmasında 1915 olayları ile Yahudi Soykırımı arasında kurulan paralellikleri ele aldı. Bu hususta, Yahudi Soykırımı ile ilgili”uluslarası kamuoyunda görüş birliği olduğu” ve “uluslararası mahkemelerin söz konusu olayla ilgili açık kararlarının olduğu” tespitini yapan Mahkeme, böylece AİHM’in Yahudi Soykırımı ile ilgili verdiği kararların 1915 olaylarının değerlendirmesinde emsal teşkil etmeyeceğine karar verdi. (AİHM, 27510/08 sayılı başvuruya dair verilen karar, 119. madde)

Son olarak, daha önce 17. maddenin tahlilinde ele alınan, “toplumsal karışıklık yaratma niyeti” doğrultusunda “kamusal düzeni bozma” çabası sonucu doğan “toplumsal zorunluluk” durumunu değerlendiren Mahkeme, öznelerin kullandığı söylemlerin “özel tarihsel ilgi uyandıran, şoke edici hattâ bazı kesimleri rahatsız edecek nitelikte” olabileceğini ve bu niteliğin, tek başına, “toplumsal zorunluluk” durumunu oluşturmayacağını belirtti. Mahkeme ayrıca, daha önce “Refah Partisi v. Türkiye Cumhuriyeti” kararında Türkiye Cumhuriyeti lehine uyguladığı “takdir payı“nın “çok sıkı bir kriter” olduğunu ve İsviçre’nin sunduğu gerekçelerin bu payın uygulanması için “yetersiz” olduğunu belirterek, 1915 olaylarının “kamuoyunu ilgilendiren bir tartışma konusu” olup söz konusu olayların tartışılmasının “demokratik toplumun verdiği bir hak” olduğunu ifade etti. (AİHM, 27510/08 sayılı başvuruya dair verilen karar, 129. madde)

Neticede Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, İsviçre’nin Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 10. maddesini ihlal ettiğine hükmederek İşçi Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek’i haklı bulmuş oldu.

Karşıt Görüşler

AİHM’in Perinçek lehine vereceği bir kararın herkes tarafından hoş karşılanmayacağı, hakimlerin dahi öngörebildiği bir durumdu. Nitekim, başta İsviçre’deki yargı sürecinin baş aktörü olan “İsviçre-Ermenistan Derneği” olmak üzere Ermeni diasporasının önde gelen milliyetçi dernekleri, AİHM’in “Perinçek v. İsviçre” davasında verdiği kararı “özgürlüğe darbe” olarak niteledi. Hattâ ABD’de yayımlanan Asbarez Gazetesi yazarı Harut Sasunyan, internette çok paylaşılan yazısında daha da ileri giderek Doğu Perinçek’in “iftira attığını” ve “Türkiye’de dahi suç kapsamına giren eylemlerde bulunmuş bir adamın […] iddialarının yanıtsız kalmaması gerektiğini” ifade etti. Hukukçuluk iddiasında bulunan bu yazarın Avrupa’daki “düşünce özgürlüğü” hususundaki anayasal normların -cezai ve idari normlar göz önünde bulundurulmaksızın- ” sınırlar içerdiği” şeklindeki yüzeysel ifadesi ve Mahkeme’nin “soykırım” kavramının hukuki tanımını çok net bir şekilde yaptığı gerçeğini atlaması ise, diasporanın en yetkin bireylerinin dahi meseleye siyasi hazımsızlıkla baktığının göstergesiydi. (http://asbarez.com/117783/switzerland-must-appeal-european-court’s-verdict-on-the-armenian-genocide/)

Bu siyasi yaklaşım bir yana, karara kısmen itiraz eden yargıçlar Vučinić ve Pinto de Albuquerque dahi, uluslararası hukukla ilgili temel bilgi sahibi birinin yapmayacağı basit hatalara düştü.

Ayrıntıya girecek olursak, iki hakimin ortaklaşa kaleme aldığı 17 sayfalık muhalefet şerhlerinde: 1915 yılında Osmanlı Devleti ile savaş halinde olan Çarlık Rusyası, Büyük Britanya ve Üçüncü Fransız Cumhuriyeti’nin “Ermenilere karşı gerçekleştirilen katliamları kınayan” bildirisi; hiçbir zaman uygulanamamış ve Lozan Antlaşması ile birlikte hukuki bağlayıcılığını yitirmiş Sevr Antlaşması; işgal döneminde “de jure” Osmanlı Devleti denetimi altında oluşturulan (yani, imzacı Türkiye Cumhuriyeti tarafından oluşturulmayan) mahkemelerin kararları temel alınmıştı. Vučinić ve Pinto de Albuquerque bununla da kalmayıp aynı metinde Osmanlı cezai kanunnameleriyle Türk Ceza Kanunu’nu karıştırmış  ve Osmanlı İmparatorluğu ile Türkiye Cumhuriyeti’ni tek özne olarak (“Türk Devleti”) nitelemişti! (AİHM, 27510/08 sayılı başvuruya dair verilen karar, 64-80 sayfalar)

Karşıt görüşlerdeki savların zayıflığı ve siyasi tonun baskınlığı, sonraki satırlarda değineceğimiz üzere, tahmin edilenin aksine Avrupa’nın önemli akademik çevrelerine yansımadı.

Akademik Yansımalar

Önceki paragraftan anlayacağınız üzere, Avrupa’nın önemli akademik çevreleri ve birçok uluslararası hukuk uzmanı, AİHM’in “Perinçek v. İsviçre” davasındaki kararını olumlu karşıladı.

Şüphesiz  bu çevreler arasında en çok göze çarpan Cambridge Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nin yayımladığı mevsimlik “Cambridge Uluslararası ve Karşılaştırmalı Hukuk Dergisi”nde yayımanan Henri Decoeur imzalı makaleydi. (http://cjicl.org.uk/2014/01/27/echr-reducing-genocide-law/)

Söz konusu makalede, AİHM’in söz konusu kararının “tek düşünce diktatörlüğünün oluşmasını engellediği” ve “en şoke edici düşüncenin bile, ırki, cinsi ve dinsel nefret uyandırmadığı sürece ifade edilmesinin demokratik toplumun gereği olduğunun altını çizdiği” için son derece yerinde olduğu ifade edildi.

Makalede ayrıca, Mahkeme’nin “soykırımın hukuki karşılığı” konusunda hassas davrandığı belirtilerek “‘Soykırım’ kavramı, çeşitli politik gündemlere sahip özneler tarafından defalarca siyasi amaçlar doğrultusunda kullanılmış ve söz konusu kavramın hukuki karşılığı irdelenmemiştir.  […] ‘Soykırım’, uluslararası mahkemeler nazarında, her şeyden önce hukuki bir yaratımdır: Ne bir eksik, ne bir fazla. […] Ermeni halkının ‘Büyük Felaket” olarak nitelediği olaylar belki de bir ‘soykırım’dır fakat bunu belirleyecek olan hukuki verilerin (uluslararası mahkeme kararlarının) noksanlığında […] böyle bir tanımın kullanımının reddi, suç unsuru oluşturamaz” ifadeleri kullanıldı.

AİHM’in söz konusu kararını olumlu karşılayan bir diğer önemli isimse Ghent Üniversitesi ve Kopenhag Üniversitesi’nde akademisyenlik yapan Belçikalı Hukuk Profesörü Dirk Voorhoof’tu. Voorhoof,  7 Ocak 2014 tarihli makalesinde ele aldığı “Perinçek v. İsviçre” davasıyla ilgili “Bir Avrupa mahkemesinin tarihsel bir olayı ‘soykırım’ olarak niteleme yetkisinin kesinlikle olmadığını” ifade etmekle kalmadı, aynı zamanda “gerçekten hukuki anlamda ‘soykırım’ olarak nitelenebilecek bir olay söz konusu olsa dahi, bu olayın gerçekleşmediğinin ‘ırki, cinsi veya dinsel’ nefret uyandırmayacak şekilde ifade edilmesinin 10. maddenin öngördüğü bir hak olduğunu” ve İsviçre’nin Büyük Daire’ye başvurusunun kabulünün “Avrupa’daki ifade özgürlüğü adına üzücü bir olay olacağını” belirtti. (http://echrblog.blogspot.com/2014/01/perincek-judgment-on-genocide-denial.html)

Benzer görüşler, İtalya’da da başta Aurora Dergisi olmak üzere birçok bağımsız yayın organı tarafından paylaşıldı. (http://www.aurorarivista.it/articolo.php?cat=storiaepolitica&id=160_il_caso__perinc)

Muhtemel Siyasi Yansımalar

Öncelikle şunu belirtmek gerekir: “Perinçek v. İsviçre” davasında elde edilen zafer, bir siyasi iradenin oluşturduğu toplumsal zorunluluğun bir ürünüdür. Netice, diyalektiğe uygundur.

Bununla birlikte, söz konusu zafer “hukuki”dir ve siyasi yansımaları, kısa vadede, bu temel üzerine inşa edilecektir.

Belirtilmesi gereken ayrı bir nokta -ki buna daha önce de kısmen değindim- kararın sözde “Ermeni Soykırımı”nın gerçekleşmemiş olmasından ziyade Türk-Ermeni savaşlarının ve daha net olmak gerekirse 1915’te yaşananların “soykırım” olmadığını ifade etmenin suç oluşturamayacağı ile ilgili olması.

Yani, ilk aşamada sözde “Ermeni Soykırımı”nın reddini suç sayan yasalar gözden geçirilecek ve ulusal sistemlerin öngördüğü alternatiflerle hukuki etkilerden arındırılacaktır. Bir örnekle açıklamak gerekirse: İsviçre’de ya Doğu Perinçek’in yargılandığı İsviçre Ceza Kanunu’nun 261bis maddesinin 4. fıkrasının kaldırılması söz konusu olacak, ya da İsviçre bir parlamento bildirisiyle sözde “Ermeni Soykırımı”nı tanımadığını ilan edecek. Aksi takdirde, bir imzacı devlet olarak AİHS’i ihlal etmiş olacak.

Diğer yandan, söz konusu karar, 1915 olaylarını “soykırım” olarak niteleyen fakat bu nitelemenin reddini suç saymayan devletlere soykırımı tanımama yönünde bir hukuki yükümlülük getirmeyecektir. Yani, kısa vadede, Fransa ve İtalya gibi devletler sözde “Ermeni Soykırımı”nı tanımama yönünde bir zorunlulukla karşı karşıya kalmayacaktır.

Bununla birlikte,  AİHM’in kararını gerekçelendirirken kullandığı (tabiri caizse) “soykırım kriterleri” ve Türk-Ermeni Savaşı’nın Yahudi Soykırımı’ndan net bir şekilde ayırması, tarihsel yaklaşımın kabulü için uygun bir mücadele zemini hazırlamış bulunuyor.

Bu zeminden faydalanmanın en etkili yolu ise, soykırım yalanını Avrupa’da her akademik platformda tartışmaya açmaktır; zira önyargısız tarihsel tartışmanın önü AİHM zaferiyle açılmıştır. Bu mücadelenin elbette siyasi boyutu vardır; fakat bu boyut, bilimselliği radikal bir şekilde savunarak haklılığımızı kabul ettirene kadar iradenin ifadesiyle sınırlı kalmalıdır. Unutulmamalıdır ki, bu karar, soykırım yalanına karşı mücadelede atılmış önemli bir adımdır; fakat bu mücadele uzun bir mücadeledir ve henüz toplumsal algının değişimi, yani (ifade özgürlüğü kapsamı dışında) herhangi bir siyasi zorunluluğun söz konusu olması gibi bir durum yoktur.

Zaferin Diyalektiği

Batı, Coğrafi Keşiflerden beri “Batılı olmayana” kendi hukukunu dayatmıştır ve dayatmaya devam etmektedir. Bu dayatma 19. yüzyılda daha da yoğunlaşmış ve Batı toplumlarında hakim sınıf konumuna yükselen (Batılı) burjuvazi, Marx ve Engels’in meşhur deyimiyle “kırı nasıl kentlere bağımlı kıldıysa, barbar ve yarı-barbar ülkeleri de uygar olanlara, köylü ulusları burjuva uluslara, Doğu’yu Batı’ya bağımlı kılmıştır“. (Karl Marx & Friedrich Engels – Komünist Manifesto)

Bu zincir, sermaye çevresindeki ezilen ulusların ayağa kalkmasıyla yavaş yavaş eridi. Genişleyemeyen kapitalizm savaşla sonuçlanan krizlere girerken sermaye çevresindeki pazar ve kaynaklara duyulan ihtiyaç git gide arttı. Batı’nın “Batı olmayana” karşı üstünlüğünü yavaş yavaş kaybettiği bu süreçten uluslararası hukuk da etkilendi: Önce “Hristiyan ulusların hukuku” ifadesi “çağdaş ulusların hukuku”na dönüştü,  daha sonra “temel hak ve özgürlükler” kavramı “çağdaş ulusların hukuku”ndan daha üst bir mertebede ele alındı – bu arada Lotus-Bozkurt Davası ve Nicaragua (Contras) Davası gibi davalarda Batı emperyalizminin yediği darbeler Lahey’de somutlaşırken, Rusya gibi 20. yüzyılın başında Avrupa’nın toplumsal açıdan en geri ülkesi niteliğindeki bir ülke ile Çin gibi emperyalist tahakkümden ancak 1949 yılında kurtulabilmiş bir ülke, Birleşmiş Milletler’in en yetkili ikinci organında söz sahibi olan birkaç ülke arasına girdi.

Uzun lafın kısası: Uluslararası hukukun evrimi, ezilenlerden yanadır. Bu evrim, diyalektik materyalizmin ilkelerine, yani toplumun doğasına uygundur ve Avrupa hukukuna yansıması kaçınılmazdır. “Perinçek v. İsviçre” davasında elde edilen zafer de bu çerçevede değerlendirilmelidir çünkü bu zafer, Jön Türklerden berigelen, Kurtuluş Savaşı’nda Batı emperyalizmiyle çarpışan Türk Devrimi’nin bir zaferidir. İki zıt kutbun bu son çarpışmasında da nicel üstünlüğü olan nitel üstünlüğü ele geçirecek ve ışık gibi bilgi ve yasa da Doğu’dan gelecektir: “Ex oriente lux, ex oriente lex“.

 

La formazione morale dei comunisti

Dobbiamo ringraziare il compagno Alessio Arena per la traduzione di questo articolo illuminante.

Elezioni Amministrative in Turchia: Dov’è Finita la Sinistra?

sinistra.ch, 4 aprile 2014

Image

Dov’è andata la sinistra? O meglio, come ha vinto Recep T. Erdoğan? A queste domande si risponde partendo proprio dalle proteste di Gezi Parkı e dalle sue politiche fallite in Siria, Egitto ed Iran. Poi si procede con la cosiddetta “Tangentopoli turca” e  le ultime “leaks” che hanno rivelato i rapporti sporchi della sua famiglia e i piani guerrafondai di un suo ministro.

Da questo punto di vista superficiale, comunque, la domanda diventa più complicata. Nonostante i brogli, i quali verranno trattati prossimamente, è chiaro che Erdoğan ha il consenso di una certa porzione della popolazione turca e la ragione è abbastanza semplice e “tradizionale”. Dall’altra parte, questa “vittoria ottomana” si tratta anche della riflessione della formazione di un”asse del male” tra il centrosinistra (il Partito Repubblicano del Popolo, CHP) e la Setta di Fetullah Gülen (ovvero la “stay behind” islamica della Turchia), la quale era la complice principale del regime di Erdoğan quando centinaia di giornalisti, accademici, militari e politici erano stati imprigionati per anni nell’assenza di una sentenza definitiva (processo Ergenekon, caso OdaTV, processo Balyoz).



Ma come è stata realizzata questa strana alleanza? La risposta è semplice: quando la Setta Gülen ha visto che il Governo Erdoğan era una nave che affondava, ha subito cambiato la sua posizione e ha cominciato a sostenere le cerchie neoliberali del centrosinistra.

A questo punto le domande più frequentate sono: Erdoğan ha vinto nonostante la volontà dell’Occidente? Come mai la sinistra radicale non ha potuto riflettere quel consenso popolare che aveva acquistato in estate sui risultati elettorali? Le politiche interne di Erdoğan hanno avuto dei risultati positivi? Cercheremo di rispondere a queste domande fondamentali.

La “fuga al centrosinistra” e l’Erdoğan “patriota”

Certamente, ci sono dei comunisti in Turchia e Erdoğan non è mai stato un patriota – anzi, lo stesso Erdoğan ha affermato numerose volte che il suo partito ha “distrutto ogni tipo di patriottismo” e si è riferito soprattutto alla “fratellanza religiosa”, un’espressione che si sente molto spesso nel Medio Oriente e in Egitto.

Comunque, l’alleanza tra il centrosinistra e la Setta Gülen ha dato l’impressione che “Erdoğan può essere rovesciato”. Questa illusione era così diffusa che il popolo laico e dissidente ha appoggiato i candidati del centrosinistra che stanno vicini alla Setta Gülen, come Mustafa Sarıgül ad İstanbul e Aziz Kocağolu, l’ex “funzionario intellettuale” del Governo Erdoğan, ad İzmir (Smirne).



Per di più, Erdoğan ha usato questa alleanza per legittimizzarsi davanti al Popolo dicendo “questa struttura parallela che prende gli ordini da Pennsylvania (dove abita Gülen) mira a distruggere il nostro Stato!” e ha definito le proteste di Gezi Parkı come “una minaccia posta da certe potenze estere per bloccare il nostro cammino verso la Nuova Turchia”, accusando i manifestanti di “collaborazionismo”.

È ben chiaro che Erdoğan non è un leader “indipendente”, anzi il fatto che egli appoggia ancora i terroristi fondamentalisti in Siria, prova ad incitare i tatari di Crimea e gli albanesi in Serbia a ribellarsi e continua a condurre una “proxy war” contro l’Iran mostra la sua affiliazione all’Occidente, ovvero al Fronte Atlantico.

Ciò nonostante, il fatto che il centrosinistra, pur essendo “l’opposizione principale”, non abbia mai offerto un’alternativa economica e geopolitica al popolo (essendo comunque fedele alla NATO e all’UE e promuovendo politiche neoliberali) ha dato un certo vantaggio ad Erdoğan, perché era chiaro che lo stesso sistema continuerebbe anche nell’assenza di Erdoğan.



In sintesi, gli elettori comunisti hanno pensato di poter rovesciare Erdoğan e hanno votato centrosinistra, creando la cosidetta “fuga al centrosinistra”. Dall’altra parte, Erdoğan ha consolidato la sua base creando l’immagine di una minaccia estera allo stato turco.

Ciò detto, in realtà, la vittoria di Erdoğan non è stata una vittoria “indiscussa” visto che questa volta, i suoi brogli sono stati molto chiari.

Urne rubate, schede bruciate, voti non contati, oscuramenti e gatti

In una “democrazia” liberale, a prescindere dalle manipolazioni dei media e dalle politiche invariabili, i militanti del partito al governo non dovrebbero rubare le urne e bruciare gli scrutini bruciati (link)

. Ovviamente i servi del regime non ne hanno reso conto. Centinaia di urne elettorali sono state rubate in varie province e questi atti fraudolenti sono stati registrati da giornalisti e testimoni ufficiali nelle province di Ankara, Afyonkarahisar, Kütahya, Yalova ed İstanbul (link). 

Per di più, sono stati trovati centinaia di schede bruciate nella discarica comunale di Ankara, i quali erano tutti voti validi per i partiti dell’opposizione (link). Alla fine, sempre durante i conteggi, sono stati testimoniati degli oscuramenti nei quartieri più popolati delle città metropolitane, soprattutto ad İstanbul e ad Ankara. Anche se tali oscuramenti erano stati testimoniati anche durante le ultime due elezioni, il ministro dell’energia turco,Taner Yıldız ha affermato che questi erano “dovuti ai gatti che hanno bloccato i trasformatori”. Cose ottomane.

Questi fatti tragici (anzi, tragicomici) sono stati i motivi principali delle 512 petizioni per il riconteggio dei voti. Occorre notare che in alcune province i riconteggi sono stati realizzati e il partito di Erdoğan ha perso le province di Kütahya e Yalova a favore dei partiti dell’opposizione.

La domanda iniziale

Dopo aver chiarito le condizioni politiche possiamo tornare alla nostra domanda iniziale: dov’è andata la sinistra?

Innanzitutto osserviamo che la sinistra è riuscita a trarre un certo vantaggio dal calo dei voti del braccio legale dell’organizzazione separatista curda armata PKK, ovvero il BDP. Benché il partito separatista sia riuscito a consolidare il proprio potere in alcune province come Diyarbakır, Hakkari e Van, nella provincia di Tunceli (la quale ha sempre avuto una popolazione di sinistra) i partiti comunisti sono riusciti a liberare alcuni comuni dall’egemonia del PKK.

Infatti, la coalizione tra il Partito Comunista di Turchia (TKP) e la Federazione dei Diritti Democratici (un’organizzazione maoista locale) ha conquistato il comune di Ovacık mentre la coalizione tra il Partito Libertà e Solidarietà (ÖDP) e la medesima Federazione dei Diritti Democratici ha vinto nel comune di Malazgirt, sconfiggendo i candidati del BDP/PKK. Tuttavia, nessuno di questi partiti è riuscito a prendere più di 25 mila voti a livello nazionale.

Il Partito della Liberazione Popolare (HKP, che segue la dottrina del teorico marxista turco, Hikmet Kıvılcımlı) , dall’altra parte, è riuscito a prendere 22 mila voti nonostante il fatto che aveva partecipato alle elezioni per la prima volta. Il successo relativo di questo partito ha mostrato che esso gode del consenso di migliaia di comunisti nonostante le sue dimensioni.

La sorpresa più prominente è stata il relativo insuccesso del partito comunista più grande e diffuso del paese, ovvero il Partito dei Lavoratori (IP). Vari sondaggi indicavano che esso potesse prendere fino a 500 mila voti con la recente liberazione dal carcere del suo presidente e i suoi forti candidati nelle città metropolitane, nonostante la censura dei massmedia. Ciò non è successo e IP è rimasto stabile con poco più di 100 mila voti.

 D’altronde, va detto che il candidato della coalizione tra il Partito dei Lavoratori e il Partito Repubblicano del Popolo è riuscito di fatto a conquistare l’importante provincia di Ankara, la capitale, anche se la sua vittoria non è stata confermata a causa dei gravissimi brogli in corso di analisi.

Una sintesi e una previsione

La vera riflessione sociale delle ultime elezioni è stata la perdita della fiducia nel sistema elettorale. Il popolo turco che si oppone alle politiche neoliberali, guerrefondaie e reazionarie di Erdoğan si sente più alienato e non pensa più che si possa liberare da questa dittatura nel quadro del sistema elettorale attuale.

Dall’altra parte i dati economici non sono favorevoli ad Erdoğan. La lira turca ha visto una svalutazione storica rispetto al dollaro e un euro equivale ancora a tre lire turche. Questo sarebbe stato un vantaggio nelle esportazioni ma ormai la produzione nazionale turca è stata distrutta nel corso degli anni con l’entrata nell’Unione Doganale dell’Unione Europea (senza far parte dell’Unione Europea) e l’economia turca si basa soprattutto sulle importazioni. Quindi nei prossimi mesi il sistema può avere delle difficoltà nel soddisfare la domanda nazionale.

Per quanto riguarda l’economia interna in senso stretto, invece, l’inflazione ha raggiunto il punto massimo degli ultimi 8 mesi e la Banca Nazionale ha previsto che questo aumento possa continuare fino al mese di luglio. 

In altre parole, possiamo dire che la resistenza sociale contro la dittatura non è un fenomeno temporaneo.

A questo punto, il dovere dei comunisti è quello di convincere le masse popolari alla soluzione vera e non pensare solo a “cogliere l’attimo”. Il Partito dei Lavoratori ha già provato a convincere i partiti dell’opposizione ad unirsi e quel progetto avrebbe vinto comunque, nella presenza dei dati elettorali “ufficiali”. Tuttavia, ora è più chiaro che questi partiti si preoccupano solo del mantenimento del sistema e quindi sono incapaci di guidare le masse verso una vittoria definitiva.

In ogni caso, il Partito dei Lavoratori, essendo il partito comunista più grande, ha ora l’obbligo storico di unire la sinistra per preparare le masse ad una lotta concreta in questo periodo oscuro. Il Presidente di IP, Doğu Perinçek sembra di aver realizzato questa tappa offrendo la rifondazione dello storico TIP, il Partito dei Lavoratori della Turchia (il primo e fin’ora unico partito comunista della storia della Turchia ad entrare il parlamento nazionale negli anni ’60) dal quale è nata la maggior parte della diaspora comunista di oggi.

“Yenilikçi Matteo” Aslında Kimdir?

Aydınlık Avrupa, 22 Şubat 2014

Image

“Matteo Renzi, eski Floransa Belediye Başkanı, eski siyasetçilerin düşmanı, bisiklete binen genç, dinamik bir isim.”

Bu nitelemeyi herhalde ana akım medyada duymuşsunuzdur, bir de söz konusu zatın “merkez sol” kıyafetli Demokrat Parti’nin çiçeği burnunda genel başkanı olduğunu duyduysanız ilerici olduğu kanısı çoktan oluşmuştur.

Tabii, olayın arka planı tam olarak böyle değil. Öncelikle Goldman and Sachs tarafından desteklendiğini propaganda konusu yapacak cesarete sahip, “Avrupa Birleşik Devletleri” hayali kuran Demokrat Parti’nin ne kadar “sol”da durduğu tartışılır. Sonra da aynı siyasi akımın 90’ların sonunda İtalya ile yaşadığımız diplomatik krizde oynadığı rol ve D’Alema figürü akıllara gelir.

Bu çerçevede, Renzi ismi sunulduğu kadarıyla belki hoş gelebilir; bilhassa eskinin olumsuzluğu göz önünde bulundurulduğunda. Ne var ki, bizim tecrübemizle de sabit olduğu üzere, emperyalizmin tahakkümü altındaki ülkelerde sistem, daha öncekini aratacak alternatifler yaratma konusunda başarılıdır. Özellikle sistem partilerinin “çözümleri” bu temelde değerlendirilmelidir.

İşte tam bu noktada Matteo Renzi isimli “genç, karizmatik” lideri ele almaktayız. Geçtiğimiz günlerde Cumhurbaşkanı Napolitano’dan hükümeti kurma görevini alan Renzi, bizim aşina olduğumuz tabirle bir siyasi “enkaz devralacak”. Peki bu “İtalyan Blair’ı” bu noktaya nasıl geldi, bu ismi hak edecek ne yaptı ve hükümet krizindeki rolü ne? Bunu kısaca inceleyeceğiz.

Sol değil de Hristiyan demokrat mı, liberal mi?

Öncelikle şunu belirtmeliyiz: Matteo Renzi, İtalyan sosyal demokratları tarafından dahi “solcu” olarak nitlendirilmiyor. Söylemde “tekel karşıtı” olan Renzi’nin önerdiği iktisadi politikalar, tamamen özelleştirme yanlısı – ki kendisinin önderliğindeki Demokrat Parti’nin İtalyan Devlet Bankası’nın özelleştirilmesi ve İşçi Hakları Yasası’nın işten atılma şartları ile ilgili 18. maddesinin revize edilmesi yönündeki “üstün çabası”, “işveren cemiyeti”nin takdirini kazanmış durumda.

Gerçi Matteo Renzi’nin sermaye-emek çatışmasında duracağı taraf bir muamma değildi. Siyasi kariyerine Hristiyan demokrat çizgideki İtalyan Halk Partisi’nde başlayan Renzi, ekonomik teori açısından partisinin en sağ kanadında, yani Aldo Moro’nun toplumcu çizgisinden en uzak noktada bulunuyordu. Sonrasında daha liberal çizgideki La Margherita’ya geçen Renzi, partisinin 2007 “solcu demokratlar” ile birleşerek Demokrat Parti’yi kurmasında rol oynadı.

Renzi’nin belediye başkanlığı da çok görkemli değildi. Floransa’nın toplu taşıma maliyetinin en yüksek olduğu şehirlerden biri olmasının yanısıra söylemlerinde kullandığı “italoenglish” hep eleştiri konusu oldu. Öyle ki, kendisine sıkça “Floransa’daki Amerikalı” şeklinde hitap edildi!

“ABD ile ilişkiler önemli”

İtalyan halkı Renzi’nin parlamenterlik döneminde bu ifadeyi sıkça kullandığına şahit oldu.

Dış politikada Atlantik Cephesi’ne kayıtsız şartsız sadakat yanlısı olan Renzi, Libya ve Suriye’ye yapılan emperyalist müdahaleleri desteklemekle kalmadı, İtalya’nın Filistin’in bağımsızlığını tanımasını dahi eleştirdi ve İran’a yapılacak olası bir askeri müdahaleyi destekleyeceğini ima etmekten çekinmedi!

Bir “Presidents’ Day” müdaviminden başka bir tavır beklenemezdi.

Hükümet krizi: D’Alema vs. D’Alema

İtalya’daki hükümet krizinin kaynağının Berlusconi Hükümeti’nin istifasından sonra başa geçen teknokrat Monti Hükümeti’nin yarattığı siyasi boşluk olduğunu ifade etmek yanlış olmaz.

Söz konusu hükümet, hiçbir siyasi partinin yapmaya yeltenemeyeceği, sosyal anlamda son derece gaddar reformlara imza atarak kapitalizmin içinde bulunduğu krizin İtalya’daki yansımasını öteleme çabasında bulundu. Monti’nin başta Demokrat Parti ve Berlusconi’nin partisi tarafından desteklenmesi ise İtalyan halkını başka çözümler aramaya yöneltti.

Bu iklimde, sonradan anayasaya aykırılıktan dolayı yürürlükten kalkan bir seçim yasasıyla (Porcellum) gerçekleşen 2013 genel seçimleri sonrasında somut bir programı olmayan Beş Yıldız Hareketi’nin (nam-ı diğer “Grillocular”) gafletinden yararlanamayan Demokrat Parti’nin “ağır topları” (yahut “D’Alema kanadı”) , yavaş yavaş güvenilirliğini kaybetti. Severino Yasası doğrultusunda Berlusconi’nin senatörlüğünün düşmesiyle birlikte merkez sağ da ikiye bölündü ve bu siyasi boşlukta, sırat köprüsünde cambazlık yapmak zorunda kalan bir “Büyük Koalisyon Hükümeti” oluşturuldu. Ne var ki bu “Büyük Koalisyon Hükümeti”nin ortak bir çizgide buluşması gittikçe zorlaşıyordu.

İşte Renzi böyle bir dönemde siyasi önder olarak parladı. Parti üyesi olmayanların da katıldığı Demokrat Parti iç seçimlerinde sağ seçmenlerin desteğiyle genel başkan seçilen Renzi, “ekonomik ve siyasi reform” sözü verdi ve kendi partisinden olan Başbakan Letta’ya ne olursa olsun destek vereceğini ifade etti.

Fakat Renzi bu sözünde durmadı ve Başbakan Letta önderliğindeki “Büyük Koalisyon Hükümeti”nin istifaya zorlanmasına göz yumdu. Böylelikle, sert bir şekilde eleştirdiği D’Alema’nın 90’ların sonunda Prodi’ye ihanet ettiği gibi Letta’ya “ihanet etti” ve aynı D’Alema gibi yeni seçimler yapılmadan başbakanlık koltuğuna oturdu.

Sonuç: Sistemin geleneksel alternatifleri

Son günlerde Berlusconi’nin partisinden ayrılan Alfano önderliğindeki Yeni Merkez Sağ ile kendi partisinin “D’Alema kanadı”nı temsil eden Cuperlo’yu ikna etmeye çalışan Matteo Renzi, tasarladığı bakanlar listesi de göz önünde bulundurulduğunda tam anlamıyla bir “yenilik”  vaad etmiyor.

Bununla birlikte sistemin kendi içinde yarattığı alternatifler, henüz İtalyan halkını tam olarak rahatsız etmiyor; zira ortalama bir İtalyanın karnı doyuyor.

Peki ne pahasına doyuyor? Bu sorunun cevabını onlar da verebildiği zaman somut küresel çözümler üretebileceğiz.

jucheireland.wordpress.com/

Korean Friendship Association Ireland

Marxism Today

A Fresh Look at Everything

The Weekly Bolshevik

Another world is inevitable

Marximus Talks

Opinions on daily events and thoughts on the world's problems

Calcio Turco

Tutto il Calcio in Turchia

Wisconsin Bail Out the People Movement

Bail Out People, Not Banks!

Elsässers Blog

Meine nächsten Auftritte: 25.11, COMPACT-Konferenz, Leipzig: konferenz.compact-shop.de

Savaşan Yazılar

Gün akşamlıdır devletlûm

Blog di Aris Della Fontana

Constanter et non trepide

Partito Comunista - Moesano ☭

I comunisti del Moesano - ascoltarti e progettare

5 soru 5 yanıtta dünya gündemi

Dış Haberler Masası

ilcomunista.it

Se ci manca la bussola osserviamo il cielo e studiamo la terra

The Espresso Stalinist

Wake Up to the Smell of Class Struggle ☭

Centro Studi Anna Seghers

Via Grasselli 4, 20137 Milano (Italia) - annaseghers@libero.it

Red Youth

Each one, teach one!

Sinistra.ch

Blog di informazione e critica sociale della Svizzera Italiana

Aytekin Kaan

Ex aequo.